Bizim topraklar kavidir, otludur. Toprağın bereketi derinlerdedir. Kirizması derin olması gerekir. O nedenle nadasın karasabanla değil, kara kotanla (ağaçtan büyük pulluk. Bu pulluğun yalnız toprağı delen iki aleti seviş ve diş kısmı çelik demirdi). En az sekiz, en fazla on iki çift öküz çeker bir pulluğu. Ortalama her ailenin bir çift, bilemedin iki çift öküzü olur. Varsıllar bu sayıyı üç çift öküze değin çıkarırlardı. İmece usulü her aile bir çift, en kabadayısı iki çift öküz koşardı sabana. Her çift öküze olmasa bile en az iki çift öküze bir hodak bulmak da öküz sahiplerinin göreviydi. Kotan yarım alo mu (yarım dönem),tam Alo mu  işleyecekti toprağı, işin başında konuşulur, karara bağlanırdı. Yarım dönem için bir çift öküz sahibine yalnız bir gün nadas yapardı kotan. Manda koşmuş olanlara bir buçuk gün, maçkala (kotanı yöneten,yönlendiren kişi) iki gün, gece kotan öküzünü otlatan iki kişiye iki gün, toplam süre on beş,on altı gündü. Tam alo bunun iki katı olurdu, kotan bir ay tarlalardan köye inmezdi. Kotan Kadim dayınındı. On çift öküze boyunduruk vuruldu. Kotan kağnıya yüklendi. Bir maçkal, yedi hodak, iki öküzcü, akşam üstü törenlerle uğurlandık. Ben iki çift öküz sürecektim, bir çifti bizim,öbür çifti Mürsel amcamın. Tam alo, otuz gün sürecekti nadas. İki hafta sonra bir gün mola verilecekti. Dördüncü haftayı tamamladığımız zaman nadas bitecekti. Ardından biçim ayı başlıyordu. Önce ot, sonra ekin, ot biçimi iç içe yürütülecekti. Kotan dördüncü gününde Kekeme Halil’in harosundaydı (nadasa bırakılmış yoz tarla). Biz hodaklar birer birer sayardık bu günleri. İlk on beş günün sonunda verilecek bir günlük molanın sevinci ile avunurduk. Bir kez doya doya uyumuş olacaktık. Sonra gezecek tozacak, oynayacaktık bir güzel.
Başka bir tarladan gelmiştik. Yorgunduk. Ay yoktu,karanlıktı her yan. Gözünü parmağına soksan göremezdin. Kurbağalar ötüyordu yanımızda yörermizde. Böcek sesleri geliyordu otların arasından. Derin bir uğultu... Kurtlar, tilkiler, tavşanlar çıkmış olmalıydı inlerden. Karadağ’ın yamacından aşağı gelirlerdi üstümüze doğru. Tavşanlar korkar yanaşamazdı. Ama tilkiler öyle mi? Kulağımızı, burnumuzu kemirirlerdi. En belalısı kurtlardı. Kurtlar insana,hayvana düşmandı. Şemso’nun Cığal ineğinin karnını yırtmışlardı gün ortasında, Çoban Cibo’nun gözü önünde. Karalık gecelerde gün doğardı kurtlara. Öküzcülerin çok uyanık olmaları gerekirdi. Onlar öküzlerin yanı sıra bizi de koruyorlardı. Karanlık gecelerde, bu Allah’ın dağında canımız onlara emanett!
Amca oğlu Mecit’in yanına iyice sokuldum, hasırı başıma çektim,uyudum. Bıyıklı,kuyruklu “Çayır Böceği” kulağıma girerken yakaladım. Parmaklarım arasında bir güzel ezdikten sonra attım. Bir şamata koptu ansızın. Gözlerimi açtım, “Yılan,yılan!” bağırıyordu İso. Tüm hodaklar ayaklanmıştık. Karanlıkta kimse bir şey göremiyordu. Maçkal Şollo yetişti:
“Hani ulan nerede, yılan nerede?” diye ünledi karanlığa.

