Hayatı ve kendini çok sevmekten öte değildi günahları. Kırdıkları da olmuştu, sevenleri de, dokunabildiklerinden. Öyle büyümek, öyle çoğalmak isterdi ki, tüm evren kendisi olsa kanmazdı, durmazdı coşkusu. Onca ayrı ve ayrıcalıklı olmak isterdi ki bir yandan da, dokunduğu her şey onu izlesin, onca dizgelensin diye beklerdi. Baktığı her nesnede mutlak kalırdı gözlerinin izi. Onunla bir kez bakışan onsuz olamamıştı iyi ya da kötü diye ayırdıkları o izlerin ardından. Bir gölge, bir esinti olsun dökmeden uçamazdı kimsenin üstünden. Belki o akışla umursamamıştı kendi varlığının da var olduğunu ona duyumsatmak isteyen, önüne çıkan, ayağına takılan kimi canlıların şaşkın bocalamalarını.
Ona kalsa, herkes zaten ondaydı, o herkesteydi.
Varoluşu, hayatının her ânında bir kol saati gibi tıkırdamıştı bakışlarında; onun içindir ki, birlikte yaşadığımız o son on beş günlük karmaşada, en ölümcül komalardan her çıkışta, gözü ilkin kolundaki saatine giderdi.
Son anlarıydı. Canlı bile sayılmazdı belki. Gözbebekleri büyümüş, ayakları, kolları buz gibi olmuştu. Saati taktığı bileğine gitti gözlerim; saati yerinde yoktu! Küçük kardeşim Cahit kıpırdandı yanımda. Babamızın kolundan hiç çıkarmadığı saati çıkarmış, diğer eşyalarının arasına kaldırmıştı. Aldım saati, yeniden bağladım koluna. O zamandı çünkü, o, var olduğunu zaman içinde bilen, zamanla varlığın birliğini bilinciyle kavramış bir varlıktı; duymayan, algılamayan bir ânında bile olsa artık, ona varoluşu anımsatan, kendini tıkırdatan bir eşyası, o anda da ondan ayrı durmamalıydı.
Ölümle ölmeden önce de tanışmıştı. İlk bilinç kaybı, bir elektrolit dengesizliği nedeniyle, yarı koma durumunda kaldırdığımız Hacette Tıp Fakültesi Hastanesi’nde olmuştu. Artık eve götüremeyeceğimize inanmıştık. Kötüydü; bilinci tamamen kapanmıştı, soluk almakta zorlanıyor, hallüsinasyonlar görüyor, çırpınıyor, soğuk terler döküyordu. O geceyi gözümü kırpmadan geçirdim yanında. Gece boyu süren büyük çabalarla o kötü bulguları geriletmeyi, onu rahatlatmayı başarmıştık. Güneş doğarken gözünü açtı. Müthiş, insanı şaşırtan, hastalık tanısının konulduğu yaklaşık kırk beş günden bu yana görülmemiş genişlikte, kocaman bir gülümsemeyle gülümsedi bana ve doğudaki pencereden ona bakan sabah güneşine. Bilinci geri gelmiş, konuşması normale dönmüştü. Gece o çırpınışlar içinde yıllar önce köyde ölmüş babasının kendini çağırdığını, kendi ölüm duyurusunu yayınlamış bir gazeteyi okuduğunu anlatıyordu.
O anda da elbet kanserli olduğunu, ölümün kaçınılmazlığını biliyor, hastalığı nedeniyle solumakta ve kıpırdamakta zorluk çekiyordu ama kısa bir süre sonra karanlığa yolculuğa yazgılı, konuk olarak aramıza dönmüş birine ait gibi görünmeyen, unutulamaz bir sevinç kaplamıştı içini. Gülümseyerek bakıyordu doğu yönüne, bana, doğduğu o uzak Kafdağı ülkesine ve güneşe doğru, büyük bir coşkuyla konuşuyordu.
Çay istedi. İki yüz metre aşağıdaki ilkyardım kantininden bir naylon bardağın içinde, ellerimi yaka yaka çay taşıdım ona. Yalnız ellerim miydi ki yanan?
