Bir gün yine anamın dürtüklemesi ile yeni uyanmış, gözlerimi ovuyordum. Evde sevinç çığlıkları yükseldi birden. Kadir Ağanın Baş Nökeri (yanaşmacısı) Sebo, yağız atın üstünde bekliyordu. Kadir Ağanın selamı vardı. Beni tırmık ırgatlığına götürecekti. Kadir Ağa Kürt’tü, komşu köydendi. Anamla ayni aşirettendiler. Kadir Ağanın selamı ve kapımıza adam göndermesi, ailemizi onurlandırmıştı. Daha da önemlisi, "elim değnek” tutmuştu ama para getirmiyordu. Şimdi elim tırmık tutacaktı, para kazanacaktım! Babam, anam ne denli sevinseler yeriydi.Tüm ricalara karşın Sebo attan sinerek bir yudum soğuk suyumuzu içmek istemedi. Kırk tırpan ırgatının biçtiği otun güneş yakmadan toplanması gerekiyordu. Daha çok tırmıkçıya gereksinim vardı. Gökte uçan kuştan yardım bekliyorlardı. Sebo aldı beni terkisine, atını mahmuzladı.

Pantolonum yoktu ama zarar etmezdi. Anamın ölçüp biçtiği kara bulusumun etekleri yeterince uzundu. Ancak yalınayaktım. Taştan, dikenden sakınmam gerekirdi. Kadın,kız,kızan bir sürü tırmıkçı ırgat vardı. İçlerinde en küçük bendim. Bir kadın ırgat sevgi ve acıma karışık bakışlarıyla süzdü beni. Sebo’ya döndü, “Yalnayak bir karış çocuğu niye getirdi?” diye çıkıştı. Sebo buru ucuyla yanıtladı, “Babası, tırmık çekecek yaşta oğlum var! Diyerek haber salmıştı. Anası da ağamın aşiretinden!” Kadın sustu.
Bana göre küçük bir tırmık buldu Sebo. Gene de sapı boyumun iki katıydı, kullanamıyordum. Bıçakla natını (tırmığın sapı) kısalttılar. Güvenle katıldım ırgatların arasına. Yerdeki otu dirgenle toplayanların peşinden, olanca gücümle tırmıklıyordum dirgenden kalan artıkları. Bu çırpınışıma öteki ırgatlar gülüyordu. Sonra da tırmığı elimden alarak nasıl kullanacağımı öğretiyorlardı. Çıplak ayaklarımı çakıl taş, diken yaralar, üstü biçilmiş ot kökleri iğne gibi batardı. Fazla kanayan yerlere “Bağa yaprağı) sarar, ip yerine uzun otlarla bağlardım. Daha sonraki günlerde yanaşmacı Şemsi Natusul yapmayı öğretti. Bir yama parçasını yakarak külünü bastırdığım zaman yaranın kanı dururdu. Gömleğimdeki yamaları birer birer yaktım, natusul yaptım. Bu kez de öteki ırgatlar yardımıma yetişirdi. Özellikle Halo Cındo, çokt çabuk natusul yapar, kanayan yarayı kapatırdı. Durumdan hiç de şikayetçi değildim. Bir kez Kadir Ağa yetişkin ırgatlardan beş kuruş fazla gündelik ödüyordu. Onlar yirmi beş kuruş alırken, ben yirmi beş kuruş alıyordum. Tırmıkçıları denetlemeye geldiği zaman çok yakın davranır, ensemi okşayarak, “Aferin!” derdi. Ağaç testiyi elime verir, pınardan su getirmeye yollardı. Bu da bir ayrıcalıktı. Tırmıkçılar, “ Ağanın adamı” sanırlar, imrenerek bakarlardı. Alay etmenin, gülüşmenin yerini saygı almıştı bu kez. Daha da önemlisi, cömertti Kadir Ağa, öteki ırgatlarla birlikte her yemekte adamakıllı karnımı doyuruyordum. Sabahleyin ayran, ekmek, peynir, bazı günler çorba verilirdi. Öğleyin yağlı bulgur pilavı, yanında yoğurt. Bazı günler de kovaların içinde tereyağında yüzen lavaş ekmeği getirilirdi ırgata. Ellerim bileklerime değin yağlanırdı. Yüzüme renk gelmişti. Güzgim (ayna) yoktu, öteki ırgatlar söylüyorlardı. Kadir Ağa, bir çift çarık diktirmiş, bir çift çorapla birlikte yollamıştı bana Sebo ile. Sanki eskisi yıkılmış, ayrı bir dünyada yeniden doğmuştum! Daha bir hazla çalışmaya başladım. Tırmıkçılar çalışırken dalga geçmek isterlerdi. Ağaya haber vereceğimden korkmasalardı beni döverlerdi. Kızgındılar ama belli etmezlerdi. “Bir karış piç” başlarına bela olmuştum. Tırmıkçılardan Tello teyze öğüt verirdi  bana, “Ağanın işi bitmez oğul, yavaş çalış kendini öldüreceksin!” derdi. Bir yandan da acırlardı. Çalışkanlığımı da küçümserlerdi, “Serce nedir, pızpızıki (götü) ne olsun!” biçiminde Kürt deyimleriyle alay ederlerdi. Başka köylerden gelen ırgatlar akşamları dönmezler,geceleri ot yığınları arasında uyurlardı. Ben de onlarla birlikte... Güneş doğmadan işbaşı yapmak zorundaydık. Sebo, Kadir Ağanın buyruğu ile bana özel olarak bir küçük kilim vermişti. Akşamdan düşerdim, Sebo’nun ıslığı ile gözlerimi açardım. Yerimden hiç doğrulmak istemezdim ama Sebo’dan övgü almak için hemen çıkarndım otun içinden. Bir hafta çalıştım, iş bitti, köye döndüm. Kazandığım parayı sıcağı sıcağına babama verdim, tam 175 kuruş! Anam yağda yumurta pişirdi. Babam övünüyordu evimize gelen komşuların karşısında, “Allah’a şükür, oğlum yetişti, ırgat oldu. Yedi yaşında para kazanıyor. Bugün döner dönmez, 175 kuruşu avucuma baydı teker teker!..” Babamın mutluğuna diyecek yoktu.
Beşir Dede babamın söylediklerine pek katılmadı. Eliyle beni gösterdi:

