Bozo, biraz sitem etti, cezaevinde ziyaretine hiç gitmemiştim. Başlangıçta, beni tanır diye Gardiyan Nazım Efendiden çekindim, “Senin bir hırsızla ne işin var?” diyerek aşağılayabilirdi. Yine de uzun dayanamadım, gemi azıya alıp bir gün gittim. Bereket versin, Nazım efendi ile karşılaşmadım. Ancak “Burada Bozo adında birisi yok!” diyerek geri çevirdiler.
“Benim adım Bozo değil Kurro, Hasan Öztürk!..”
Nüfus kütüğünde, adı Ceran olan bir kız, nasıl erkek olurdu?.. Gülerek yanağımı okşadı: “Senin kafan çalışmıyor Kurro, kırk fırın ekmek yesen de yine çalışmaz!”dedi. Hasan Öztürk, kendisinden bir buçuk yaş küçük kardeşinin adıydı. Fotoğraf Bozo’nun, kimlik kardeşinindi. Salıverilmesinin bir nedeni de oydu! Bozo özgürdü artık, yeniden işe başlaması için Harun ağa ile görüşecekti. Bozo kurtulmuştu, ahırda yalnız değildim. Devrisi gün, Bayrak törenine yetişebilmek için adımlarımı hızlandırdım. İstiklal Marşı okunduktan sonra, Başöğretmen Süleyman beyin önemle duyurusu vardı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, kasabada büyük bir törenle kutlanacaktı. Bu törende, okulumuz adına bir öğrenci de konuşacaktı. O nedenle bir yarışma açılmıştı. Bu yarışmada, “Günün mana ve ehemmiyetini” en iyi anlatan öğrenci, kürsüden büyüklerimize ve tüm kasaba halkına hitap edecekti. Bu aynı zamanda, okulumuz için de önemli bir sınavdı. Her alanda olduğu gibi, bu alanda da başarılı olmak zorundaydık. Yarışmaya, okulun tüm öğrencileri katılabilirdi. Başöğretmeni dinlerken çok heyecanlandım, benim için fırsattı bu. Birincilik alabilirsem, dünyalar benim olurdu. Ezikliği, dışlanmışlığı bir çırpıda atardım üstümden. Kürsüde beni gören Harun ağa, Bakkal Ali İskender şaşırırlardı! Bizim köyden de gelen olurdu kuşkusuz. Belki de kurtuluş törenlerinde olduğu gibi, hükümetin buyruğu ile tüm köylüler çağrılırdı. Atla, eşekle, öküz arabasıyla gelirlerdi, köyümüzün gazisi Cenkçi de yine en önde gelirdi. Benim konuşmamı onlar da dinler, hayretten küçük dillerini yutarlardı.“Maşallah!” derlerdi, “Eyüp’ün oğlu, öyle bir nutuk çekti ki, Kaymakam ve de umum memur takımı onun karşısında selam durdu!” İşte benim için günün en önemli, “ mana ve ehemmiyeti” buydu! Durmak zamanı değildi. Ahıra döndüm, “Ya bismillah ya Allah!” diyerek başladım nutkumu yazmaya. Dersleri bir kıyıya itmiştim. Başöğretmenin nutukları, öğretmenimizin anlattıkları ve yazdırdığı notlar, ders kitapları esin kaynağımdı. Konuya ilişkin nerede bir parlak ifade bulsam, nutkuma ekliyordum. Özellikle Atatürk üstüne söylenmiş sözleri ön planda tutuyordum. Üç, dört gün içinde bir taslak oluşturdum. Ama yeterli değildi. Metni bu kez yüksek sesle okuyarak eklemeler, çıkarmalar yaparken, yukarıdan bir tıkırtı duydum. Başımı kaldırdım, Katip Binalı, merdiven aralığından bana bakıyordu: “Sen delirdin mi yahu, ne bağırıyorsun gece yarısı?!” “Tamam!” dedim, sustum. “Gazyağına yazık, Harun ağa duyarsa, karışmam!” Feneri kıstım. Devrisi gün sürdürecektim. Ben bu yarışmayı kazanmalıydım! ... Üç sayfalık nutkum hazırdı. Döne döne okuyarak son biçimini vermiştim. Bana göre güzeldi ama birincilik alacağından pek emin değildim. Bir de Kero’nun görüşünü almalıydım. Kero bu işten anlardı. Bazen ezberlediği nutuklardan parçalar okur, ahırın karanlığını titretirdi. Kero’yu aradım, Asker’in kahvede buldum. Erinmedi, nutkumu görmek için benimle ahıra geldi. Ranzaya çıktım, feneri yaktım. Kero çıkmadı, beni de indirdi: “Nutuk ayakta okunur!” dedi, “Elini, kolunu sallarsın, yumruğunu sıkarsın, ayağını yere vurursun!..”
