Sabah soğuğu vardı, üşüyordum. Her sabah böyleydi,titrerdik boyunduruk üstünde. Güneşin doğmasını dört gözle beklerdik. Beklemekten öte kendimiz çağırırdık güneşi. “Yetim gömleği”di güneşin adı:


“Güneş gel, çocukların ağlıyor /Yer,gök kara bağlıyor/Biur kaşık yağ,bir kaşık bal al da gel/ Bir gömlek, bir çift çorap al da gel...” Her sabah koro halinde söylerdik bu “norovel”li tüm hodaklar.

Tam on bir gün, on bir geceyi bırakmıştık geride. Bir günlük ara için köye dönmemize daha dört gün vardı. Bu dört günü tüketmek dile kolaydı. Haziran ayı. Günler uzun mu uzun, sabahın götü açılmadan, akşamın götü kapanıncaya değin boyundurukta hep o bir günü beklerdik. Pantolonumun dizleri yırtılmıştı, kıçımdaki yama da kopmuştu. Donum yoktu. Açık yerlerden sinekler sokuyordu. Buluzumun(mintan) da delik yeryler vardı ama bereket versin gömleğim vardı altında, sinekten, böcekten gömlerğim korurdu beni. Ama başım gözüm Allah’a emanet!Güneş kızdıranda “Pızankal” dediğimiz bıyıklı,mavi gözlü sineklerin saldırısına uğrardık. Nasıl da acılı okları vardı. Çoğunu öldürürdüm şamarımla soktukları yerde. Pızankallardan ayrı kara sinekler yumağı döner dururdu üstümüzde, ağımıza, burnumuza, kulağıma girerlerdi. Bulutlu havalarda, bir de akşamın gölgesinde daha bir kudurgan olurlardı. Avuçlarım içinde yumak yumak kara sinek ezerdim. Alnımdan, şakağımdan sokanları öldürmek isterken, yumruğumla suratımı döverdim.

Bir gün Çıhıstan Ormanında Yetim Cevri’nin tarlasını sürecektik. Akşam öküzü açtıktan sonra Kel Yusufla kuru odun toplamaya gittik. Ateş yakarak ısınacaktık. Yusuf elindeki keserle bulduğu kuru dalları kesiyor, ben kucaklıyordum. Topladığız dalları dalları, göğsümün üstünde kollarımla sıkıca kenetledim. Tam bu sırada “Kinkile” adı verilen o belalı kar sinek tam alnımın ortasına kondu. Ellerim boşta değildi, “Yetiş Yusuf!” dedim,imdada çağırdım. Yusuf keserin düğmesini alnıma birdirdi. Gözlerimden kıvılcım yağdı. Acıdan odunları attım kucağımdan.

Alnımdan kan akıyordu. Sinek kaçmış, kurtulmuştu. Şollo Yusuf’a iki belalı şamar attı. Sonra da bir paçavra yakarak alnıma bastı. Köye alnım yaralı, dudaklarım güneşten yarılmış dönecektim!


Kuşlar ötüyordu her biri bir yandan, renkleri çiçek rengi, boynu, karnı, nadı,her biri ayrı ayrı renklerle bezeli, gagsı kırmızı kuşlar. Ben onları da sevmiyordum, boyunduruk üstünde çektiğim çilenin görüntüleriydi onlar. Çiçekler acem halısı gibi nakış nakış yere serilmişti. Ama ben o çiçekleri de sevmiyordum. Acının, ölmin ve çaresizliğin bir parçası olmaktan öte neyi anlatırdı bana? Zor günlerin renkleriydi hepsi de o kadar. Bulutlardan da korkardım, kapkara bulutlardan daha çok korkardım. Onlar yağmur getirecek,başımıza dert açacaktı. Bomboz sis bulutları baş belasıydı! Otu, çiçeği çimeni ıslatırdı . O yüzden paçalarım dizlerime değin su içinde kalırdı, çarık, çorabım vıcık vıcık , ayaklarım üşürdü. Sabah yıldızı da baş belasıydı, yıldızlar da onun irili ufaklı yavruları. Öküzcülerin sesini getirirdi, sersem sepet boyunduruğa sıçramayı, soğukta titremeyi. Ben evime dönmek istiyordum. Döndüğüm zaman sabahtan akşama değin hep uyuyacaktım, hiç uyanmayac aktım. Evime bir dönebilseydim!

Birden zincir kaydı ayaklarım altından, tepe üstü yuvarlandım öküzlerin önüne. Dünya bir kalbur içinde elendi,kalbur ters döndü. Öküzün bacaklarına tutunarak doğrulmaya çalıştım. Şollı’nun azarını işitmeden yenden binmeye çalışacaktım. Bir de baktım, öküz adımlanmıyor. Önde, arkada öküzlerin hepsi duruyordu. Hodaklar inmişti yere. Şolla durmuştu. Eli belinde başını sağa sola sallıyordu. Hodaklar da oraya gidiyordu birer, ikişer. Ne olmuştu? Yana çıktım. İlk haberi İso getirdi:


“Duymadın mı? Kotanın dişi kırıldı!”

“Essah mı?”

“Anam avdım olsun yalanım varsa” Ekledi, “Git görürsün!”

Kotanın en önemli parçasıydı,kotanın dişi. Pelitten yapılan dayanıklı bir ağaçtı. Başına çelikten ucu sivri bir demir takılıydı. En altta toprağı yararak giderdi.

Koştum, gözlerimle gördüm. Kotanın dişi, Çeliğe monte edildiği yerden kırılmıştı. Şolla üzüntülü, günlük sahibi Musa, ah, tüh ederek dövünüyordu. Şollo onu teselli etti:

“Senin bir kaybın yok, kotanın dişini yaptırdıktan sonra kaldığımız yerden başlarız senin tarlana!” dedi.

Gök açıldı, üstümden kara bir bulut kalktı! Demek köye dönecektik!.. Ama bu sevincimi dışa vurmadım. Ben de üzgün görünmeye çalıştım. Şollo gibi, Musa gibi konuşuyordum:

“Lanet kör şeytana,bin lanet! İşimiz yarım kaldı. Üç dört gün daha gayret etseydi, köye!..” Farkına varmadan çok tekrar etmiş olmalıyım ki, Şollo’nun şamarı patladı yanağımda:

“Yalan söyleme ulan, biliyorum, sevinriyorsun!”, dedi, Musa’ya döndü, “Bu bacaksızlar şeytanın teki! Ötekiler de ayni numarayı yapıyor. Biliyorum, içlerinde zil takıp oynuyorlar. Köye döneceğiz çünkü. Umurlarına mı senin tkarlan yarım kalmış,umurlarına mı kotanı bitirme işi iki gün geriye sarkmış!”


Gün öğle zamanı köyün yolunu tuttuk. Gel keyfim gel!