“Bu çocuğun boyuna bir bak, bunun kazandığı para kandır, irindir! Ama onlar mecburdurlar, ya dayanacaklar, ya ölecekler!”
Kadir ağadan sonra o yaz kendi tarlamızda, çayırımız da ayni işi yapacaktım. Bu kez adım ırgat değil, tırmıkçı olacaktı. Ağabeyim gurbetteydi. Bir iş bulmuş muydu, bulmamış mıydı, belli değildi. Çayırı, tarlayı babam biçecek, ben de peşinden biçileni toplayacaktım. Hiç canım istemiyordu. Sık sık ne yağlı ekmek yiyecektim, ne de para kazanacaktım! Yalnız sevindirici bir yanı vardı, serbest kaldığım zaman dere kıyısında çamurdan değirmen yapardım. Bir de köyün suyunda yüzerdim. Bu fırsatı bulabileceğimden emindim Babamın canı çok tatlıydı, tüm gücüyle gece gündüz kendini işe vermezdi. Aklına estiği zaman tırpanı omuzlar eve dönerdi. Hele yakıcı güneşte hiç çalışmak istemezdi. Gölgeye atar kendini uyurdu. Hava bulutlu olunca da ne ot biçerdi, ne ekin, “Yağmur yağacak, biçtiğimiz çürür!” derdi. Yağmur yağdığı günler işler hepten dururdu. Ben de bu fırsattan yararlanarak arkadaşlarımla doyasıya oynardım. Çocukluğumu her anımsayışta acı bir burukluk duyarım içimde. Oyun oynama özgürlüğümü yaşayamadım hiçbir zaman. Neler mi oynardık, ne bileyim ben? Yaşamı soyutlar, kendimize özgü bir dünya yaratarak onun içinde yaşardık. Oyuncaklarımızı kendimiz yapar çatardık. Sözgelimi kağnı, pulluk, saban, bu araçları çeken öküzleri de yapar, tarla sürerdik. Su değirmeni kurar, değirmenin çarkını döndürecek su kanalı açardık. Ev yapardık, evin içinde ateş yakar, ekmek pişirirdik. Kızlarla karı kocalık oynardık. Bu karı kocalık oyunu bir seferinde bana çok pahalıya mal olmuştu.
Kapı komşumuz Abit’in kızı Gülsenem yaşıtımdı, birlikte oynardık. Bir gün Çerme çayının kıyısında ben at yapıyordum çamurdun, Gülsenem de bana yardım ediyordu. At bitti. İkinci olarak koyun mu, kuzu mu, köpek mi yapacaktık? Ben kurt köpeğinde direniyordum, arkadaşım kuzudan vazgeçmiyordu. Sonunda Gülsenem’in önerisi ile ev yapmaya karar verdik. Biraz uzun sürdü ama sonunda güzel bir ev çıktı ortaya. İçine sığmıyşorduk. Çatısı açık olduğundan ocakta kolayca ateş yakabildik. Gülsenem çamurdan ekmek bile pişirdi. Bu eve bir de karı koca gerekti. Hemen orada evlendik! “Sen kocam,ben de senin karın!” dedi Gülsenem, “Gel şimdi bir yatakta yatalım!” Hemen entarisini çıkardı, ben de gömleğimi. İkimizin de donu yoktu, çırılpıklak olmuştuk. Yan yana uzandık çakıl taşların üstüne. “Böyle olmaz!” dedi Gülsenen, “Ben babamı anamın üstünde görmüştüm bir sefer, belini yukarı kaldırıp indiriyordu. Haydi sen de üstüme gel, babam gibi yap!”