“Elimde, boğazını sıkıyorum. Bırakırsam, okunu sokar, beni öldürür! “

“Sıkı tut, bırakma elinden!” dedi Şolla. El yordamı ile yılanı aldı elinden İso’nun. Kağnı tekerinin halkası üstünde, sopa ile vuruyordu yılana. Vurdukça,“Hıh, hıh!” diye soluklanıyordu. Hodaklar ayaklanmış, Şollo’nun çevresinde toplanmıştık.
“Öldürdüm! İşte,. İşte!” diyerek gösteriyordu sözüm ona. Karan bir ip parçasını sallıyordu elinde. Yere attı yılanı. Kav, çakmak ile sigarasını yaktı. Tütün paketinden çıkardığı ince bir kağıdı sigaranın ateşi ile tutuşturdu. Alaca karanlıkta görebildik ölüsünü. Üç karış boyunda kara bir yılan cansız yatıyordu!
İso övünüyordu:

“Boğazımdan, çeneme çıkarken yakaladım. Ossaat boğazını sıktım. Kuyruğu ile kamçıladı beni, hiç korkmadım!”

“Eferim!” dedi Şollo, “Hepiniz İso gibi tikkatli uyuyun. Karanlık gecelerde cümle börtü böcek ayaklanır, tilki, kurt, ayı,domuz yuvasından çıkar. Dedim ya Dikkatli olun!”
Uyumaya fırsat kalmadı. Öküzcüler, kotan öküzünü getirdiler. Bulutlu havada ne teraziler, ne Çoban yıldızı!.. “Sabahtır!” diyorlardı. Neye göre sabahtı?.. Davar Taşkesilen tepede azıcık bir ağartı vardı ama bu şafak ağartısına benzemiyordu. Daha çok bulutların boşluğundan doğan ağarktıydı. Olaki öküzcülerin uykusu gelmişti, uyumak istiyorlardı? Tartışma uzadı. Maçkal Şolla kararını verdi:
“Yatarsak, bir daha kalkmamız zor olur. Yol yakınken koşalım öküzü,” dedi, “hava karışık, bir de yağmur yağarsa, çamurlu toprakta işimiz ileri gitmez.”
Kotanın, hodakların yönetiminden tek sorumlu kişiydi Şollo. Onun bir dediği iki olmazdı.Her hodak karanlıkta kendi öküzünü buldu, kulağından tutarak boyunduruğa koştu. Bindik öküzlerin boynuna. “Ho, ho babam ho!” seseleriyle kamçılarımız, çubuklarımız inip kalkıyordu öküzler üstünde... Neden sonra sabah oldu. Kara bulutlar karartmıştı sabahı. Yerle gök birleşmişti. Bir de soğuk vardı deme gitsin. Titriyorduk. Elimize üflüyor, soluğumuzla ısınmaya çalışıyorduk. Yağmur yerine dolu yağabilirdi. Kurşun gibi düşerdi başımızdan, boyundurukta bizi, toprakta körpe çiçeği, otu budar geçerdi. Kekeme Kemal iki kolunda iki kova ile göründü. Gülük nevalemizi, tarlası sürülen sağlamak zorundaydı. Bir ay içinde bir çift öküzü olanın iki gün, kotan sahibi ile maçkalın, bir de iki çift öküz sahibi Hütseyin’in tarlası dörder gün sürülecekti. O nedenle sırası gelen ortaklar, gece zor uyurlardı. Acaba hava güzel olacak mıydı, maçkal ve hodaklar yeterince çaba harcayacaklar miydi? Maçtal Şollo’nun tavrı çok önemliydi. Gündelik sahipleri Şolla’ya, ”Hedaye” bir paket tütün almayı unutmazlardı. Öküzü iyi sürsünler diye hodakların da gönlünü yağlı ekmek, pişi, kete yedirerek yapmaya çalışırlardı. En kıral ekmek pişiydi. Bizler daha çok pişi beklerdik. Peynir, ekmek , yoğurtla geçiştirmeye çalışanların işi yaştı! Boyunduruk üstünde ses sesse söylediğimiz, “Horavel” ile bunu açıkça dile getirirlerdik:
Sarı camuşumun eşi/ Çelikten boynuzu, ağzında dişi,
Pişi getirmeyinin tarlada/Bozulur işi