Ölümden sonra ve ölümden önce,
merhaba sana hayat,
merhaba sana güneş,
merhaba bir yudum sıcak çayın buruk tadı, buğusu, kokusu,
yetmiş altı yılın anısı.
Merhaba hayat sevinci,
merhaba, gözlerime öleceğimi bilerek
ve gölgeye benzer, ateşten bir tepsi içinde
kendi tutamadığı hayatı bana sunmaya çalışarak
bakan oğul
elinden düşürme sevgini e mi...
Ölümü bilmek hiç kötü değil sizlerle...
Ölümlü olduğunu bilerek yaşamak en büyük cezaysa insana,
erdemi alkışlayanların varlığı,
sevmeyi, acımayı, ağlamayı ve paylaşmayı bilen insan yüreği
ondan daha büyük bir armağan bana...
Diye yazmışım hastaneye okumak için götürdüğüm ama bir tek satırına bile göz düşüremediğim elimdeki bir kitabın arka kapaktaki iç sayfasına, onun bakışlarıyla...
Eve ayakta döndük Hacettepe’den; hayata sıkı sıkı tutunarak... Apartmanın önündeki merdivenleri kendisi çıktı. Beynini pek dinlemeyen bacaklarına, istediği gibi çıkmayan sesine söve söve...
Kaçınılmazı yaşamadan önceki son günlerinde hep bir son konuşma yapmak istiyordu bizlerle, kaçıyorduk yanından. O son konuşmayı yaptırmadan uğurladık onu. Son konuşması olamazdı onun... Konuşacak, konuşacaktı o; bunu kendisi de bilmeliydi. En azından bizler, oğulları yaşadıkça konuşacaktı.
Bir ağlatı yazmak değildi amacım. Dursun Akçam’ı anlatmam istendiğinde, beni en çok yaralayan, henüz gözümün önündeki canlılığını koruyan o son anlarından, hastalık tanısının konmasından onun bedenini morga ellerimle taşıyışım arasındaki tam iki ay sürmüş o süreçten ne zaman sıyrılabilirsem, o zaman başka şeyler de yazabilirim.
Aslında, şimdi daha iyi anlıyorum ki, bir insanın ölüme gidişinden çok, o insanı çok sevdiği dünyasından küskün ve dargın uğurluyor olmaktı benim içimi yakan.
Almanya’daki zorunlu sürgün hayatından döndükten sonra, gün gün bir geri çekiliş, bir susuş yaşamak zorunda kalmıştı Dursun Akçam. Dursun Akçam’ı “köy edebiyatı” katmanı içine derdest eden, o türe de tümüyle “tü-kaka” damgası basıp yazın dışı sayan büyük sermaye güdümlü yazın dünyamız, ona da, yazın tarihimizdeki birçok çilekeş insana da büyük haksızlıklar yapıyordu. Toplumculuğa, gerçekçi yazına, ülkenin bir zamanlar içinde bulunduğu koşullara, o zor koşullarda bir avuç aydınlık yürekli insanın, büyük bir özveriyle, yüzlerce yıldır karanlıkta kalmış Anadolu topraklarına saçtıkları ışığa hiç aldırmaksızın savaş çığlıklarıyla saldıran kültür endüstrisi, o türe karşı tavır aldırdığı, öyle koşullandırdığı genç yazarlara ödülleri sinsice hesaplarla paylaştırıyor, medyatik, uluslar arası üne kavuşmuş board fatihi ünlü yazarlarımız, o türde yazanların kitaplarını kitaplıklarından temizlemekle övünüyorlardı. (*)
