“Hiç çekinme, rahat ol, burası kendi evin sayılır. Bisküviden de al. Kahvede çaydan bıkmışsın belki, ama ev çayı daha başka olur!.. Bilseydim, yemek yapardım. Biraz bulgur pilavı var, ısıtırım, bu akşam onunla idare edersin...” Çekinmeseydim, aşınmış ince parmaklarından öperdim, yanaklarından, saçlarından...Saçlarının koksunu duyardım. Beni iyice tanımak istedi, kısa kısa sorular sordu, uzun uzun yanıtlar verdim. Dinlerken biraz merak, biraz acıma, daha çok sevgi vardı gözlerinde: “Ben senden tezek falan istemem, hiçbir şey istemem. Bunları bir daha diline getirme, olur mu? Şimdiye değin nasıl idare ettimse, bundan sonra da öyle ederim. Korkma yakıtsız kalmayız, aşsız ekmeksiz de... Tencerede pişen yemeği bir kişi yemiş, iki kişi yemiş hiç fark etmez.” Masayı topladı, geldi, karşıma oturdu: “Benim de senin gibi bir insana ihtiyacım vardı. Yanımda olursun, bana güç verirsin. Bu yerlerde yalnız yaşayan kadının, başı dertten kurtulmaz, hele benim gibi çamaşırcı bir kadının hiç kurtulmaz. Kero da iyi insandı, maşallah kocaman bir delikanlı. El görür, söz eder diye onu evime almak istemedim. Sen benim küçük kardeşim sayılırsın...” Ben sormadan, o da kendisini tanıttı. Babası öldükten sonra anası, bir koyun tüccarına, iki kuma üstüne gitmişti. Her gün geçimsizlik, kavga dövüş vardı evde. On beş yaşında, önüne çıkan ilk erkekle kaçmış da kurtulmuştu: “Kurtuldum mu?.. Bir çukurdan ötekine düştüm...” Kocası Tırabzon’lu bir kol işçisiydi, çoğunlukla işsiz kalırdı. Kahvelerden çıkmazdı. Kumar oynardı, sigara içerdi. Parasız kaldıkça para isterdi. Vermezse, döverdi. Neyse ki adam, askere gitmiş de kurtulmuştu. İnşallah dönmezdi: “Eloğlunun çamaşırlarını yıkayarak geçiniyorum. Kimseye muhtaç değilim, yeter ki beni rahat bıraksınlar!..” Gözleri doldu, sustu. Güzel havanın yerini hüzün almıştı. Gözlerini kuruladı, ağırdan başını kaldırdı: “Kusura bakma, bazen böyle olurum işte, ağlarım, açılırım. Artık yanımda sen varsın, bu nöbetlerden kurtulurum.” Toparlandı, eski havasına döndü. Okşarcasına elini ensemde gezdirdi: “Saçların biraz sertleşmiş, Yatmadan önce yıkanırsan, rahat uyursun.”dedi, sürdürdü, “Temiz çamaşırın yok, değil mi? Bu akşam için sana geçici don gömlek verebilirim. Büyük de olsa, yatakta önemli değil.” Sobanın üstüne bakraçla su koydu: “Yatmadan önce çimersin, yarın da üstünü başını yıkarım.” Sobaya tezek attı. Bir şeyler ararken anımsadı: “Sahi, senin yarın okulun var değil mi?” Kirli kılığımla beni okula göndermek istemiyordu. Baştan aşağı, nem varsa hepsini yıkayacaktı. Çamaşırlar, kuruyuncaya değin de yatağın içinde çıplak bekleyecektim. Dert değildi, ben buna alışıktım. İkinci sefer, bana bir kat yedek çamaşır hazırlayacaktı. ... Yeniden doğmuş gibiydim. Üstüm başım tertemizdi. Evden okula, okuldan eve uçar gider, uçar dönerdim. Bit muayenesinden hiç korkmazdım,.başım dik girerdim sınıfa. Derslerde, parmağım hiç aşağı inmezdi. Beşten aşağı notum yoktu. Çalımlı öğrenciler, karşımda eziklik duymaya başlamışlardı. Meryem, beni kahvaltısız okula bırakmazdı. Akşam yemeklerini de birlikte yerdik. Özel çalışma masam vardı. Bir takım da çizgili pijama dikmişti. Ben çalışırken, gelen giden müşterilerine beni gösterir, sessiz konuşmalarını işaret ederdi. Onca işi arasında çay yapmayı