Üste çıktım, babası gibi yapmaya çalışırken şimşek gibi çakan bir çubuk darbesiyle yuvarlandım.
Anam, işkenceci polisler gibi çubuğunu çıplak gövdemde indirip kaldırıyordu:
“Seni edepsiz seni, harmanda düveni sürmekten bunun için mi kaçıyorsun?..” diyerek elindeki çubuğu çıplak gövdemde şaplatıyordu. Bir yandan da gülümsememek için kendisini zor tutuyordu. Çubuk evlek evlek kırmızı izler bırakmıştı karnımıda, bacaklarımda.Gömleğimi giymeye fırsat bulamadım, tabana kuvvet kaçtım. Anam, Gülsenem’i kolundan sürükleyerek götürürken anası gördü, merakla ünledi:

“ Ne oldu Seyhat bacı”

“Gözün aydın, kızın şimdiden orospuluğa başlamış!” diye yanıtladı anam.

Gülsenem kendini yere atmış ağlıyordu. Anası elinden tuttu,kaldırdı. Saçlarını okşarcasına bir şamar vurdu:

“Hiç utanmadın mı kız?” dedi, anama döndü, “Suç senin oğlunda, kızımı baştan çıkarmış!” Karşılıklı bir şeyler konuştular. İkisi de gülüyordu.

Anam eve geldi, ahırın karanlığından çıkardı beni, “Bir daha öyle şeyler yapma, yavruma kurban!” dedi. Çubuğun izlerine tereyağı sürdü. Gömleğimi geçirdi boğazımdan, “Yürü şimdi harmana!” dedi, “Düven durdu, öküzler arpayı yedi. Haydi durma!..”
Durmadım, seğirttim. Güneş alav kusuyordu. Öküzleri çubukladım, ağır ağır sürüklemeye başladılar düveni. Düvenden savrulan saman tozları ağzımdan, burnumdan giriyordu. Gözlerimi de açamıyordum hem güneş, hem tozdan. Gövdem dem alav içinde hem kaşınıyor, hem yanıyordu. Boz öküz,kuyruğunu kaldırdı, gerine gerin sıçtı. Bokunu sapla avuçladım, harmanın dışına attım.
Babam yukardan beni uyarıyordu:

“Dikkat et, hayvanları sapa sıçırma! Yanına küçük tekneyi al, bokun altına tut. Tekneyle dışarı atarsın!”