Bir ağlatı yazmak değildi amacım. Dursun Akçam’ı çocukluğumdan başlayarak, onun içinde yetiştiği koşullarda değerlendirişimi aktarmak isterdim öncelikle. Yaşıtlarının sigara pası, seyrelmiş dişlerle, yılgın gözlerle, tüm umutlarını bir sonraki dünyaya bırakmış bitkin bedenleriyle bir inek sahibi daha olabilmek, anakent varoşlarının birinde bir kat daha çıkabilmek için tüm yaşamlarını nesnelere bağladıkları, camiyle ev arasındaki yoldan dışarı pek çıkmadıkları, genel olanın, sıradan olanın içinde “nihil” olup yittikleri bir dünyadan, uzaktaki bir köyden çıkıp, özgür bir birey, tek olarak varlığının bilincinde bir insan olmayı başarmış, dilediğince, yüreğince, doğru bildiğinden bir an şaşmamış, gereğinde dünyaya tek başına kafa tutmuş bir insandı o. Bir yüzü kendine dönükse, kendi birey içgüdülerine hiç sınır tanımaksızın yönelikse, iki yüzü de aynı havayı paylaştığı insanlar için taşıdığı kaygılarla dolup taşardı. Çocukluğumun ve ilkgençliğimin yaz dinlencelerinde, Dursun Akçam’la birlikte konuk olduğum yaylalarda, köy odalarının çam kokulu çıra isleri, titreyen kandil ışıltıları, tahta döşeli görece varsıl evlerdeki lüks lambası hışıltıları karşılardı geceyi. Uzaklardan gelen kurt ulumalarının ve tepedeki toprak örtmeli küçük camdan düşmüş yıldız parıltılarının eşliğinde, tahta yer sofralarında bişi, mafiş dediğimiz hamur kızartmaları, tavuk, kaz etleri paylaşılır, Dursun Akçam hiç ara vermeksizin konuşurdu. Köylüleri soran gözlerle, saygılı yüzlerle dinlerlerdi. Kafdağı’nın ardından gelmiş akıncı çocuklarıydı onlar, paylaşımcı, imececi göçebe boyları... Şimdiki, paraya pula kul olmuş, kültür endüstrisinin, televole soysuzluklarının ürünü yeniyetmelere hiç benzemezlerdi.
Tarih anlatırdı Dursun Akçam. Sınıfsız toplumdan bir arada yaşamaya adım atan insanın nasıl sınıflara ayrıldığını, nasıl birbirine düşman olduğunu, nasıl bir avuç azınlığın diğer insanları duygusuz bir nesne gibi gördüğünü, kullanıp attığını anlatırdı... Köy Enstitüleri’nde yanan aydınlanma ışığının neden önce köylüye düştüğünü, öyle olması gerektiğini açıklardı. Şiirler okurdu Nazım’dan Ahmet Arif’ten... Dünyaya gelmiş olmaktan çok, dünyayı güzelleştirmek ve daha yaşanası kılmak uğraşmanın önemli olduğunu vurgulardı.
Sorular gelirdi art arda... Yıldızların yeryüzüne uzaklığını, radyonun nasıl çalıştığını, çalışan ve ezilen insanların daha iyi koşullarda yaşayabilmeleri için neler yapılması gerektiğini sorarlardı köylüleri. Her şeyi bilmek, her şeyi sorgulamak çabası vardı onun ışık tuttuğu köylülerinde.
Dursun Akçam’ın içinden çıktığı sosyal koşulları, onun yazındaki biçemini, izleğini gerçeğe yakın bir çözümleme ile anlamak isteyenlerin onun doğmuş olduğu bugünkü Ardahan Ölçek Köyü’nü görmelerini isterdim.Bugün bini aşkın insanın yaşadığı o koca köyde günlük gazete okuyan birkaç kişi, Dursun Akçam’ın yetiştirdiği eski öğretmenlerdir. Yeni öğretmenler, at yarışı bültenlerini, fanatik, foto-maç gibi gazeteleri ve kapağında çıplak kadın resmi olan dergileri yeğlemektedirler, ya da öyle şeylere para yatırmanın helal mi haram mı olduğunu tartışırken, bir yandan da derse girerken 28 Şubat’tan sonra türbanını çıkarmak zorunda kalan bayan öğretmenlerle el sıkışıp sıkışamayacaklarını konuşmaktadırlar. Dursun Akçam ve Köy Enstitülü öğretmenler döneminde anakentlerin kolej öğrencileriyle yarışan köy çocuklarının yerini, üçüncü sınıfa geldiği halde henüz okuryazarlğa varamamış öğrenciler almıştır.