da unutmazdı, tak diye sürerdi çay bardağını önüme. Yüzüne bakanda gülümser, işine dönerdi. Bendeki Meryem sevgisi hiçbir sevgiye benzemezdi. Anam desem değildi, bacım değildi, can arkadaşım, sevgilim mi? Hiçbirisi, belki hepsinin bileşkesi!.. Yürürken titreyen memeleri beni de titretirdi. Geceleri koynuna girmek , doyasıya öpmek, koklamak isterdim. Bir de elimi külotundan aşağılara doğru!.. Derhal uyanırdı, rezil olurdum. Hayır, hayır, böyle bir densizlik yapamazdım, büyük bir terbiyesizlik, büyük bir nankörlük olurdu! Tam tersine onun gönlünü hoş edecek bir şeyler yapmalıydım! Sözgelimi, bir armağan alamaz mıydım? Bana para harcatmıyordu. Harçlığımı biriktirmiştim. Ne alabilirdim?.. Günlerce düşündüm, doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı. Daha doğrusu, neyin armağan olup neyin olmayacağını da bilmiyordum. Güngör öğretmenin yaş gününde, sınıfımızdaki kız öğrenciler, ona bir kırımızı kravat armağan ettiler. Hemen çağrışım yaptım, ben de Meryem’e bir vala(ipekli başörtüsü) alabilirdim. Akşam paydosundan sonra Öktemler’in mağazaya gittim, iki buçuk lira harçlığımın tümünü vererek al bir vala aldım, dörtnala döndüm. Meryem’e paketi uzatırken, biraz şaşırdı. Sonra merakla açtı, valayı görür görmez gözlerinde şimşek çaktı: “Kimin bu?” “Sana aldım!” “Bak hele!” diyerek beni kucakladı, yanaklarımdan öptü. Fırsatı kaçırmadım, ben de onu öptüm. Kolonya kokuyordu saçları. “Nereden aklına gelir böyle şeyler senin?” dedi, “Sakın bir daha paranı harcama!” Al valayı başına bağladı, daha da güzelleşti. Yıkanmış çamaşırları dışarı çıkarırken, leğeni elinden aldım. İpe asılmasına yardım ettim. “Şimdi çay molası!” dedi, el ele içeri girdik. ... Meryem gizli gizli ağlardı, niye ağlardı, söylemezdi, “Dedim ya bazen böyle olurum!”diyerek geçiştirirdi. Okuldan döndüğüm bir gündü, Meryem’i göremedim. Çamaşırlar, ütü masasında bekliyordu. Dışarıyı kolaçan ettim, göremedim. Yatak odası her zaman kapalı olurdu, ben de hiç açmazdım. Yine kapalıydı. Bu kez yanaştım, kapıyı tıklattım, kulak verdim, içerden boğuk bir ses geliyordu. Bir daha tıklattım, açtım kapıyı, yatağın üstünde ağlıyordu. Eliyle yanına çağırdı, kucakladı, göğsüne bastırdı. Gözyaşları, yüzümü ıslatıyordu. saçlarımı okşadı. Kadın kokusunu, kadın sıcaklığını ilk kez duyumsuyordum. Ne var ki içim buruktu, Meryem ağlıyordu. Sözde onu avutmaya çalışıyordum, saçlarını okşayarak, orasını burasını öperek... Silkelendi, oturdu. Yeri gelmişken, yineledim: “Ağladığını benden hep saklarsın, neden?..” Elini şişkin karnına götürdü: “İşte bundan!..” dedi. Meryem gebeydi! Geniş entarisi altında bu denli büyük görünmüyordu. İnandırıcı gelmedi bana , evli bir kadın gebe kalanda, sevinmese bile ağlamazdı! Sessizliği yine kendisi bozdu. Evli sayılıyordu ama imam nikahlıydı. Kocası ile zaten arası yoktu, askere giderken küs ayrılmışlardı. Aradan aylar geçmesine karşın, ne bir mektup, ne de bir haber!.. Nerede olduğunu da bilmiyordu, bilmek de istemiyordu. Karnındaki bebek de kocasından değildi! Şaşkınlığımı gördü, kendisini savundu: “Çamaşırlarını yıkadığım bir adamla tanıştım. Hayvan ticareti yaptığını söylerdi. Temiz giyimli, efendi bir insan. Onu sevmiştim, o da beni... Evlenerek Erzurum’a gidecektik, izimi kaybedecektim. Bugün, yarın