Buyruğunu verdi, tekrar eve girdi. Babam düven sürmezdi, “Toz gözlerimi acıtıyor!” derdi. O iş anamın, benim görevimdi. Kızgın güneşte de çalışmazdı,

“Güneş, hasta” ediyordu babamı. Anam korkusundan bir şey söyleyemezdi. Fazla ileri giderse dayak yerdi. Onun görevi gece ekmek pişirmek,şafakla birlikte kovalarla eve su taşımak, tarlada,bostanda, harmanda çalışmak.
Düvenin üstünde tozdan, güneşten yanmış yoğrulmuştum. Susuzluktan dilim damağım kurumuştu. Anam görünürlerde yoktu. Durmuş kazların peşindeydi. Ne pahasına olursa olsun, düveni, öküzleri bıraktım, evin içine canımı atmak istedim. Kana kana su içecektim, yüzümü de yıkadıktan sonra geri dönecektim. Babamı aradı gözlerim. Ocağın önünde oturmuş sigara içiyor, içtiği sigaranın dumanını bacadan yukarı üflüyordu. Oysa ramazan ayıydı. Her gece evde sahura kalkardık. Anam, babam oruç tutardı. Dört, beş yaşındaki biz çocuklar melaikeydik, Allah günah yazmazdı. Ama istersek tutabilirdik. Bizim orucumuzun sevabı büyüklerin sevabından iki kat fazla yazılırdı. Ben ilk gün başlamıştım oruç tutmaya ama ikinci öğleye kadar ancak dayanabilmiştim. Açlıktan, susuzluktan başım dönmüş, harmanda öküzleri süremez olmuştum. Anam da babam da zorlamadılar. Oruç yedi yaşında farz olacaktı. Gelecek yıl tutmaya başlardım orucumu. Ama oruç babama farzdı, neden sigara içiyordu?
Allah’ın buyruğuna karşı geliyordu.

“Baba!” diye seslendim. Sesimden tanıdı,elindeki sigarayı ateşin içine attı. Sonra öfkeli bakışlarını çevirdi:

“Sen harmanı kime bıraktın da geldin içeri?” diye sordu.

“Su içeceğim.”

“Çabuk iç, işine dön!”“Baba, sen sigara mı içiyordun?”“Ne zaman?”

“Ben eve girdiğim zaman.”

“Gözlerin tozdan, bozulmuş olmalı!” dedi, ayaklandı, “Sen yüzünü, gözlerini yıka, biraz dinlen, düveni ben sürerim!” dedi, çıkarken de uyarmayı unutmadı,

“Babam sigara içiyordu diyerek yalan yanlış konuşma bir daha, anladın mı? Güneş altında kalan bir insan karanlık eve girende gözleri hepten kararır, alacalanır, hiçbir şeyi doğru göremez!”

“Anladım baba!” dedim.
Ramazan ayı boyunca babam bana çok iyi davrandı. Arife günü anamı anamı değnekle dövüyordu. Gücüm yetseydi ben de babamı döverdim. Ağlamaktan öte bir şey gelmiyordu elimden. O zamana değin saklı tuttuğum silahımı ateşledim: “Sen orucunu yiyorsun!” diye bağırdım, “Gözlerimle gördüm, sigara içiyordun!”
Anamı bıraktı,bana baktı, başını salladı:

“Sıçanın doğurduğu dağarcık keser!” dedi, çıktı.

