Bu metin, Kasım 2003 tarihinde, Evrensel Kültür Dergisi'nde yayınlanan yazıdır.
Dursun Akçam, 1930'da Ardahan'ın Ölçek Köyü'nde dünyaya geldi. Anası onu, sırtında “odun yüküyleormandan dönerken” doğurdu. Okul yoktu köylerinde. Onun içindir ki daha küçükken ezbere Kuran, mevlit okumayı; din, ibadet üstüne herşeyi öğrendi. Ama birgün “yeni yazı kursu” açıldı Ölçek Köyü'nde de. Kurs “meellim”i (öğretmeni) ker ocağından çavuş olarak çıkıp gelen, Kurban'ın oğlu Kaypak Resül'dü. Bunun için “Resül Efendi” denildi sonradan ona ve yeni yazaı kursuna katılan Dursun Akçam; “bülbül” gibi kitpa okumayı, “inci gibi yazı döktür (meyi)”, “en zor hesapların” üstesinden gelmeyi, Kurtuluş Savaşı'nı Atatürk'ü, Cumhuriyet'i Resül Efendi'den öğrendi. Daha bir dolu şey öğrendi. O güne değin Kuran'ı,mevlidi “istemeyerek” ezberlemiş, “acımasız ve sevimsiz bir dünya”ya gömülmüştü. Oysa şimdi “sevdalar dolusu bir dünya”daydı. Gizlice biriktirdiği yumurtalarla kasabaya gidiyor, Bakkal Ali İskender'den tanesi bir çift yumurtaya kitaplar kiralıyor; okuyor, okuyordu...
Günlerden bir gün, Ölçek Köyü muştulu bir haberle şavkıdı. Habere göre “Köyün Enstitinü” adında bir mektep açılmıştı Cılavuz'da. “Köylü çocukları bedava okuy(orlardı) bu mektepte. Çarığı çorabı devletin boynuna(ydı). Enüstün'de (ensttüde) tahsil görenler, en birinci “mamır” (memur), en birinci “meellem” (Muallim/öğretmen), en birinci sıhhiyeci (sağlıkçı) olacak(tı)”. Ne var ki Cılavuz'da okuyacak çocuğun kesinlikle bir köy okulu diploması olmalıydı.
İşte bu haberle bir aşk kıvılcımı düştü içine Dursun Akçam'ın. Cılavuz Köy Enstitüsü aşkı... Ne ki değil diploma, herhangi bir ilkokulda bir günlüğüne bile okumamıştı o. Peki ne yapmalıydı şimdi? Bir diploma için nerede, hangi köye okumalıydı? Kısacası aşkıyla yanıp tutuştuğu Cılavuz Köy Enstitüsü'ne nasıl ulaşmalıydı?..
Üstelik bir de babası engeldi onun bu sevdasına. Devletin, köylü çocuklarını parasız pulsuz okutcağına inanmıyordu. O “Bu dövlet bize ne yaptıysa, bizim çocuklarımıza da onu yapar” diye diretiyordu.
Öyleyse iş başa düşmüştü. “Kendi göbeğimi kendim kesmeliyim” dedi Dursun Akçam ve şöyle bir yekindi hırsla. Yörede ilkokulu olan köyler de vardı ama Akçam'ın köyüne yaya 3,5-4 saat çekse de Ardahan onlaran çok daha yakındı. Ne var ki kasabadır ya da şehirdir diye diploması geçmezdi Cılavuz'da... Ama olsundu. “Her kapıyı zorlamadan”, özgürleşme savaşımını göze almadan, kısacası zahmete katlanmadan, bedel ödemeden “nasıl çıkardı) karanlıklar aydınlığa?..."
Elinde bir azık çıkını, tanyeri ağarmadan düşmüştü yola Dursun Akçam. Tek başına... Nice engeli nice serüvenle aşarak Ardahan İlkokulu'na ulaştı. Sınavla ilk üç sınıfı atlayarak 4. sınıftan başlaı öğrenimine. 5. Sınıfı yarıladığında Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'e bir mektup postaladı. Dedi ki mektubunda, “Ardahan'ın 23 Şubat ilkokulu 5. sınıfındayım. Aslında bir köylü çocuğu olduğum halde keyfimden değil mecburen, hem de Cılavuz aşkıyla buradayım. Dediler ki “ille de köyden gideceksin. Ardahan diplomasıyla gidemezsin Cılavuz Köy Enstitüsü'ne”. Bir bataklıkta çırpınan fukara bir köylü çocuğunu kurtarmak sizin elinizdedir.”
“Ne olur ne olmaz” diye düşündü Dursun Akçam yine de. İlkokulu bitirme sınavlarına az kala Sarzep Köyü İlkokulu'na taşındı ve diplomayı bu köyün ilkokulundan almayı başardı.