Ölçek Köyü’ne, tam da bizim evimizin önüne hiç gereksinim yokken köyün ikinci camisi yapılmıştır. Caminin tuvalet çukuru köye su götüren eski, delinmiş su borusunun hemen yanına kazınmaya kalkışıldığında karşı çıkan Dursun Akçam’ın uyarılarını dinlememiştir yenilerde sakal bırakmış, işçi olarak gittikleri İstanbul varoşlarından türbanlı gelinler, takkeli oğullarla köye dönmüş köylüleri.
Dünle bugün arasındaki o ayrım, insan yüreklerindeki o ayrılık, güzelliğe, eleştirel akla o bakış dünkü yazınla bugünkü yazının insanına bakışının ürünü sayılmalıdır biraz da... Sanatın yerini zanaatın aldığı, mücadelenin yerine uyum ve itaatin konduğu yeni yapıtlar süslüyor vitrinleri. Dursun Akçam’ın Kafdağı’nın Arkası’nda büyük bir özen ve heyecanla dile getirdiği coşkulu anlatısı, Anadolu gerçekliği kim vurduya getirilirken içi boş aşk masalları, düzmece yaşamların anlatıları göklere çıkarılmaktadır. Yazı üstüne yazı döşenilmektedir sevginin barkotlandığı içeriksiz karalamalar için.
Dursun Akçam babamdı. Onunla koca bir yaşamı kimi uzak, kimi yakın düşerek, ama hep bir yanımızı birbirimizde tutarak adımladık. Her gününde, her ânında unutulmaz anılar yaşadık. Biz üç oğul, kendimizi devrimci, atılımcı bulduğumuz çok zamanda bile, onun davranışlarıyla karşılaştığımızda, hımbıllığımızdan, uysallığımızdan utandık.
Anılardan... Cebeci sırtlarındaki bir evde, altmışlı yılların ortalarından başlayarak gençliğimizi adımlıyoruz. Apartmanın üçüncü katındaki evimizin duvarlarına tebeşirle koca yazılar döktürmüşüz; mahalleli yaklaşan yeni bir çağın belgileriyle tanışıyor: “BAĞIMSIZ TÜRKİYE”
Tebeşirle yazdığımız duvar yazılarımızın önünde, balkonda, aile sorunlarını konuşuyoruz. Ömrünce Dursun Akçam’ın arkasında, onu her koşulda toplayan, giydiren, bakan, ezilen, çalışan olmuş annemizin baskısıyla babamıza ufaktan kafa tutmaya başlamışız. Biz bizi bildik bileli eve bir tek ekmek alıp gelmemiş yanımızdaki adam, babamız; gecenin bir yarısı çaldığı ev kapısında hiç eksik olmayan yanı başındaki konuğu, içkili sofra isteği de cabası... Annemiz sabah ilkokul dersi, öğlen sonu ortaokulda ek ders, dört çocukla savurgan, dağınık bir kocanın yemeği, bulaşığı, temizliği, elde yıkanan çamaşırı, ütüsü, kolası derken ezildikçe ezilmiş, posası çıkmış. Dur bakalım baba diyoruz, hani nerde bize de öğretmeye çalıştığın, kürsülerde konuştuğun demokratlık, kadın erkek eşitliği; lafla peynir gemisi yürümez, bu evin bir ucundan da senin tutman gerekir. Tartışma sürüyor ve o gün yapılması gereken Pazar alışverişi için oybirliğiyle babamıza görev veriliyor. Peki deyip çıkıyor biraz da öfkeyle; pazarı, alışverişi küçümseyerek, tartışmalarımıza küçük burjuva lafazanlığı diye dudak bükerek. Bizlerden birinin yanında gelmesini de istemiyor.