Anamı dövülmekten kurtarmıştım!
Oruç ayında babamın kaçak sigarası, beni şaşırtmıştı. Allah, peygamber, cehennem, gayya kuyusu, kızgın fırınlar korkusu ile beni büyütenler, aman, babam değil miydi? Bunun için kuran okur, günde beş vakit namaz kılarlardı. Bir sigara yüzünden cehennemde yanmayı nasıl göze alırdı babam?.. İster istemez kuşkulanmaya başlamıştım. Acaba babam gibi orucunu yiyen bir başkası var mıydı? .. Bizim evin biraz ötesinde Deli Rüştü “him” açıyordu. Yapılacak bir evin önce çukuru kazılırdı. Bu işin adına, “him açmak” denirdi. İki buçuk,üç metre derinliğine inilirdi toprağın. Sonra yalınkat duvar örülürdü aşağıdan yukarı. Duvarın yüksekliği toprak düzeyine çıkar çıkmaz iş biterdi. Üstü örtülür, içindeki toprak çatıya aktarıldıktan sonra ev biterdi. Yani ev toprak altında kalırdı. Dışarıya mağara ağzı gibi yalnız kapısı açılırdı. Kışın ayazından, kar ve fırtınasından ancak bu yolla korunabilirlerdi. Tezek bitse, hiç soba yanmasa da salt hayvanların soluğu evi ısıtmaya yeterdi. O nedenlerle çoğu hayvanlarla iç içe ayni evde yaşarlardı. Değilse ahır eve bitişik olur, kapısı her daim açık tutulurdu.
Gel gelelim, Deli Rüşt ü’nün “him”i bir türlü bitmiyordu. Tünel gibi toprağı oyararak ilerliyordu. Dışardan hiç kimse göremiyordu Rüştünün nasıl çalıştığını, neler yaptığını? Ayrıca harman ayında herkes kadın, erkek, kız, kızan gecesini gündüzüne katarak diş tırnak çalıştığı bir zamanda Rüştü neden him açıyordu?
Oysa Rüştünün haklı gerekçeleri vardı. Ektiği, biçtiği o denli çok değildi. Dört oğlu, iki kızı, karısı yeterdi, artardı bile. Gel gelelim Rüştün’ün himi bir türlü bitmiyordu. Büyük oğlu Yusuf da babası ile çalışıyordu. Yağmurlu günlerde öteki oğulları da çalışıyordu. Rüştü’nün evinin arkası köy merasıydı. Üstten köylüler engel olurdu. Rüştü, merayı alttan oyarak bu yasağı delmişti! Anlatıldığına göre, evine bitişik bir ahır, bir samanlık. Acele çatı, acele duvar gerektirmiyordu. Duvar da, tavan da topraktandı. Gerekirse ilerde eksiği gediği yavaş yavaş tamamlardı. Rüştü’nün ziyaretçileri giderek çoğalmıştı. Ama hep ayni kişiler gidiyordu. Tat Abit, Müslim Emi, Kadim dayı, Kara Yusufların Hamit, harmanda işlerini yarım bırakır, oraya giderlerdi. Bangis köyünden Kürt Celil bizim köyü çok sever, sık sık uğrardı. Kürt Celil de gelir gelmez Deli Rüştü’nün “himine” can atardı. Harmanda düven üstünde dönerken bunları birer birer izlerdim. Bir gün anam yerime dövene bindi. Evde yüzümü yıkadım,su içtim. Anama görünmeden Rüştü’nün himinden içeri daldım. Karanlıkta el yordamı ile bir süre ilerledim. Başımı toprak duvara vurdum. Sağa doğru bir boşluk açılıyordu. Yönümü değiştirdim,yürüdüm. Gözlerimi solgun bir ışık yaladı. Ya çıra, ya da teneken bir idare lambası olmalıydı. Bu arada başa ışıklar da bir yanıyor, bir sönüyordu. Sigara sokusu, sigara dumanı, ikisi birden soluğuma karıştı. İçerdekiler sigara içerek söyleşiyorlardı. Tat Abit’in bir şeyler atıştırdığı gördüm. Tam bu sırada arkamdan birisi çarptı, düştüm. Gömleğimin yakasından tutarak kaldırdı, “Ulan piç, kimsin sen, burada ne arıyorsun?” diye azarladı. Sesinden Kara Yusufların Hamit olduğunu anladım. İte ite dışarı attı, “Bir daha buraya girdiğini görürsem,öldürürüm seni,gömerim buraya. Ölünü baban bile bulamaz!” dedi. Bereket versin tanıyamamıştı,”Kimin oğlusun sen?” diye sordu. Işığı görmüştüm, yanıt vermeden kaçtım. Deli Rüştünün gedikli ziyaretçilerini iyi tanıdım, onlar gizlice oruçlarını yiyenlerdi!