Çok geçmeden bir de ne görsün, Ankara'dan, İsmail Hakkı Tonguç'tan bir mektup geldi adına. Şöyle diyordu Tonguç mektubunda:
“Sevgili Oğlum Dursun,
Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'e yazdığın mektubu okudum. Direnişini yürekten kutlarım. Devam etmekte olduğun 23 Şubat İlkokulu'ndan alacağın diploma ile Cılavuz Köy Enstitüsü Direktörü Halit Ağanoğlu'na başvurursan dileğin yerine getirilecektir. Gözlerinden öper, başarılarının devamını dilerim.”
İsmail Hakkı Tonguç, İlköğretim Genel Müdürü
Mektubu ourken gözyaşlarını tutamadı Dursun Akçam, “Kimdi bu bir köylü parçasının gözlerinden öperek Ankara'dan mektup yazan babacan adam?..” diye düşündü. Yücel'i de, Tonguç'u da çok sevdi. Gerçi cebinde Sarzep Köyü İlkokulu'nun diploması da vardı ama artık bu mektupla, hiçbir engele takılmadan Kafdağı'nın ardındaki cinlerle, perilerle dolu karanlık bir dünyadan, yani Ölçek Köyü'nden; bir zümrütten dağ olan Kafdağı'nın, Cılavuz'un doruğuna, yani Köy Enstitüsü'ne ulaşabilecekti. Ulaştı da. Tıpkı Şirin'in aşkıyla Ferhat'ın dağı delmesi gibi, dişiyle tırnağıyla tek başına savaşımlar vererek...
Bütün bunları Dursun Akçam'ın aynı zamanda bir sanat harikası olan Kafdağı'nın Ardında adlı son kitabından öğreniyoruz. Onun, bu serüven dolu yolculuğunda toplumsal yaşamın nice engellerini aşabilmek için yaratıcı zekasıyla bir başına hangi labirentlerden geçerek Cılavuz Köy Enstitüsü'ne nasıl ulaşabildiği gerçekten şaşılası, öğrenilmeye değer. Dursun Akçam işte böyle, belki pek çoğumuza nasip olmayan bir savaşımcı ruhla girer Köy Enstitüsü'ne ve daha da bilenmiş bir savaşımcı ruhla çıkar Köy Enstitüsü'nden.
Bir yazımda, Köy Enstitüleri dendiğinde ilk aka gelen; bu kurumlardan yetişip de sanat, eğitim, bilim, siyasa vb. alanlarında ün yapmış değerlerimizdir demiş; Köy Enstitüleri'nin yurt ve dünya çapında tanınmasında rol oynadıkları için onların bunu hakettiklerini de vurgulamıştım. Ama yanı sıra yakınmada da bulunmuştum onların da içinde bulunduğu köy enstitülerin aynı savaşımcı ruhla örgütsel alanda başardıkları hep gölgede kalmıştır diye. *
Bu duruma tıpkı rahmetli Fakir Baykurt'un ölümünde olduğu gibi Dursun Akçam'ı Ankara'nın Karşıyaka Mezarlığı'nda toprağa verirken de tanık olmuşuzdur. Oysa toplumları dönüştürmede örgütlü savaşımların, örgütlü bireyler olmanın başka herşeyden çok, özel, yaşamsal bir önemi vardır ve Köy Enstitüsü çıkışlılar; Akçam gibi ünlüleri de içinde olmak üzere; Köy Öğretmen Dernekleri, Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF), TÖS, İLKSEN, TÖB-DER, EĞİT-DER, EĞİTİM-İŞ, EĞİT-SEN, EĞİTİM-SEN olarak bilinen örgütlerle de Türkiye'nin toplumsal, siyasal tarihinde önemli bir yere sahiptir. Diyebiliriz ki bu durumun kamuoyunca da bilinmesi, tanınması sorununa hemen hemen hiç eğilen olmamıştır şimdiye değin.
Dursun Akçam; 1962, 1963 yıllarında TÖDMF'nin merkez yönetimlerinde bulunmuş,1965'te kurucuları arasında yer aldığı TÖS'ün 1965'te Genel Saymanlığı'nı, 1969-1971 döneminde de Genel Başkan Yardımcılığı'nı yapmıştır.