Kero’nun dediklerini göz önüne alarak, yeniden başladım okumaya. Ellerim serbest değildi, birinde metin, öbüründe fener vardı. Hiç değilse ayaklarımı kullanmayı düşündüm. Birini kaldırıp öbürünü vururken, ayağım kaydı, bokun üstüne düştüm. Fener elimden savruldu, bereket versin kırılmamıştı, sevindim! Ayağa kalktım, Kero’ya sordum:
“Devam edeyim mi?” Dudaklarını büzdü: “Gerek yok!” dedi, ekledi,“Sen bu nutukla birinci olamazsın aslanım!” Kötü bozulmuştum! Oysa ben, ondan övgüler bekliyordum. Onca emekle hazırladığım nutkumu, bir kalemde silip atmıştı. Öfkelendim. Kendisi kaç paralık adamdı? Sabah akşam kahvelerden çıkmazdı: “Yani ne demek istiyorsun arkadaş, üstünde biraz daha çalışırsam, yine kazanamam mı?” “Kazanamazsın!” dedi, kulağının ardını kaşıdı,“Bende hazır bir nutuk var, bizim ortaokulda, son sınıf Rüstem ağabeyin nutku. Onu verirsem, yüzde yüz kazanırsın. Bir okudun mu yer yerinden oynar!..” “Kendisi mi yazmış?” “Hayır, hiç kimse, kendi nutkunu, kendisi yazmaz! Hazır nutuklar vardır, elden ele dolaşır!..” “Ama ben, 23 Nisan Bayramında...” Sözümü kesti: “Hiç fark etmez, hangi bayramda okursun, oku!..” dedi, “ Yalnız başlığını değiştirirsin yeter, sözgelimi, ‘23 Nisan’ dersin!” Biraz şaşırdığımı gördü, güldü: “Rüstem ağabey, bu nutku ilkokul dördüncü sınıftayken, bir dolma kalem vererek almıştı. O günden, bu güne hemen her yıl, her bayramda okur!” dedi. Kero’nun, “ Rüstem ağabey”i, halasının oğluydu. Kendisinden bir sınıf ilerdeydi ama birlikte büyümüşlerdi, içtikleri su ayrı gitmezdi. “Kendisi, bu bayramda da okuyacak mı?”diye sordum. “Hayır, okumayacak, ‘Benden bıktılar!’ diyor.” “Onun yerine, bu yıl sen mi?..” “Öyle bir niyetim vardı, onun için almıştım. ama bir başkasını seçmişler!” “Öyleyse, nutku bana verirsin, değil mi?” “Yoo, öyle kolay değil! Bir günlüğüne emaneten verebilirim ama...” “Aması?..” “Yüz elli gram tahin helvası, yarım sıcak somun isterim!” Adam helva, ekmek için, benim nutkumu beğenmemiş olabilirdi! Öyle de olsa, işime yarardı. Beğendiğim yerleri, kendi nutkuma eklerdim. Nasıl olsa, cebimdeki para, Keron’nun ekmeğine, helvasına yeterdi. “Tamam arkadaş, kabul ettim, git nutku getir.” “Önce ekmek,helva, sonra da...” “Ya kazanamazsam?..” “Kuran üstüne yemin ederim, eğer kazanamazsan, harcadığın parayı geri veririm!” Yine kuşkulandım, alacağını peşin istiyordu, vereceğini de sonra... Ekmeği, helvayı yedikten sonra kaçabilirdi! Orta bir yol buldum: “En iyisi, sen nutku al, fırına getir, orada buluşalım!” Kabul etti, ancak bir koşulu daha vardı, törenden sonra nutku geri verecektim. Halasının oğlu Rüstem, gelecek yıl Kars Lisesinde de o nutku okuyacaktı. ... Kero, o nutku övmekte haklıydı. Bir okudum, sevincimden zil takıp oynayacaktım! Ancak üstünde biraz pratik yapmam gerekiyordu. “Yüzde yüz kazanacaksın!” dedi Kero, ayrılırken bir kez daha uyardı: “Nutuk emanettir, törenden sonra, bana teslim edeceksin!” İçim çok rahattı. Ranzaya çıktım, nutku yeni baştan yazarken, anlamadığım tümceleri, teklediğim çarpık sözcükleri karaladım. Bunlardan birisi de İsmet İnönü için söylenen, “Ulusumuzu ve yurdumuzu türlü badirelerden atlatarak...” biçiminde