Rüştü’ye neden “deli!” dediklerini bir türlü kavrayamazdım. Bireyciydi. Komşuluk ilişkileri çok zayıftı. Kimseyle senli benli olmazdı. Gerekli olan her çeşit araç gereci vardı, öküzü, arabası, çifti çubuğu tamamdı. Ne birisinden öküz araba ister, ne de isteye verirdi. Rüştü’nün ramazan ayında oruç tutmayanlara yardımcı olması nedendi?
Bunun nedeni daha sonra anlaşılacaktı. Ramazan ayı bitti, harman ayı bitti, rüştünün “him”i bir türlü bitmiyordu! Üstelik üç oğlu Yusuf, Lalo, üçü üç yandan babaları ile toprağın derinliğinde görünmez olmuşlardı. Tünelin ağzından dışarı atılan toprağı, Rüştü’nün karısı, kızları,küçük oğlu Bayro ile birlikte bitişikteki evin damına yayarlardı sürekli. Baba ve oğullar daha çok gece çalışır,, gündüz tünelin ağzını hasırla kapatırlardı. Nasıl olsa oruç ayı değildi. Rüştü’nün ne yaptığını herkes biliyordu. Ne zaman ki Sılo’nun dişi mandası, otladığı yerde Rüstü’nün tüneline düştü, o zaman kıyamet koptu. Merada, birden yer yarılmış, toprak mandayı yutmuştu. Bereket versin, mandayı güden Sılo’nun kızı Aslı manda ile birlikte düşmekten kurtulmuştu. Haber üstüne mahalle komşuları Rüştü’nün “him”ini, yeni adı ile tünelini kuşattılar. Manda sağdı ne yerinden kalkabiliyor, ne de başını yukarı kaldırabiliyordu. Bir yerleri kırılmış olmalıydı. Ölürse eti yenilmezdi. Hemen orada boynuna bıçak atarak kestiler mandayı. Asıl kıyamet Sılo geldikten sonra koptu. Komşuların yardımı ile ortak bir yol bulundu. Mandanın etini, derisini Rüştü satacaktı. Aldığı paranın üstünü tamamlayarak Sılo’ya dişi bir manda alacaktı. Asıl kavga mahalleli ile Rüştü arasında çıktı. Rüştü meranın altını köstebekler gibi oyarak iki göz ev, bir ahır, bir de samanlık yapmıştı oğulları için. Yılların göçmeni olarak gelip köye yerleşmişti ama ne ev yeri vardı, ne de yeterli tarlası,çayırı... Mahallenin dişli kişileri oruçlarını yemişlerdi Rüştü’nün tünelinde. O yüzden fazla üstüne varamıyorlardı. Değilse rezil olacaklardı köy içinde! Sonuçta Rüştü mandanın düştüğü “ev”i evi toprakla yeniden dolduracaktı. Ötekilerin de yan duvarlarını sağlam taşlarla örerek, toprağını kaymasını önleyecekti. Asıl önemli olan evin, ahırın toprak tavanıydı. Rüştü bu tavanı alttan kalın kirişler, enine boyuna çatacağı kirişlerle tutturacak, direklerle çökmeyi engelleyecekti bir güzel.
Deli Rüştü , mübarek ramazan yüzünden ucuz kurutulmuştu.
