Ayak sesleri duydum, anam geldi sandım, ödüm patladı. Kaçmaya hazırlanırken Mihriban’ı gördüm, rahatladım. Oyun arkadaşımdı Mihriban. Birlikte oyuncak yapar, birlikte yakalanır, sopa yerdik. “Pırt!” etti, dudak büktü, yaptığım işi beğenmedi, çanak çok kolaydı, onu tek kollu Şeso bile yapabilirdi. “At, eşek, kurt, kuzu?..” Hiçbirini beğenmedi: “Ev yapalım!” dedi. Kabul ettim, birlikte kolları sıvadık. Çukurun kazılması, duvarın yapımı,çamurdan sıvası epeyce uzun sürdü. Üstünü kapatmaktan vazgeçtik, zaman büsbütün küçülür, içine bir ayağımızı bile sokamazdık. Hele ocakta ateş yakmamız büsbütün olanaksız olurdu. Ben ocağı tutuştururken, Mihriban da çamurdan hamur yoğurdu. Bir paslı teneke parçasından sac yaptım. Mihriban bu sacın üstünde ekmek pişirdi. Ancak evimizde ne çocuk vardı, ne de ana- baba... En az karı koca, iki kişinin olması gerekirdi. Hemen orada evlendik, karı koca olduk. “Gel şimdi yatalım!” dedi Mihriban, entarisini çıkardı, ben de gömleğimi...İkimizin de donu yoktu. Yan yana uzandık çakıl taşlar üstüne. Karı koca böylesine hareketsiz kalmaz, bir şeyler yaparlardı. Mihriban cömert davrandı: “Ben babamı, anamın üstünde görmüştüm bir sefer, götünü kaldırıp indiriyordu. Haydi sen de gel üstüme, babam gibi yap!” dedi. Üstüne uzandım, babası gibi götümü kaldırıp indirirken, anamın tekmesiyle yuvarlandım. Mihriban’a da iki şamar attı, sonra elindeki sopayı bana çevirdi:
“Seni edepsiz, seni!..” diyerek esnek söğüt çubuğunu çıplak bacaklarımda şaplatmaya başladı, “Sen bunun için mi iki de bir harmandan kaçarsan?” Çubuk, kıpkırmızı izler bıraktı bacaklarımda. Tekmeyle evimizi yıktı, sonra da kolumdan çekerek peşinden sürükledi. Gömleğimi giyinmeye bile fırsat bulamamıştım, anadan üryandım.

Mihriban’ın anası Fatma teyze ünledi öteden:
“Ne oldu Seyahat abla?” “Ne olacak, senin kızın orospuluk yapıyor, benim oğlanı da baştan çıkarmış!” Mihriban ağlayarak peşimizden geliyordu. Anası, okşarcasına saçlarını elledi: “ Utanmadın mı kız?..” dedi, anama döndü, “Asıl senin oğlun hovarda, benim kızımı aldatmış!” dedi, iki ana kahkaha ile güldüler. Bu olaydan sonra adım, zamparaya çıkmıştı! Çocukluğumun ilk anısı bu. O zaman kaç yaşında olduğumu bilemem. Yıllar sonra anımsadığıma göre, en az dört yaşında olmalıydım. Gerçek doğum tarihimi bugün de bilemem. Arkadaşım Yusuf Gür, “Rasgele doğdum, ezbere büyüdüm, yanlışlıkla öleceğim!” derdi. Köy çocuklarının kısa bir yaşam özetidir bu. Anam, sırtında odun yükü ile ormandan dönerken, doğurmuş beni. Peştemalına(önlük) sarıp sarmalayarak dönmüş eve. Anamı,sırtında odun yerine, kucağında bir bebekle gören babam, “Ne acelen vardı, odunu getirdikten sonra doğursaydın olmaz mıydı?” der, kapıyı çarparak çıkar, gider. Anam beni, “Kiraz ayının(haziran) ortalarında” doğurduğunu söylerdi. Babam, “Biçin ayının(temmuz) ilk günlerinde” derdi. Ayı, günü bir yana, yılı da belli değildi. Anam babam, kendi doğumlarını da bilmezlerdi. Anamın ömrü boyunca “nüfus cüzdanı” olmamıştı. Babamın lime lime bir “cüzdan”ı vardı, özenle saklardı. Doğumu, “1312” yazılmıştı. Babam ne “Hicri”, ne “Rumi” ne de “Miladi” tarihi bilirdi. “ Mustafa Kemal’in askerleri geldikten sonra” almıştı “cüzdan”ını. “Urus casusları aranırken”, çok gerekliydi bu cüzdan. Yaşını, on yıl yanılma payı ile söylerdi, “Varım 50-60”, ya da, “60-70” derdi. Ne ki 70-80 yaşlarında öldü, 80-90 diyemedi. Babam Ahıska göçmeni bir Türk ailenden, anam da “Gelturan” boyundan, Kürt Naze’nin kızı. Karı-koca hiçbir konuda anlaşamazdı, birinin ak dediğine, öbürü kara derdi. Sonuçta sopa zoruyla hep babamın dediği olurdu. Biz çocuklar daha çok anamdan yana olurduk.