uzayıp giden bir tümceydi. Sözlüğe baktım, “badire”yi, “engel”e çevirdim, hemen ardından, İnönü’yü daha da yücelten iki dize ekledim: Bir dağ başısın ak saçın alnında bulutlar Çizmenle çizilmiştir aşılmaz bu hudutlar Kendi yazdığım metinden de coşkulu tümceleri uygun yerlere ekledim. Örnekse, “Atam, Osmanlı külleri üstüne kurduğun Cumhuriyetin, yılmaz bekçileriyiz. Senin devrimlerine kara gözlükle bakanların, gözlerini oyacağız!” Son biçimiyle, ses tonuna, vurgulamalara, el, kol hareketlerine dikkat ederek birkaç kez yineledim. Bir de ayakta prova yapmak için ranzadan indim. Ahırda sığırı, koyunu, keçiyi dinleyici yerine koyarak başladım. Ben kendimi yırtarken, hayvanların kılı kıpırdamıyordu. Kimi geviş getiriyor, kimileri. “şırr!” işiyordu. Ne duyarsız yaratıklardı bunlar böyle? Boşuna, “hayvan!” dememişlerdi. Bereket versin, Harun ağanın has adamı Binalı, bu kez azarlamamıştı. Zati onun da bir hayvandan farkı yoktu! Yarışmaya bir gün kala Kura nehrinin kıyısına indim. Özgürce bağırarak, elimi, kolumu sallayarak, üst üste prova yaptım. Tümünü ezberlemiştim. Gece yatarken de sessizce yineleyecektim. Sınav başladı, Kız- erkek yarışmacılar, koridorda sabırsız bir bekleyiş içindeydik. Öğretmenlerden oluşan seçiciler kurulu, 2/A sınıfında toplandı. Mahizer öğretmen, kendi yaptığı sıraya göre, teker teker içeri alıyordu. Ben kuyrukta beklerken de dudaklarımı kıpırdatarak, nutkumu yineliyordum. Doğal ki Kurul karşısında, kağıda bakarak okuyacaktım! Sondan ikinci olarak çağrıldım. Öğretmenler yorgundu. Başöğretmen, çarpık gözleriyle üstümde bir daire çizdikten sonra buyurdu: “Haydi başla, bekleme!” Bekleyecek gün müydü?.. Bir başladım, camlar seslendi, coşku içinde elim, kolum, yumruklarımla sürdürürken, kurul üyelerinin gözleri dört açılmıştı. Başöğretmen Süleyman bey de şaşkınlık içindeydi: “Bunu, sen mi yazdın?” diye sordu. Güngör öğretmen, yanlamasına baktı Başöğretmene: “Kimmiş kendi nutkunu, tümüyle kendisi yazan?..” dedi, ötekiler de başlarıyla onayladılar. Çıktım. Sınav bitti, Başöğretmen kapıyı aralayarak sonucu duyurdu, ben birinci olmuştum!..Okulun tavanı açılmış, güneş üstüme düşmüştü! Süleyman bey, beni sıcağı sıcağına odasına çağırdı, asık bir yüzle tepeden tırnağa süzdükten sonra, “çok önemli” uyarılarını sıraladı: “Birinci seçildin ama daha iş bitmemiştir. Bu kılığınla, okulumuz adına kürsüye çıkamazsın! Kir pas içindesin. Pantolonun yamalı, yakanda lekeler, ayakların daha da berbat!.. Kılığını baştan aşağı yenileyeceksin. Törenden önce ben göreceğim. Küçük bir noksanın olursa, senin benim yerine, bir başka öğrenciyi konuştururum!” Başöğretmen ne dediyse, hepsine, “Baş üstüne!”dedim. Ele geçirdiğim bu fırsatı, ölümüm pahasına da olsa kaçırmayacaktım. Ne ki o büyük sevincim gırtlağımda düğümlenmişti. Başöğretmenin istediği koşulları ben, nasıl yerine getirebilirdim?.. Yine kendimi avutuyordum. Babam, başarımı duyar duymaz çok sevinirdi. Tosunu mu, danayı mı satar, tören giysilerimi tamamlardı. Değilse, Kaşir’den borç para alırdı. Alt yanı bir pantolon, bir bluz, ucuzundan bir çift de yemeniydi. Bir terslik çıkarsa, Bozo da bir çare bulurdu. Başımı