TÖS dönemindeki bu görevlerinde Dursun Akçam TÖS'ü var eden ilkelerden hiçbir koşulda ödün vermemiştir. O, TÖS'ün dışa dönük savaşımlarında basın açıklamalarıyla, Tös Gazetesi'ndeki yazılarıyla, yığınsal toplantılardaki konuşmalarıyla benzerine az rastlanır akılcılık ve yüreklilik örnekleri vermiştir. O dönemde eğitim emekçilerine yönelik saldırılar düşünüldüğünde bu duruşuyla Dursun Akçam'ın ne denli önemli bir kişilik olduğu anlaşılabilecektir. Salt 1971'in Ocak-Şubat aylarında TÖS'e ve TÖS üyesi eğitim emekçilerine yapılan saldırılardan işte birkaçı:
“Sivas'ta Numa Kartal'ın evine dinamit atıldı. Eskişehir, Konya, Aybastı, Sivas, Maraş, Dinar ve Keskin'deki TÖS lokallerine dinamitler ve bombalar atıldı. Kula'nın Börklüce Köyü'nde öğretmen Hüseyin Ergün'ün üstüne katran döküldü, başına yular takılarak geceleyin sokaklarda dolaştırıldı, yerlerde sürüklendi, öldü sanılarak bir hendeğe bırakıldı. Konya'da Haydar Erol, cadde ortasında Ülkü Ocaklı komandolar tarafından dövüldü. Adana'da TÖS'ün açık yer toplantısı Milli Nizam Partililerin saldırısına uğradı. TÖS Avukatı Cemal Başbay başından yaralandı. Alaca TÖS şubesi ülkücülerin saldırısına uğradı. İncirliova'nın Gereniova Köyü öğretmeni Şükrü Kahraman AP'li, Ali Sivri'nin saldırısına uğradı. Köylüler tarafından kurtarıldı. Suçu (!) kitaplık açmaktı. İzmir'in Şirinsulhiye Köyü öğretmeni, köyde Atatürk büstü diktiği, kız-erkek öğrencileri yanyana oturttuğu için AP'lilerin saldırısına uğradı. AP öğretmeni başka bir yere sürdürdü. Köylüler, öğretmen dönünceye değin boykota girdi, okula çocuk yollanmadı. Geyve'de bir bayan öğretmene sarkıntılık yapıldı. Sarıgöl'ün Dalaklı Köyü'nde Mustafa Akkuş ve ve Halil Aydın bir bayan öğretmenin evine girdi. Öğretmenin feryadına toplanan köylüler tarafından öğretmen kurtarıldı.”**
TÖS dönemindeki ünlü “öğretmen kıyımı” yöntemlerinden kimi de şunlardı: “Yönetim görevinden uzaklaştırılmak, sürekli kovuşturmalarla tedirgin edilmek, maaşından kesmek, çevresindeki fanatikleri kışırtarak dövdürmek, TÖS'ü ve toplantılarını bastırmak, yağmalatmak”din düşmanı” ya da “komunist” ilan ederek halkla arasını açmak, aylık ve ücretini az tutarak aç bırakmak, öldürtmek, bir organını kestirmek, sürgün etmek”. ***
Bu örneklerin ışığında, bir de 12 Mart askerleri darbesi öngönünde (arifesinde) bulunulduğu düşünüldüğünde, o dönemin badirelerle dolu dönemi daha bir kolaylıkla anlaşılacaktır. Dursun Akçam salt bir yazın ustası değil, zor günlerde daha da gerekli olna “gerçekleri yanılmadan görme yeteneği”ni knıtlamış örgüt ustalarımızdandır aynı zamanda. Onun; 7 Temmuz 1969'da TS'ün 2. Olağan Genel Kurulu'na gelen bin dolayındaki delegenin toplandığı Kayseri'nin Alemdar Sineması'nın “taşlı, sopalı gözü dönmüş yobazlar, kandırılmış, aldatılmış gencecik çıraklar tarafından” kuşatılarak yakılması üzerine TÖS Gazetesi'nde yükselen sesi, tarihin alt sayfalarına alınmaya değer niteliktedir. “Kışkırtılan bu bir avuç gözü dönmüşün adı 'halk'tı. Komünizme karşı galeyana gelmişlerdi” diyordu Dursun Akçam o yazısında ve ekliyordu: “Yakaldığımız iki çocuğun biri simitçiydi. On beş lira vererek simitlerini toptan almışlar, 'biz komünist öldürmeye gidiyoruz haydisen de gel!' demişlerdi. Öbür çocuğu da on liraya tutmuşlardı, o da 2komünist öldürmeye2 gelmişti. 'Ben size taş atmaya gelmedim ağabey, komünist taşlamaya geldim, fakat onu göremedim' diyordu” dedikten sonra yazısını şöyle tamamlıyordu Akçam; “ Bağımsız Cumhuriyet'in, onun Anayasa'sının zaferi her türlü gerici çabaları boğacak, faşizm özlemcilerinin hevesleri kursaklarında kalacaktır.”
