* Bu metin, Ocak 2004 tarihinde, Eğitim-Sen Aylık Haber Bülteni'nde yayınlanan yazıdır.
19 Eylül 2003'te yitirdiğimiz Dursun Akçam'ın ardından, onun sanatçı kimliğinin yanı sıra örgütçü ve eğitimci kimliği de anımsanmalıdır.
“Eli kalem tutanın, dili kelam edenin doğruyu yazması, söylemesi önce bir insanlık borcudur. Yoksa gözüne, dizine durur yediği ekmek, haram olur anasının sütü” diyerekten “Doğu'nun Çilesi “adındaki kitabıyla 1965'te başladı yazın yaşamına Dursun Akçam. Yediği ekmek gözüne, dizine durmasın, anasının sütü haram olmasın diye Anadolu köylüsünün dramını anlatan öykülere, romanlara imza attı onu izleyen yıllarda. Ölümüne az kala Cılavuz Köy Enstitüsü'ne uzanan yollardaki engelleri çocuk yaşında o şaşılası savaşımcı ruhuyla nasıl aştığını anlattı Kaf Dağı'nın Ardı adlı romanında. Ne acıdır ki Cılavuz Köy Enstitüsü yıllarını ve öğretmenlik yaşamını da o özgün, o doyumsuz biçemiyle (üslubuyla) dile getirecekken yitirdik onu.
Evet, köy enstitülü belli başlı sanatçılarımızdan biri olarak Dursun Akçam yazın dünyamızın unutulmazlarındandır. Ama eğitim mesleğinin, örgütçü eğitim emekçilerinin önde gelenlerindendir de aynı zamanda.
1962, 1963 yıllarında Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF) yönetimlerinde bulunmuştur o. 1965 yılında kurucuları arasında yer aldığı Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)'nın aynı yılda Genel Saymanlık görevini yürütmüş, 1969-1971 dneminde de Genel Başkan Yardımcılığını yapmıştır.
Yurt ve dünya sorunlarının eğitim ve öğrenim sorunlarıyla da organik bir bütün olduğuna inanırdı o. Bir bu inancından ve bir de sınıfsal bakış açısından asla ödün vermedi örgütsel yaşamında. Öğretim birliği, laik ve çağcıl eğitim savaşımlarında da hiçbir zaman gözünü daldan budaktan sakınmadı.
Sendikamız Eğitim-Sen'in dinamizmini oluşturan ve 15 yıla yakın süredir sendikal özgürlükler uğruna nice badireleri aşıp gelen eğitim emekçisi arkadaşlarımızca tanınabilsin diye, onun eğitimci ve örgütçü kimliğini bu yönleriyle örneklendirmek istiyorum. Bunun için, Genel Başkan Yardımcısı sıfatıyla TÖS Gazetesi'nde yayımlanana yazılarından, basın açıklamalarından birkaç örnek sunuyorum;
“(...) Öğretmenler ellerine geçen parayla en doğal ihtiyaçlarını dahi sağlayamamaktadırlar. Yemek yerine kepek yeseler bile yine zor geçinirler. Köydeki öğretmenler daha bir terkedilmişlik içindedirler. Güvenlikleri yoktur. Yoksul halkımız gibi uygarca yaşamanın her türlüsünden yoksundurlar.(...)
...
Yurtdışı gezilerinde bir günlük yolluğu üç ilkokul görevlisnin bir aylık maaşları toplamına denk olan Sayın Cumhurbaşkanı, 18 ilkokul öğretmeninn aylığını bir ayda cebe indiren bakan, 11 öğretmenin toplam aylıklarını bir ayda alan milletvekili, çoluk çocuklarıyla çile dolduran öğretmenlerin şikayetlerini duymaz görünebilirler. Ama bıçak kemiğe dayanmıştır. Yarın 100 bi öğretmen verilmeyen haklarını almak için fiili bir durumun içine girerlerse boşuna suçlu aramasınlar. (...)
...
Öğretmenleri böylesine sefil olan bir ülkenin sanatı da, bilimi de, demokrasisi de sefil olmaktan kurtulamaz. (...)
...
