“Geldik!” dediler. Boztepe olmalıydı? Gecenin neresindeydik, bilmiyordum? Kör Sılo peydah oldu. Devrisi gün kotan sırası ondaydı. Çok önceden varmış tarlası başına, akşam nevalesini getirmişti, peynir, ekmek. Sılo bozuk çalıyordu, geç kalmıştık,sabah yakındı. Ne zaman uyuyacaktık, ne zaman öküzü koşaçcaktık?.. Şollo gönlünü aldı, “Hiç merak etme, kendimizi gündüze atalım bir, ötesi kolay! Seni memnun edeceğim!” Töredendi, akşamdan bir iki evlek atmadan yatmazdık. Tüm çabamızla dtirendik, yine öyle yaptık. Ayaküstü bir iki lokma atıştırırken yağmur yeniden başladı. Yatacaktık, ama nasıl? Yatak olarak yalnız hasırlarımız vardi, heppsi de ıszlaktı. Üstümüz başımız da öyle! Benim hasırım küçüktü, ocağın başında üstüne oturduğumuz eski, kirli bir hasır. Anam özellikle yapmıştı bunu. Yeni hasır kırlarda bozulur ve kirlenirdi, yazık olurdu. Elime aldım, ağır mı ağır, üstelik leş gibi kokuyor! Zorunlu onun altında uyuyacaktım. Islak, çamurlu tabana uzanamazdım boyumca. Amca oğlu Mecit’le anlaştık, benim hasırı altımıza, onmun hasırını da üstümüze çekerek sırt sırta sabahlayacaktık! Yağmur dinmiyordu. Uzansak mı, hasır sırtımızda beklesek mi? Yine Şollo imdadımıza yetişti:
“Evleğin çukuruna uzanın. Üstünüzü çimlerle kapatın. Hem ısınır, hem yağmurun belasında kurtulursunuz!”

Kör Sılo’nun tarlası iki yıl nadasb beklemişti. O yüzden çayşırnlaşmıştı.

Kara kotan derinden yarmıştı toprağı. Çayırın yüzünü çelik demiri ile biçerek koca çimleri kanadı ile devirmişti yanlara.
Mecit’le birlikte evleğin derin kanalı içine hasırlarımızı serdik. Kanalın üstünü iri çimlerle köprü gibi kapattık. Bir mağara oluşmuştu. Böcekler gibi sürünerek mağaraya girdik. Ötesini anımsamıyorum!

Gözümü açtım, tekmeler iniyordu üstümüze, sesler geliyordu bir yerlerden. Ter içinde kalmıştım. Mecit dürtükledi, “Haydi doğrul, çıkalım, Öküzcüler öküzü getirdi!” dedi. Sürünerek ayaklandık. Gök açılmış,gökte sabah yıldızı parlıyordu. Şollo’nun sesi yankılandı:
“Çabuk olun çocuklar!” Sigarasını keyifle dumanlatıyordu Şolla.
Hodaklar birer, ikişer öküzleri koştular. Ancak Bayram görünürlerde yoktu. Onun sürdüğü iki öküz de açıkta bekliyordu.

Şolla üst üste ünledi:
“Ula Bayram, Ula Bayram?..” Bayramdan ses yok. “Orada tek başına yattı!” diyerek parmağını uzattı Küçük Musa. “Çabuk git, al getir!” Şollo’nun buyruğu ile piure gibi sıçradı Musa. Gösterdiği yere gitti. Evleğinm çukuruna indi, çıktı, ünledi: “Hasırı burada, kendisi yok!” Önce Şollu, peşinden öküzcüler... Orda bir şeyler oluyordu? Bayram Şollo’nun kucağında vurulmuş kuşlar gibiydi. Kolları bir yanda, başı bir yanda sallanıyordu. Bayram ölmüştü! “Çimin altında boğulmuş!” dediler. Bayram içimizde en küçüğümüzdü. Babası Cuma, ormanda ağaç kesmek suçundan hapisteydi. Bayram’ı anası, Çolaklar’ın Sürmeli’ye hodak vermişti bir aylığına. Şollo’nun eski kilimine sarılıp sarmalandı Bayram. Kör Sılo omuzuna alarak yollandı köye doğru: “Gecikirsem işi gevşetmeyin!” Hodaklardan biri ünmledi, Eso olmalıydı: “Kuşluk ekmeğimizi de sen mi getireceksin?” “Hiç merak etmeyin, benim avrat şimdi yola düşmüştür. Sizi aç bekletir miyim hiç?” “Ne getirecek?” “İçli kete!” Şollo’nun öfkeli alaca karanlığı kamçıladı: “Kes sesini ulan piç! Arkadaşın öldü, sen boğaz derdindesin!..” Gökyüzü Kısırdağı’ın ardından mavileşmeye başlamıştı.