Yüreği insan sevgisiyle dolu, güzel insan sevgili Dursun AKÇAM’la (Sevgili Hocamla, ben ona hocam diye hitap ederdim o da bana emekli derdi) Kuşadası’nda l998 yılının Mart ayında tanıştım. Ama, ne tanışmaydı ya!. Bu tanışma konusu ayrı bir anıydı benim ve sevgili hocamın belleğinde. Çünkü, onunla olan dostluğumuzun bir başlangıcıydı. “En iyi dostluklar kavgayla başlar” derler ya, işte öyleydi bizimkisi de. Sonuçta iyi bir dost ve kapı komşusu olduk. Gün oldu dertlerimizi-sevinçlerimizi, gün oldu anılarımızı-sırlarımızı paylaştık. Ta ki; ölüm onu bizden ayırana dek. Onu çok özlüyorum. Hele “Hadi arkadaş çık ininden de şöyle bir yürüyüş yapalım” deyişini. Ben evden kolay kolay çıkmazdım, o da benim eve in derdi dışarıya çıkmadığım için.
Onun, öğretmenlik, yazarlık, gazetecilik ve sendikacılık gibi aydınlatıcı ve mücadeleci yanlarını hepimiz biliyoruz. Ama, bir yanı vardı ki; o sert görünüşünün altında, sevecen, şakacı ve sevgi dolu yüreği. En kötü anlarda, en sinir bozucu olaylarda bile sevgi dolu yüreği bir başka olurdu, bir başka yorumlardı o anları, olayları. Sizlerle, onun başından geçen bir anısını paylaşmak istiyorum.
Günlerden bir gündü, olağandışı hiçbir şey yoktu. Gökyüzü yine olabildiğine mavi, güneş de tüm ışınlarını salmıştı yeryüzüne. Güzel bir yaz sabahı. Saat sabahın 09.00’nu gösteriyordu. Emekli, gözleri yarı açık, yarı kapalı yatağına uzanmış, yatak keyfi yapıyordu. Birden, hem kapının zili çalmaya başladı zır zır, hem de kapıya vurulmaya başladı tak tak. Sanki eve polis baskını vardı. Fırladı yatağından, gözlerini oğuşturdu, koştu , kapıyı açtı. Karşısında, sırtında bir havlu, kıçında kısacık bir mayo, hoca duruyordu. Şaşırdı “Hayrola hocam yüzmeye mi gidiyorsun” dedi. Hoca; burnundan soluyor, sinirli “Yahu ne yüzmesi arkadaş, soyuldum o yüzme yüzünden. Baksana şu halime bir donumla kalakaldım orta yerde. Evin anahtarını da almış eşşekoğlu eşek, eve bile giremiyorum. Şu sende duran evin yedek anahtarını ver de bari evime gireyim” diyordu. Aldı anahtarı, söylene söylene merdivenlerden aşağıya indi, açtı kapıyı, hızla kapatıp girdi içeri.
Sanırım yarım saat kadar sonra emekli, hocanın evine indi zili çaldı. Hoca kapıyı açtı “Gel arkadaş gel, seni de uykundan ettim sabah sabah. Gel de birer kadeh viski içelim” dedi.
“Hocam geçmiş olsun, uyku sersemliği vardı üstümde, hiçbir şey de diyemedim, size ne oldu?” dedi emekli. Hoca başladı anlatmaya; biraz hırsıza kızgın, biraz da kendine.
“Yahu arkadaş, bu benim üçüncü vukuatım. Yine denizde yüzerken bundan önce de iki kere soyuldum ama akıllanmadım. Bu sefer çok kötü soydular eşşekoğlu eşekler. Diğerlerinde yalnızca saati ve paraları almışlardı, şimdi anahtar, gözlük, para, gömlek, pantolon, saat, çanta ne varsa hepsini almışlar, yalnızca havluyu bırakmışlar hayvan herifler. Eşyalar çantanın içindeydi. Üzerine havluyu örttüm ve girdim denize, başladım keyifle yüzmeye. Aradan bir saat kadar geçti sanırım. Yorgun argın çıktım denizden. Vücudumu kurulayayım diye aldım havluyu baktım çanta yok, ortalıkta hiç bir şey görünmüyor, kimseler de yok. Sağa koştum, sola koştum bir Allah’ın canlısı kimseler yok. Kaldık mı bir havluyla, bir donla baş başa. Ne yapayım, bari gidip karakola haber vereyim dedim. Yapacak başka bir şeyde yoktu zaten. Attım havluyu sırtıma, kıçımda o küçücük mayo başladım yürümeye karakola doğru. Yakın yerde değil ki mübarek. Gözlükte yok, doğru dürüst göremiyorum kâh elektrik direğine, kâh kaldırım taşına çarpa çarpa vardım karakola.
Binanın dış merdivenlerini çıktım, tam kapıdan içeri gireceğim polisin biri geçti önüme “ÇIPLAK GİREMEZSİN BABA” diyor. Ulan ben soyulmuşum, zaten sinirlerim tepemde. O da geçmiş karşıma “Çıplak giremezsin” diyor. Dedim ki “Kardeşim, beni soydular baksana bir donla kalakaldım orta yerde, bırak da geçeyim şikayetimi yapayım” diyorum. Anlamıyor “Git evine giyin de gel çıplak giremezsin” diyor ha bire papağan gibi. “Kardeşim evin anahtarını da çaldılar, eve nasıl gireceğim?. Bırak da geçeyim içeri” diyorum. “OLMAZ BABA ÇIPLAK GİREMEZSİN”.
Neyse ki şansım yaver gitti, o sırada birisi geçiyordu oradan. Polise “Bırak girsin içeri ben onu tanıyorum, o memleketimizin meşhur yazarlarındandır” dedi. Polis onu iyi tanıyor olmalı ki “Ne bok yazar bu adam, hadi geç bakalım” dedi. Duydum tüm dediklerini “Ne bok yazar bu adam” dediğini de ama duymamazlıktan geldim, girdim içeri.
İçeride bir masa, oturmuş komiserin biri. “Hoş geldiniz buyurun anlatın derdinizi” dedi. Ben de anlattım tek tek başımdan geçenleri. O bir taraftan yazıyor daktiloda ifademi, bir taraftan da adresimi, telefon numaramı soruyor. Nihayet bitti. “Baba, şuraya bir imza at, eğer hırsızı yakalarsak biz size haber veririz geçmiş olsun” dedi.
Ben de çıktım geldim sırtımda havlu, kıçımda küçücük mayo senin kapına dayandım. Bu saatte uyuduğunu biliyorum ama ne yapayım mağdurum arkadaş, denizde yüzerken soyuldum.
Gülüştük. Viskilerimizden birer yudum içtikten sonra emekli döndü hocaya “Boş ver hocam canın sağ olsun, zaten eski bir gömlek bir pantolon, eski bir çanta değil mi gider, yenisini alırız “ dedi.
Hoca “ Öyle deme arkadaş mal canın yongası, hadi gömlekle pantolona, saate, gözlüğe, anahtara bir şey demem ama, çantayı daha yeni almıştım Cuma pazarından, hem de tam bir buçuk milyon liraya. Ben mağdurum arkadaş mağdur. Üstelik karakollardayım ve çıplağım. ÇIPLAK GİREMEZSİN BABA BU KARAKOLA” diyor bir taraftan da kahkahalarla gülüyordu kendi haline ve şu memleketin bürokrasisine.