Kıyımların tümünün gerekçesi 'görülen lüzum üzerine'dir. Aslında görülmeyen bir lüzum var, o da öğretmenlerin Atatürkçü ve devrimci olmalarıdır. 10 Kasımlarda konuşurlar, Mustafa Kemal Atatürk'ün 50 yıl önce söylediği sözleri bugün söylerler, suçlu olurlar. Bağımsızlık derler, ulusal kaynaklar korunsun isterler, karalanırlar. Halktan yana laik eğitim dler, eğitimde reform derler, yuhalanırlar. Anayasa, sosyal adalet sözü ederler, fişlenirler. Sonra başlar tutanaklar, kovuşturmalar.” *
“Dışa bağımlılık politikası değişmeden,Anayasamızın öngördüğü temel reformlar yapılmadan tutucu bir iktidarın Eğitim Bakanı anck kendi anlayışına uygun düşen reform nutukları çeker.
Hem tutucu, kökü dışarda irtica kuvvetlerini örgütleyip laik okullara devrimci öğretmenlere saldırtacaksın, hem de ulusal çıkarlar doğrultusunda reform yapma yeltenişlerinde bulunacaksın.
Hem elindeki mevcut teknik kuruluşları en ilkel donatımdan yoksun bırakacaksın, hem de eğitimi teknik alanlara aktarmaktan söz edeceksin.
Hem mevcur meslek erbabına, teknik elemanlara istihdam lanı bulamayıp işçi olarak dış ülkelere ihraç edeceksin, hem de teknik elemanların çoğaltılacağının sözünü edeceksin.
Türkiye kökü dışarda avutmacaların değil, köklü devrimlern sancısı içindedir. Bu gerçeği bilmeyenlerin, görmezlikten gelenlerin çabaları akan suyun üstünde yüzen köpükler gibidir.” **
“(Köy Enstitüleriyle F.E.) klasik okulun dar kalıpları tümdem kaldırılmış, hayatın kendisi okul olmuştu. Kalemle kazma birleşmişti bozkırda. Eğitimle üretim, teori ile pratik iç içe uygulama alanına konmuştu. Dersler, çağı geçmiş bilgilerin bir kara tahta gevezeliği olmaktan çıkarılmış, yapılan yapılarda, açılan kanallarda, atölyelerde, laboratuvarlarda uygulama alanına konmuştu. Eğitim, insanın insanı sömürmesi hesabı üzerine değil, insanın tabiatı sömürmesi üzerine kkurulmuştu. (...)
...
Laik devlet okullarına konan din dersleri le de ayrıca bir komedi oynanmaktadır. Örneğin din derlerinden “kalubeledan beri müslüman olduğumuz soyumuzun sopumuzun müslüman gelip müslüman gittiği söylenirken, Tarih dersinde Türklerin 9. ve 10. yüzyıllarda müslümanlığı kabul ettiği yazılır. Din dersinde rüzgarı melekler estirir, yağmuru melekler yağdırır. Fen derslerinde ise yağmurun rüzgarın birer fiziksel olay olduğu anlatılır.Daha acısı, yağmurun fiziksel olay olduğu anlatılan fen dersleri öğretmeni suçlanarak Cumhuriyet valisi tarafından işten atılır. Örnekler uzar gider, birinde dünya döner, öbüründe dönmez, birinde yuvarlaktır, öbüründe düzdür.
Bu akvra kargaşası içinde şaşkına dönen öğrenci önce kendi hayatına doğaya yabancılaşır. Toplum ve ülkemizin tüm sorunlarına yabancılaşır. Elinden hiçbr hüner gelmeyen zavallı bir insan olarak yetişir ve belleğindeki bilgi kırıklarıyla devlet kapısından ekmek bekler. Gençliğin, eğitim kurumlarıyla çatışması boşuna değildir.
İşte eğitimin bugünkü görüntüsü bu...
Köy Enstitülerini buün yeniden açmak, 1938'deki Atatürk devrimlerine dönmek ve devrim kanunlarını uygulamaktan öte bir şey değildir. Ancak bu bozuk düzen içinde Köy Enstitüleri açılsa bile yine kuşa çevirileceğini çok iyi bilmekteyiz. Köy Enstitüleri ibi devrimci kurumların işleyebilmesi, bu kurumlarda çatışmayacak sosyal ve ekonomik yapının da bir devrimle düzenlenmesine bağlıdır.” ***
“Laik eğitimden yoksun bırakılan halk çocukları teokratik eğitim kurumlarında morfinlenmektedirler. 50 yıldan bu yana açılabilen 34 bin laik ilkokula karşılık 20 yıl içinde 60 bin Kuran Kursu, hafız mektebi faaliyete geçmiştir. Birinci ve ikinci devreleri ile birlikte sayıları 95'e varan İmam Hatip Okulları da bu süre içerisinde açılmıştır. Dinsel kurumlar böylesine hızla yayılırken 122 yıldan bu yana öğretmen okullarının toplamı 84'ün üstüne çıkmamıştır. Bunların da 58'i ortaokuldan sonra öğrenci alan dar kadrolu üç sınıflı okullardır. (...)