Nüfus kaydımı, geç yaptırmıştı babam. Benden önce doğanlardan, ölenler vardı. Doğurduklarının sayısını bilmezdi anam. Çoğu ölmüştü. Sağ kalanların toplamı bir türlü beşe çıkmadığı için babam, yol vergisinden kurtulamamıştı. Ölmeyeyim umudu ile benim adımı Dursun koymuşlardı. Aradan epeyce zaman geçmiş, bir yıl mı, iki yıl mı(?), görmüşler ki ölmüyorum! İşte o zaman kayıt işlemini yaptırmıştı babam, “l2 Temmuz l930”. “Ben günü, tarihi bilmezdim oğul, nüfus memuru kendiliğinden yazdı.” diyordu. Peşimden gelen erkek kardeşime de benim uğurlu adımın bir benzerini vermişler, “Durmuş”. Durmuş da ölmemiş, durmuştu! Espender, Sultan’la birlikte sayımız dörde ulaşınca, babam da yeni bir umut, “Davran avrat!” demişti anama, “Beşinciyi de getirdin mi bu iş tamam!” Anamla birlikte kendisi de davranmış, beşinci kardeşim, “Ebubekir Kerim”le birlikte sayı tamamlandı. Evde büyük bir şenlik!.. Böylece babam, yılda bir ay, Artvin derelerinde “angarya” çalışmaktan kurtulmuştu. Kısacası, bu karambol içinde benim gerçek doğum tarihim yitiktir. O nedenle bugüne değin hiçbir yıl, yaş günümü kutlayamadım. Doğal ki, resmi doğum tarihim yürürlüktedir.
Anam yaşımı, yaşıtlarımla karşılaştırarak bulmaya çalışırdı. Oysa yaşıtlarımın da yaşları kesin değildi. Nüfusta kayıtlı olanlar, gerçek yaşlarından ya büyük ya küçük olurlardı. “Çocukla itin farkı” yoktu, biri doğar, öbürü ölürdü. Yazdır, sildir zahmetine değmezdi! Ancak işin içine yol vergisi yükümlüğü girende, durum değişirdi. Çocuk sayısı üçe dörde ulaştığı zaman, yıtlar hızlanır, kimileri ikiz olarak yazdırılırdı. Düzmece yollara başvurarak, bu sayıyı beşe tamamlayanlar olurdu.
Soyadımın da ayrı bir öyküsü var. Soyadı Yasası çıktıktan sonra, yazım memuru köyümüze gelir. Köylüler başlangıçta konuyu kavrayamazlar. Ne demekti, sülale adını silerek onun yerine türedi bir ad koymak? İşin içinde bir bit yeniği olmalıydı. Bekçinin üst üste “tebligatına” karşın, kimse yazım memurunun karşısına çıkmıyordu. “Hane reisleri” dipte köşede saklanmışlardı. Köy Bekçisi, Tosi(Tosun) amcamı yakalar, köy muhtarının odasına götürür. Amcam, “Ben hane reisi değilim, ifade veremem!” diyerek direnir. Hane reisi olan babam kayıplarda! Muhtar Tıllık Ali(Ali Dede), kırk dereden su getirerek amcamı inandırmaya çalışır:
“Korkacak bir hususat yoktur Tosi komşum. Ne kimsenin sülalesi yok olacak, ne de bir vatandaşın burnu kanayacaktır. Mesuliyeti tekmil ben üstüme alıyorum. Sen bir kelime söyle yeter, söyle de ne söylersen söyle!..’

Amcam yine de işi sağlama bağlamak ister:
“Sen yazdırdın mı, muhtar?” “Hiç yazdırmaz olur muyum?” “Ne yazdırdın?” “Sarıçam...” “Öyleyse bizimdi de Akçam olsun!” diyerek soyadımızın babası olur Tosi amcam. Seksen, doksan yaşında öldü. Ölümünden birkaç gün önce, “On iki nüfuslu aileden bir ben kaldım!” demişti. Amcamı çok özledim. Benimle başlayan ama benimle bitmeyen, “Altta kalan” insanın dramı, dün nasılsa, üç aşağı, beş yukarı bugün de öyle. Sözü uzatmadan kaldığımız yerden sürdürelim.