kaldırdım, ahırın kapısındayım. Ne işim vardı benim ahırda? Hayvanlar mı beni kutlayacaktı ya da sıkıntılarıma bir çare?.. Gerisin geri çıkarken, sevgili Tuti, bacaklarıma dolaştı. Uyuzlu olarak köye gittikten sonra onu hiç görmemiştim. Küçülmüş, bir deri, bir kemik kalmıştı. Gözlerime bakarak miyavlıyordu. Kucakladım, okşadım, “Beni kutlamaya mı geldin Tuti?”dedim. “Miyav!”dedi, kutladı. Torbadan ekmek, peynir çıkardım. Lokmaları yutamıyordu. Ekmeği ufaladım, üstüne su dökerek yumuşattım. Kuyruğunu sallayarak “luk, luk”girişti, bir solukta bitirdi. Hemen sırtüstü yatarak, tetileriyle beni oyuna çağırdı. Parmaklarımla yokladım, uyuzu atlatmıştı. Yarenliğimiz uzun sürmedi, acelem vardı benim! Yine eşiğe değin uğurladı, “Bekle!” dedim, üstüne kapıyı kapadım, çıktım. İlk işim babama ulaşmaktı. ... Akşam gittim köye, sabah eli boş döndüm. Babam, Hoçvan’a gitmişti, ne zaman döneceği belli değildi. Törene iki gün vardı. Babamı bekleyemezdim. Anamsa, bir dert küpüydü: “Bu adam iyice delirdi oğul! Tarlayı tapanı yüzüstü bıraktı, Kaşir’den aldığı faizli parayla ticaret yapmaya çıktı! Vallah da yine zarar edecek, billah da!.. Kaşir’in borcunu da yine evden mal satarak !..” Anama derdimi anlattım, belki, bir kendisi bir çare bulurdu. Ağzımı açar açmaz küplere bindi: “Sen bizimle alay mı etmektesin ay oğul? Fındıklı sekilerde oynamak neyine senin?.. Şimdi de bir nutuk çıkardın başımıza!.. Öküzleri sattırdın, yetmedi mi?.. Bir yandan sen, bir yandan baban, bizi nana(ekmeğe) muhtaç ettiniz!..” Yapacak bir şey yoktu, gerisin geri...Son umudum Bozo’ydu. Her zamanki sıcaklığıyla karşıladı: “Çı habar(ne haber) Kurro?” Kurro sıkıntısını, yana yakıla anlattı, ama o, alayla karşıladı: “Senin baban mı nutuk çekmişti lo(!)?” dedi, kendi kendine söylendi, “Bizim Kurro nutukçu olmuş, peh peh!.. Kıçına fisktan bulamaz, başına püskül takar!” Cahil insanların hali böyleydi işte! Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet, 23 Nisan, tören mören vız gelirdi onlara! üzüntümle alay edercesine sürdürüyordu: “Nutuk senin karnını doyurmaz Kurro, ahırdan, boktan hiç kurtarmaz!.. Nutuk efendi takımının işi, sen niye götünü yırtmaktasın?..” Sırtımı döndüm, yürüdüm. Can havli içinde Kero’yu buldum. Kero, yüreğime su serpti: “Hiç üzülme yahu!” dedi, “ Senden istenen, nutukçu her öğrenciden istenir, Rüstem ağabeyden de istenirdi. Tören günü, o yine eski giysileriyle giderdi. Bağırır çağırırlardı, sonunda Rüstem ağabey, yine nutkumu çekerdi. Çünkü yumurta gelmiş, tavuğun götüne dayanmıştır... Sen de Rüstem ağabey gibi yaparsın. Onlar mecburdur! Anladın mı?..” Başka çarem mi vardı? ... Öğrenciler okulun bahçesinde sıra olmuşlardı, hepsi giyimli kuşamlı, kızlar cicili bicili renkler içinde. Oyun ekipleri, izciler ayrı biçimde... Beni arayan Başöğretmen, hışımla üstüme yürüdü: “Nerelerdesin ulan, yine mi bu berduş kılığınla ha?..” diyerek bağırıyordu. .Tüm gözler üstüme çevrilmişti, yerin dibine girmek istiyordum. Adam köpürdükçe köpürüyordu, “Allah belanı versin senin, okulumuzun adını beş paralık edeceksin!..” Kendini dizginlemeseydi, tekmeleri altında öldürürdü beni. Burnundan soluyarak, sıra