derken işi uzatıyordu. Kendisinden kuşkulandığımı söyledim, öfkelendi, çekti gitti. Bir daha da uğramadı. Verdiği adresi buldum, orada başka bir aile oturuyordu! El altından sordum soruşturdum, Hüseyin Bal adındaki bu adamı hiç kimse tanımıyordu...” Bebek, beş aylıktı. Entarisinin altında saklıyordu ama eninde sonunda ortaya çıkacaktı. Direncini topladı, her zamanki Meryem oldu: “Bu bebeği doğuracağım, sen de ağabeyi olursun, hep yanımda olursun. Bir daha evlenmeyeceğim!” Hiçbir şey demedim. ... Akşam yemeğinde ben yine komik olaylar anlatarak Meryem’i güldürüyordum: “Şimdi sıra sen de...” dedim. Gözleri önünde bir süre dalgın kaldı. Başını kaldırdı, yavaştan gözlerime baktı: “Haydi söz ver, yanımdan hiç ayrılmayacaksın değil mi?” diye başladı, “Yaz tatilinde köyüne gitme, burada kal, bana yardım edersin. Canın sıkılırsa, sana para veririm, seyyar satıcılık yaparsın. Cılavuz’u boş ver, ben seni ortaokulda da okuturum. Liseye gideceğin zaman, ben de seninle kars’a taşınırım, orada da çamaşır yıkar, seni okuturum. Kazandığım para üç kişilik bir aileye yeter! Haydi söz ver!..” Kapı yumruklandı, Meryem’in sözü ağzında kaldı. Akşamın bu saatinde kim ola ki? Çekinerek kapıyı açtı, boz urbasıyla bir asker! “Asker!” diyebildi Meryem, dondu kaldı. Kocasının adı da askerdi. Asker’in gözleri Meryem’in karnına indi! Başını kaldırdı, beni gördü. Gözleri yuvasından çıkacaktı: “Ulan piç, bu kadının karnını sen mi şişirdin?” diyerek üstüme yürüdü. Meryem önüne attı kendini: “Dokunma çocuğa, o benim kardeşim. Hesabın varsa, benimle görürsün!” Meryem’i dirseği ile iterken, yumruğu havada bana bağırdı: “Defol buradan, gözüm görmesin seni, it oğlu it!..” Çarpılmışa döndüm. Can korkusu içinde kitabımı, defterimi kucakladım, kendimi soluksuz dışarı attım. Ardıma bakmadan uzaklaştım. Mahalle karanlıktı, yönümü şaşırdım, ne yana gittiğimi, bilmiyordum. Kendime yol ararken köpekler saldırdı. Yere çömeldim. Evsahibi bir adam, kapıyı açtı, karanlığa ünledi: “Kim var orada?” “Amca beni kurtar!” “Sen kimsin, ne ararsın buralarda?” “Yolumu şaşırdım!” Köpekleri kovdu, feneri yüzüme tuttu. Kucağımda kitapları gördü: “Bu gece zamanı nereye gidiyorsun sen?” “Şehir merkezine!..” “”Geriye dön, doğru yürü, önüne anayol çıkar...” Anayola çıktım, merkeze indim. Kahvelerden sızan ışıkların yardımı ile Şemso’nun kahvesini buldum. Kahve kapalı, kapısında kocaman bir kilit! Erken mi kapanmıştı, yoksa temelli mi?.. Bozo’nun yorganını ancak o zaman anımsayabildim. Onu alabilmiş olsaydım, bir köşede sabahlardım! Sırtımı duvara verdim, düşündüm bir süre. Yüreğimin yarısı Meryem’de kalmıştı! Meryem sağ mıydı, ölü müydü?.. Üşüdüğümü anladım. Bir çare düşünürken, “Harun’un Hanı”nı anımsadım. Han’ın yeniden açıldığını biliyordum. Ücretini öder, orada sabahlardım. Kandilin fitili kısık. Yolcular, üstleri başları ile çıplak tahtalar üstünde uykuda. Katibi uyandırdım, adımı yazdı, “Kendine bir yer bul, uzan!” dedi. Ne o beni tanıdı, ne de ben onu... Han’da büyük değişiklikler vardı. Sergiler kaldırılmıştı, her yan çıplak. Nedenini katip söyledi, bit dolaşımından korunmak için alınmıştı bu önlemler. Hükümet doktorunun kesin buyruğu vardı, Han, temiz tutulacaktı. Her sabah ilaçlanırdı tahtalar. Değilse, yeniden kapatılırdı. Gece