Kekeme Halil gerçekten pişi getirmişti bir kova dolusu. Öbür kovada da bulgur pilavı, yoğurd vardı. Onu da öğleyin yiyecektik. Akşam olur olmaz Kör Sılo’nun harosuna gidecektik. Sılo’nun harosu, Boz tepenin eteklerinde,uzak bir yerdeydi.
Aç kurutlar örneği saldırdık pişilere. Kim elini çabuk tutarsa o, daha çok yerdi. Lokma boğazımda düğümlendi. Göğsümü yumrukladım, yuttum. Hızımı hiç kesmedim. Pişi bitti. Doymuş muydum bilmem? Ama ısınmıştım bir ölçüde. Öküzü koştuk, atladık boyunduruklara. İki, üç evlek döndük, gök gürledi, şimşek çaktı. İrmik büyüklüğünde başladı yağı, sonra yağmura çevirdi. Kotan duramazdı. Sürdürmek zorundaydık, yazık olurdu Kekeme Halil’e. Bizlere pişi yedirmişti ayrıca! Yağmur hızlandı, sicim gibi iniyordu üstümüze. Gök gürlüyorn,şimşek çakıyordu. Göz gözü görmez olmuştu. Sudan çıkmış sıpaya dönmüştük her birimiz. Evlekler göllenmişti. Öküzler çamura bata çıka direniyordu. Elimden çubuğum düştü. İnip almak isterken ben düştüm öküzlerin ayakları altına. Kurtulmaya çalışırken Şollo’nun buyruğu geldi, “İnin aşağı, öküzlerin karnı altında saklanın!” İmdadıma yetişen bir buyruktu bu! Kotan durmuştu. Bu kez de öküzün sırtından akan sular,yağmurla birlikte üstüme düşüyordu. Ama öküzün karnı sıcaktı. Ellerimi kalçasının çukurunda ısıtıyordum Kolik öküzün. Yağmur yavaştan dindi. Çiseliyordu ama önemli değildi.
Şollo’nun sesi yankılandı:

”Binin uşaklar, ho deyin öküze!”
Gömleğim sırtıma yapış yapıştı. Elimi,kolumu sallayarak ısınmaya çalışıyordum. Daha çok öküzleri çubuklayarak bu hareketi yapmaya çalışıyordum. Kolik öküz boyunduruğu zorladı yana, ileri doğru, kafasını geriye doğru çevirdi,gözlerini uçurdu üstçme. İçime ateş düştü. Hem boynunda taşıyordu beni gün boyu, hem de darda kalanda karnı altında ısınıyordum! Ben bir zalim miydim? “Anam avradım olsun kolik bir daha sana el kaldırırsam!” diye söylendim, yemin ettim.Evleği geri dönerken, indim, boynuna sıralarak gözlerinden öptüm. Bakışları yumuşaktı. Acaba bağışlamkış mıydi? Yalnız Kolik’i değil, öteki öküzleri de dövmeyecektim.Bu sözümde durdum. “Sen öküzü süremiyorsun!” diyen Şollo’dan bir iki kez şamar yedim. İster istemez çubuklamak zorunda kaldığım zamanlar bile onların canını yakacak biçimde çubuklamadım.

Yağmur altında tarla sürülüyordu. Şollo’nun işi de hiç kolay değildi. Kotanın kıçında güreşiyordu sürekli. Diz boyu çamur içindeydi. Kotanla birlikte bir o yana, bir bu yana devriliyordu. Kekeme Halil, bir yandan Şollo’ya yardım ediyor, bir yandan hodakları tek tek dolaşarak, “Gevşetmeyin, iyi sürün, gün bugündür!” diyerek uyarıyordu. Sonra da kendi kendine söyleniyordu, “Rahmet durdu, durdu, bugün beni buldu!”
Yağmur bir yavaşladı, bir hızlandı. Gün akşama değin sürdü. Kekeme’nin üç te bir tarlası sürülemedi. Öfkeliydi, kime küfredeceğini bilmiyordu, “Bir çift öküzüm bir ay işleyecek. İki gündelikten biri gitti. Kaldı bir gün. Bu reva mı? İki kilo inek yağı harcadım. Pişi için Değirmenci Şahi’den paramla buğday unu aldım. Gene de tarlam yarım kaldı!” diyerek dövünüyordu.
Kara Kotanı yükledik kağnıya. Çulumuzu çaputumuzu astık öküzlerin boyunduruğuna. Kendimiz de bindik öküzün sırtına, yollandık. Yolumuz uzaktı. Akşam soğuğu bir yaman. Üstümüz başımız su içinde, gövdemize yapışık. Nasıl dayanacaktık?..