Yağmurlu bir gündü. Tüm işler durmuştu. Tarlalarda, harmanlarda ıslak saplar kurumadan işe başlanmazdı. Böyle günlerde ekin de biçilmezdi. Ekin, sap ve samanın önce kuruması gerekirdi. Aradan en az güneşli bir gün geçmeden işbaşı yapılmazdı. Yağmurlar bir hafta aralıksız sürerse, çürütürdü ekini harmanda... O nedenle hasat zamanı yağmuru sevmezdi köylüler. Yağmur bir işi iki eder, canına okurdu arpanın. Harmanda yağmur görmüş arpanın, buğdayın ekmeği de pişkin olmaz, ağlak olurdu(hamur gibi). Yağmurlar iki üç günü geçer daha da uzarsa kan ağlardı herkes. Dolu dövmesi, sel basması ayrı bir felaketti, bu felaketin her zaman eli kulağında olurdu. En büyük yıkım kuraklık yıllarda gelirdi. Güneş yeşilinde kuruturdu ekini. Boy veren başakları da çekirge keser, fare keserdi. Ama bizi köylüler, normal yıllarda da ekip biçtikleriyle karın doyuramazlardı. Toprak verimsizdi. Taş çatlasa bire iki, bire üç alamazlardı. Benim burada diyeceklerim daha başkaydı. Yağmurlu günlerde anam, babam kan ağlardı, ben sevinirdim. Özgürdüm olacaktım çünkü. Gönlümce dolaşmak, oynamak olanağına kavuşmuş oluyordum bu yağmurlar yüzünden. Ne var kiyine de rahat bırakmazlardı alabildiğine. Kapı önünden uzaklaşmayacaktım. Harmana göz kulak olacaktım. Kazağa,tavuğa tahılı yedirmeyecektim. Kışlık otu da koruyacaktım sığır sıpadan. İki de bir ünlerdi, “Durusun harmana bak!”, ”Dursun danalar nerede?”, “Dursun, kovaları omuzla, su getir!..” Kendisi de işinden fırsat buldukça ayni gözcülüğü yapardı. Anamı çoğu kez kulak ardı ederdim. Babam zaten bu tür ayrıntılarla hiç ilgilenmezdi. Ben de alır başımı uzaklaşırdım her fırsatta. Arkadaşlarım İso, Mecit, Cibo da öyle yaparlardı. Ya tepelerin ardında kaybolur, ya da Çakmaklı deresine iner, saklanırdık. Köy içinde dolaştığımız, köpekleri boğuşturduğumuz günler de olurdu. Yine yağmurlu bir günün akşamında caminin önüne gittik. Hava bulutluydu. Oruç tutan köylüler de oraya toplanmışlardı. İftar yakın olmalıydı. İmamın ezan okumasını bekliyorlardı sabırsızlıkla. O zaman hiç kimsenin saatin yoktu, doğal ki imamın da yoktu. Zaman güneşle ölçülürdü. Kıbleye yüzünü çevirdiği zaman güneş tam alnında vuruyorsa öğle, Emirdağ’ın tepesine tırmandığı zaman ikinci, dağı devrildikten bir süre sonra da akşam ezanını okurdu. Ancak sabah ve akşam ezanları için bir ölçü daha vardı, itle kurdun zor seçilebildiği alaca karanlık. Çobanlar değnekle ölçerlerdi zamanı. Değneğin gölgesi yarım düşerse yere kuşluk, gölge sıfırlanırsa öğle, yarım değnek boyu yeniden uzayanda ikindi olmuş demekti. Güneş yoktu, imamın dayanağı kayıplarda. Havanın iyice kararmasını beklemekten öte çaresi yoktu. Oysa iftar saatini bekleyenler sabırsızdı. Ortalık yeterince de kararmış sayılırdı. İmamı sürekli zorluyorlardı, “Haydi imam, çık Camiye!”, “Ötsene imam, ne beklersin?” İmam kurtulamadı, ağır ağır tırmandı merdivenleri. Caminin üstünde sağa sola bakındı. Attı elini kulağına, okudu ezanı. Bekleyenler sigaralarını dumanlattılar Ezanı sesini dört gözle bekleyen herkes iftar sofrasında oruçlarını bozmuş olmalıydılar. İmam camiden indi, bir sigara da kendisi yaktı. Ardından Emirdağ’ın doruğunda bulutları aralayan güneşin solgun ışıkları yansıdı. İmam yerinde döndü öfke ile:
“Sizin yüzünüzden günaha girdim iblisler!” dedi. Herkes kahkaha ile gülüyordu:
“Okumasaydın!”
“Günah senin!”
İmam da güldü, başını sallayarak yürüdü, gitti.