...
Bu örnekler gösteriyor ki Milli Eğitim Bakanlığı laik eğitimin yerine giderek dinsel eğitimi yerleştirme çabasındadır. İktidar kendi ideolojisine uygun bu elemanlara üniversite kapılarını açarak devlet kadrolarına yerleştieme niyetindedirç Laik Cumhuriyet'in geleceği böyle bir oyunun eşiğindedir.” **
Görüldüğü gibi TÖS adına Dursun Akçam, bugün ülkemizin başına gelenleri 35 yıl öncesinden kestirebilmiş, yurt ve insan sevgisi ile çarpan yüreğinden kopup gelen sesini sanki bir uyarı çığlığı gibi ardı ardına yükseltmiştirç Ama 1965-1971 döneminden sorumlu olan Adalet Partisi (AP) ve Demirel Hükümetleri her zaman hışımla yürümüştür TÖS'ün üstüne. Örneğin 4 günlük uyarı boykotuna katılan 110-120 bin dolayındaki eğitim emekçisi TÖS'lü öğretmenden 118'ine işten el çektirilmiştir. 51 bin 520 öğretmen maaş kesimi, kıdem indirimi cezalarına çarptırılmıştır. 500 öğretmenin yönetim görevine son verilmiştir. 11 öğretmen işten atılmış, ya da “memuriyetten ihraç” cezasına çarptırılmıştır. Binlerce öğretmen yurdun bir ucundan öteki ucuna sürgün edilmiştir.
Yine Dursun Akçam diliyle “Öğretmen kıyımı bir facia halini almıştır. Öğretmenin hiçbir güvenliği kalmamıştır. Mesleğini ve bulunduğu yeri terk ederek meçhul yerlere giden öğretmenlerin sayıları artmıştır.” “Yalnız Almanya'da 60 binden fazla öğretmen çalışmaktadır. Binlerce öğretmen de yurtdışına işçi olarka gitmek için sıra beklemektedir.” “Devlet otoritesi sıfıra inmiştir. Dinamitli sopalı, bıçaklı ücretli caniler çeteler halinde öğretmen avına çıkmışlardır.” **
Emek tarafından işveren tarafına doğru yükselen sesiyle sözlerini şöyle sürdürür Dursun Akçam; “Bu utanç tablosu karşısında kılı kıpırdamayan bir Bakan, 'reform' teraneleriyle dolaşmakta, toplayabildiği müdürlerine, memurlarına nutuklarını dinletmektedir. Öğretmen dümanlığına ve dışa bağımlılığa dayalı gayrımilli heveslerin adı 'reform' da olsa başarı şansı yoktur. Eğitim politikası ve devlet felsefesi dışında ayrı bir konu değildir.” ***
Geçmişteki demokratik ğretmen örgütlerimizin amaçları uğruna nice özveride bulunarak, nice riski gözönüne alarak ve canını dişine takarak savaşım yürütenleri doğruları anlışlarıyla tanımak ve unutmamak, günümüzün sendikal savaşımlarında amaçları yanılmazlıkla belirlemenin ve belirlenen amaçlara doğru ilerlemenin önkoşullarından biridir. Kuşkum yoktur ki bu bilinçte olan ya da demokratik öğretmen örgütçülüğünün tarihinde saklı deneyim ve birikimlerin yaşamsal önemini kavrayan EĞİTİM SEN'li arladaşlarım, örgütçü ve eğitimci kimliğine burada ancak bu kadarıyşa değinebildiğim Dursun Akçam'ı daha bir tanıma çabasında olacak ve hiç unutmayacaklardır.
* TÖS Gazetesi, 15 Aralık 1969, Genel Öğretmen Boykotu önceside düzenlediği basın toplantısında söylediklerinden,
** TÖS Gazetesi, 15 Eylül 1970, 1970-1971 Öğretim Yılı başlarken düzenlediği basın toplantısında söylediklerinden,
*** TÖS Gazetesi, 15 Nisan 1971, “Köy Enstitüleri” başlıklı yazısından.