Balkonda babamızın pazardan dönüşünü bekliyoruz gülüşerek. Listeyi yapmış eline vermiş annem, becerebileceğinden, gerekenleri alıp dönebileceğinden pek umutlu değil. Biz pazardan eli kolu dolu dönecek babayı beklerken bir taksi duruyor apartmanın önünde. Taksiden babam iniyor önce, arkasından üstü başı kir içinde, yırtık pırtık, yaşlı bir adam; hamal olmalı. Taksi şoförü inip bagajı açıyor; orada küfe içinde eve alınmış sebze ve meyveler var. Evin gereksinimi ucuza alınsın diye gidilir pazara; babam hamalı da taksiye bindirmiş. Pazarda en gariban, en düşkün hamalı tutmuş, adam küfeyi taşımakta zorlanınca da çağırmış taksiyi, bindirmiş, öyle gelmişler işte...
Sonraki yıllardan birinde, ilişkiyi hiç koparmadığımız dede ocağında, Ölçek Köyü’nde bir karışıklık yaşanır. Köye Ardahan’dan gelip ev almış, oraya yerleşmiş “mutruf” diye anılan Ardahan lünpenlerinden bir aile ile köylü anlaşamıyor. Sık sık sürtüşmeler olmuş. Halamızın eşinin başkanı olduğu İstanbul’da kurulu köy derneğinin öncülüğüyle para toplanır, mutrufun satın aldığı ev çok yüksek bir bedelle geri alınır ve köy temizlenmiş (!) olur. Anımsadığım kadarıyla ben de epey bir para vermiş olduğum için eniştemiz gittiği her yerde benim adımdan övünçle söz eder. Babam duydu konuyu bir yerde, gülümsedi başını iki yana sallayarak. Hüner mi dedi oğlum sizin yaptığınız... Bir insanı, bir aileyi dışladınız. İnsanlık, onlarla birlikte yaşamanın yollarını bulmaktı...
İşte buydu benim babam, buydu Dursun Akçam. Kafasına koyduğunu yapan, delidolu bir adam... Yüreği insan sevgisiyle dolu, dünyaya aykırı gelmiş, aykırı gitmiş biri... 1970 yılında zamanın gençlik olayları içinde tutuklanmışım. Ankara Kapalı Cezaevi’nde yatıyorum. O Ardahan’daydı. Duyup gelmiş. Avukat, itiraz, koşturma derken akşamın bir saatinde dur yapma etme diyenlere aldırmadan elindeki “tahliye” kararıyla cezaevinin ortasına kadar girip aldı beni. Kucaklaştık. Kokusu hala burnumda...
(*)"Gençliğimde 'memleketimin yazarıdır' diye kitaplarını edindiğim, biriktirdiğim, hatta okuduğum orta yaşın üzerinde pek çok yazar, son yıllarda enerjilerinin bir kısmını, benim yazdığım kitapların ne kadar kötü olduğunu kanıtlamaya harcadılar. Beni bu kadar önemsemelerine ilk başlarda sevinirdim. Şimdiyse kütüphanemi boşaltmak için depremden çok daha sevimli bir gerekçe bulduğum için memnunum. Böylece kütüphanemin Türk edebiyatı raflarında, elli yaş ile yetmiş yaş arasında, doğuştan hayatı kaymış, yarı başarılı, yarı şaşkın, vasat, erkek ve kel yazarların kitapları hızla eksiliyor." diyor çok satan, çok popüler, kültür endüstrimizin çok desteklediği bir yazarımız ( Orhan Pamuk, Kitaplık, Mart Nisan 2002, Sayı 40, "Bazı Kitaplardan Nasıl Kurtuldum?").
Bu ünlü yazarımız, kimi yazarlarımıza karşı beslediği duyguları onların kendisine yönelmiş eleştirilerine bağlasa da, çok öncelerden, belki de yazarlık yaşamının ta başından itibaren, belli politik seçimleri nedeniyle sözünü ettiği yazarlara zaten karşıdır. Sözgelimi, kitaplık dergisinde, 2002 yılındaki bu yazısından sekiz yıl önce, bir televizyon programında edebiyat tarihimizle ilgili olarak medya ekranlarından konuşurken, "Ali gitti, Veli geldi (.....) dilinde yazan birazcık cumhuriyetçi, birazcık öztürkçeci yazarlar..." diyordu (Orhan Pamuk, Kırmızı Koltuk- İnterstar Televizyonu, 23. 10. 1994, Anan, Yıldız. Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yay. 2001, s. 91)