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
Dursun Akçam, romanları, öyküleri ve anılarında hep horlanmışlardan, ezilmişlerden yana olmuş, onların (ve insanlığın da), işçi sınıfının ve bağlaşıklarının siyasal düzeydeki devinimleri sonucunda kurtulacağına olan inancını hiçbir zaman yitirmemiştir. Ölümüne değin bu inancın gerekleri uyarınca yaşamıştır. Salt kendisi değil en başta saygıdeğer eşi Perihan Hanım kardeşimiz ve onların biricik çocukları Alper, Taner, Yasemin ve Cahit de, böyle bir yolun yolcusu olmaktan ileri gelen en katmerlisinden nice maddi manevi zorlukları tma bir metanetle göğüslemişlerdir.
Dursun Akçam, siyasal partilere rgütle hiyerarşisinin en üstünde yer veren bir anlayışa sahipti. Ona göre sırasıyla sendikalar, dernekler, meslek odaları vb. (onlar da önemli olmakla birlikte) partilerden sonra gelirdi.
Yaşayanlar anımsayacaklardır; O dönemde güçlü bir toplumsal örgüt olmasının yanında daha başka nedenlerle de TÖS'ü siyasal partiyle eşdeğer, hatta partilerin de üstünde sayanlar olmuş, bir “TÖS Partisi” imgesi (imajı) yaratılmıştır. Dursun Akçam sendikaya, boyunu açan bir biçimde siyasalparti işlevi yükleyen böyle anlayışların yanında hiçbir zaman olmamıştır ve sendikal savaşımlarında da demokratik, sosyalist, siyasal devrimlerin ve partilerin saygınlıklarına gölge düşürebilecek davranışlardan her zaman sakınmıştır. Dursun Akçam'ın günümüz Türkiyesinde de yaşamsal önemini koruyan şu sözleri buraya değin söylediklerimi doğrulamaya sanırım yeterlidir: “... Ekonomimiz Uluslar arası kapitalizmin vesayeti altına girmiştir. 72 milyarlık dış borçlar bizi düyunu umumiyeden beter bir çıkmazın içine sokmuştur. Haşhaş tohumlarını bile gavurdan icazet olmadan tarlalarımıza ekemiyoruz. Cumuriyet, temel yapısını, çatısını kuran insanların yönetiminden yoksun olduğundan bir avuç mutlu azınlığın, mutsuz çoğunluğu sömürme cumhuriyeti olmuştur. Bu yüzden imtiyazlı sınıflı bir toplum olma niteliğimiz yıl geçtikçe artmaktadır. Sefarat saraylarının yanında sefalet yuvaları,işsizlik, açlık, salgın hastalıklar mutsuz çoğunluğun değişmez yaşantısı olmuştur. İmparatorluğun mirası 40 bin köyümüzün içinde bulunduğu durum, cumhuriyet yönetiminin alnında kara bir leke gibi durmaktadır. Yüzde 75'i hala alfabesizdir. Köyün insanı, kadını kızı, satılık bir meta (mal) olmaktan kurtulamamıştır. Atatürk'ün yıktığı medreseler daha modern binalarda başka adlarla kurulmuştur. Halka bilimin yerine hurafe, ekmeğin yerine bol nutuklar sunulmaktadır. Halkımızı yıllarca bu karanlığın, bu yoksulluğun, bu ilkelliğin içinde tutanlar partilere bölünerek uyduruk demokrasi oyunlarıyla sömürülerini sürdürmektedirler. Bilmiyorlar ki bu hura yalan dolan gemisi bir yerde gerçeğin kayalarına çarparak parçalanacaktır. Köprülerin altından çok sular geçmiştir, halkımız adım adım uyanmaktadır. Emekçiler kendi yönetimlerini kurdukları gün Cumhuriyet gerçek niteliğine kavuşacak ve o zaman Cumuriyet bir tören cumuriyeti olmaktan kurtularak halkın kızı kızanı ile içten kutladığı bir bayrak olacaktır.” ****
Geçen kış Kuşadası'ndaki evine konuk olduğumda, son kitabını imzalarken şunları yazmıştı; “Sevgili kavga arkadaşım Feyzullah Ertuğrul'a geçmişte kalan ortak anıların güzelliği içinde candan sevgi ile...”
Benim doyumsuz arkadaşım, can dostum Dursun Akçam!.. Seninle ortak anıları olan herkesin gönlünde hep yaşayacaksın sen. TS sürecindeki savaşımlarından, kitaplarından, basındaki yaşamından yansıyan düşünsel ve moral varlığınla da kuşaktan kuşağa sonsuza dek yaşayacaksın...
* Feyzullah Ertuğrul, Köy Enstitüleri ve Özgürlükçü Öğretmen Örgütçülüğü, Damar Dergisi Nisan 2002, s.32
** Dr. Niyazi Altunya,Türkiye'de Öğretmen Örgütlenmesi (1908-1998), Ürün Yayınları 1998, s 101-103 *** Age s.99-100
**** TÖS Gazetesi, sayı 65, 1 Kasım 1997