gözüme uyku girmedi. Ne talihsiz adamdım ben, bir solukta her şey altüst olmuştu! Meryem’e acıyordum, kim bilir ne haldeydi şimdi?.. Kendimden utanıyordum, Meryem’i en zor anında yalnız bırakmış, kaçmıştım! Oysa, bana güveniyordu. İkimiz birlikte kocasına karşı gelebilirdik, en azından, Meryem ölümden kurtulurdu... Şafakla birlikte handa yaşam yeniden başladı. Kafam allak bullak. Bir bardak çay içtim, gözlerim yumuldu. Harun ağanın tok sesiyle uyandım. Omzunda yine kara paltosu, ağzında sigarası. Başını çevirdi, beni gördü: “Sen ne arıyorsun burada?..” “Akşam geldim!” dedim, sustum. “Nerede kalıyorsun?” Böyle bir fırsatı bekliyordum: “Yerim yok!” dedim, yaşadıklarımı kısaca özetledim. Gözlerim doldu, başım önüme düştü. “Anlaşıldı!” dedi, Katibi çağırdı: “Ahırdaki ranzaya kilim ser, feneri hazırla, yorgan, yastık!..” Beni gösterdi, “ Bu talebe orada yapıp kalkacak.” Katip yasak falan diyecek oldu, susturdu: “Ben, sana ne diyorsam, onu yap!” “Baş üstüne!” dedi, pire gibi hopladı Katip. Harun ağa öfkeyle söylendi: “Çocuk, okumak için kendini ölüme atmış yahu!”dedi, “ Tifüs bitmiştir, bitin hikmeti harbiyesi kalmamıştır. Bir şey söyleyenin, ağzını yırtarım ben, ağzını!..” Bana döndü, “Sen yerine geç, işine bak!” Bir de uyarısı oldu, “Her sabah yorganı, yastığı Katibe teslim edersin, akşamları yeniden alırsın. Kimse ahırda yatak görmesin!” Elini öpmek istedim,bırakmadı: “El öpmeye alışma, sonra belini doğrultamazsın!” dedi, paltosunun eteklerini sallayarak gitti. Tilkinin dönüp geleceği yer kürkçü dükkanıydı. Meryem’in sabun kokulu evinden, bok kokan ahıra!.. Bir gariplik, bir yalnızlık çöktü başıma. Bozo hapisteydi, onun, “Kurro!” diyen sesini nasıl da özlemiştim! Tuti olsaydı, tetileriyle oynar, beni avuturdu. Bozo’suz, Tuti’siz ahır çok sevimsizdi.Ya Meryem? Hepsinin üstüne buz biber ekmişti! Onu bir daha görebilecek miydim? ... Kötemelik Mahallesi’ne varanda yüreğimin tıkırtısı arttı. Korkarak yürüyordum, sanki bir suç işlemiştim, sanki birileri beni izliyordu! Karşıdan Meryem’in küçücük evini görünce, heyecanım daha da büyüdü. Kocası ansızın karşıma çıkabilirdi! Fatma teyzenin duvarına yaslanarak bakındım. Meryem’i, uzaktan da olsa görmek istiyordum, dolaşırken, çamaşır asarken görmek istiyordum. Gel gör ki, Meryem’in kapısı hiç açılmıyordu, ne giren vardı, ne de çıkan!.. Özlemim kursaklarımda kalmıştı. Fatma teyze, elindeki kovayla su getirmeye giderken beni gördü: “Ay oğul, size ne oldu, birden kayboldunuz?” “Ben başka yere taşındım teyze!” “Ya Meryem, iki günden beri kapısı kilitli?..” Başım döndü, dizlerim titredi: “Kocasını da mı görmedin?” “Başı batsın kocasının, askerlikten döndü mü?” Kaynar su döküldü üstüme. Kendi kendime söylendim: “Başına bir bela gelmiş olmalı!” “Ne demek o(?), dilin altındakini söylesene!” Dilimin altındakileri söyledim, “Sonrasını bilmiyorum?” dedim, alnımın terini sildim. “Hımm!..” etti, “İnşallah kötü şeyler olmamıştır!”dedi, telaş içinde boş kovayla geri döndü. Ben de geldiğim yere... Devrisi gün kasaba bir cinayet haberi ile çalkalanacaktı. Kapıyı kırarak içeri giren polisler, Meryem’i kanlar içinde bulmuşlardı; karnından, bıçak darbeleri ile öldürülmüştü, bebeği ile birlikte! Ve ben önemli bir tanık olarak savcılıkta uzunca sorgulanacaktım.