arkadaşım İmdat’ı yakaladı, onu soyundurarak üstündekileri bana giydirmek istiyordu. İmdat vermedi, “Ben onun kirlilerini giyemem!” diyerek karşı çıktı. Başöğretmenin gözleri, bu kez ayaklarıma takıldı. Dişlerini sıkarak kulağımı çekti: “Ulan salak, ayağına da mı, bir çift yeni bir şey de bulamadın?..” Zaman daralmıştı, tören alanına doğru yürüyüş başlayacaktı. Başöğretmen bu kez öğrencilerin ayaklarını gözden geçirerek, bana göre bir çift ayakkabı aramaya başlamıştı. Kimileri vermiyordu, verenlerinki de ayağıma uymuyordu. Üç, dört çift denedim, hiçbirisi olmadı. Yalınayak gezmekten, biçimsiz büyümüştü ayaklarım. Sonunda üstü nakışlı bir çift ayakkabı getirdi. Çok sevmiştim bu ayakkabıları. Denedim, tabanlarım yine dışarıda kaldı. “Tamam, oldu!” dedim, hemen paçalarımı üstüne indirdim. Ayakkabılar, bir manifatura tüccarının oğlu Refet’indi. Hademe Abbas koşarak mağazadan onun yedek ayakkabılarını getirdi. Refet, kendi yerinden ayrılarak, benim arkamda sıraya girdi. Yeni ayakkabılarını bozacağımdan korkuydordu. Yürüyüş başladı. Tabanlarım dışarıda, parmaklarımın üstüne yürüyordum. Sarsıldıkça tabana bastırıyordum. Refet arkamdan tekme atarak küfrediyordu, “Doğru yürü eşek oğlu eşek!..” Acıyan parmaklarımın üstünde yürüyerek, Refet’ten tekmeler yiyerek, yol boyu kan kustum. Tören alanına varır varmaz, ayakkabıları çıkardım, yırtık çoraplarımla sıramın gelmesini beklemeye başladım. Nemli, soğuk toprak üstünde, ayaklarımın birini kaldırıp öbürünü indiriyordum. Bağırsaklarımı sancılar bıçaklıyordu. Adım, anons edildi. Parmaklarımı yeniden soktum ayakkabılara, topallayarak yürüdüm kürsüye. Bir insan seli, bulut bulut! Kürsünün önünde Kaymakam, çevresinde lacivert urbalı kasaba büyükleri, üniformalı subaylar!.. İki buçuk sayfalık nutkumu açtım, Büyüklerimi selamladıktan sonra şiirle başladım: Padişah başta iken hep diplerde inledik
Hürriyetin sesini hasta iken dinledik
Bir lahzada beliren bayraktaki lekeyi Kanımızla yıkayıp yeniden temizledik Tümü ezberimde olan nutkumu, bir mendil gibi sallıyordum elimde. Coştukça coşuyordum. Alkışlar gök gürlemesiydi. Kürsüden indim, yerime geçinceye değin sürdü bu alkışlar. Öğretmenler, öperek kutladılar. Başöğretmeni göremedim. Refet ayakkabılarını çekti, aldı ayağımdan. Yine çorapla kaldım alanda. Tören bitti. Kaymakam yerinden ayrılarak bize doğru geliyordu. Başöğretmen ceketini ilikleyerek karşıladı. Kaymakamın gözü öğrencilerin üstündeydi: “Bana topal öğrenciyi çağırın!”dedi. Kimse bir şey anlamamıştı. Aramızda topal birisi yoktu. Başöğretmene döndü, “Kürsüde konuşan çocuğu istiyorum, lütfen!..” Yaka paça beni huzura çıkardılar. Kaymakam, kutladı, konuşmamı çok beğenmişti, övgüler sıralarken, gözleri ayaklarıma kaydı. Başını kaldırdı, Başöğretmene baktı: “Bu ne hal kardeşim?” diye sordu. Başöğretmen ezile büzüle hık mık etti. Beni mi anlatıyordu, kendini mi savunuyordu belli değildi. Kaymakam sözünü kesti: “Bu öğrenciyi, derhal kunduracıya götürün, ayağına uygun bir çift ayakkabı yapsın! Parasını hallederim.” “Emredersiniz efendim!..” Hey heyy, var mıydı bana yan bakan!?.. Acaba bizim köylüler, beni kürsüde görmüşler miydi? ..