Bir bu eksikti! Elim ayağım titremeye başladı. Ben bir konuktum, kira işine karışmazdım. Zati istesem de ödeyemezdim!.. Ancak köpek kovancasına insan kovulmazdı. Biraz zaman tanımalıydı bana. “Tamam, tamam!” diyerek sözümü kesti. Yasal yoldan haklı olduğumu biliyordu. Ama evinde bir gün bile kalamazdım. Beni tanımıyordu, neyin nesi kimin fesi olduğumu bilmiyordu. Şikayet etmeye gerek kalmadan, tutar kolumdan atardı dışarı. Kendisi, zamanında cambazlık yapmıştı(hayvan pazarında, satıcı ile alıcıyı uzlaştıran komisyoncu). Cambaz temel denildiği zaman, herkes şapkasını çıkarırdı. Adını, ününü duymayan yoktu hem kasabada, hem köylerde. İnanmazsam sorabilirdim. Yani ben, karşısında bir sinek bile değildim... Gücünü kanıtladığına emin olduktan sonra, babacan bir tavırla sürdürdü: “İti, uğursuzu ezerim dedimse, kötü adam değilim yeğenim, yüreğim çok yufkadır. Sen fukara bir köylü çocuğusun. Ailene, vatana, millete hayırlı bir evet olmak için çırpınmaktasın. Lakin, en geç gün içinde tasını tarağını toplayacaksın. Çıkmam dersen, polise teslim ederim!” Bozo’nun yatağında yan yana oturmuştuk. Sırtını duvara vermek istedi, başaramadı. Boynu, omuzlarına batmış gibiydi. Gözlerinin biri kanlı, öbürü çukurunda yitikti. Kirli gözlükleri, burnu üstünde köy köprülerini anımsatıyordu. Titreyen parmakları ile zor bela sardığı sigarayı ağzına aldı. Kav ile çakmağını bir türlü tutuşturamıyordu. Kibritle yaktım, derin bir kullep çekti: “Sana bir hafta mühlet veriyorum yeğenim!”dedi. “Hiç değilse iki hafta...” “Yoo, yüz buldun, astarını isteme!.. Bundan böyle kendi mülkümde, kendim oturacağm! Hanımın bir ayağı üzengide...” Sigarasının ateşi yorgana düştü. Eliyle önünü karıştırdı, ateşi göremiyordu. Tez davrandım, yorgan yanmaktan kurtardım. Tükürükten sapsarı olmuş izmariti bir iki çekti, kaldırdı attı. Yenisini sarmaya davranırken sürdürdü: “Ben bu mülkü(!) cambazlıktan kazandım. O zaman koynum koltuğum para doluydu. Dedim, oğlum Cambaz Temel, para el kiridir, gelir gider, lakin mülk kalır, dedim, fırsatı elden kaçırma oğlum! İşte o zaman satın aldım bu mülkü.” İçini çekti, “Hey gidi hey, geçti o günler! Şimdi cambazlık mı kaldı, mal meydanını titreten Temel! .. Bazen tütün gibi istetir meret, inerim hayvan pazarına, ara ki o günleri bulasın! Yeni yetmeler dönüp yüzüne bakmazlar senin. Cambaz Temel, garip bir kişidir orada, tek başına!.. Benim hayırsız oğlum da onlardan biri. Aldı karısını koynuna, çekti gitti yanımızdan. İki ihtiyar karı koca biz kaldık tek başımıza. Oturduğumuz evin kirası da kaldı üstümüze. Ben kira ödeyemem yeğenim, kendi mülküm var Allah’a şükür. Akıl edip bu mülkü almasaydım, sokakta kalırdım, sokakta!.. Başının çaresine bak yeğenim.” Bastonuna dayandı, yollandı. Kendime bir sığınak bulabilmek için çırpınıyordum. Kahvelerden ayrı bir seçeneğim yoktu. Orada yatar, kalkar, ücretsiz garsonluk yapardım. Gel gör ki başvurduğum kahvelerden geri çevriliyordum. İşsizler çoktu, salt ısınmak için garson olmak isteyen çocuklar, gençler az değildi. Ben öğrenciydim, zamanım kısıtlıydı. Akşam paydosundan sonra ancak çalışabilirdim. Ayrıca kahvede yatıp kalkmak zorundaydım. Koşullarımı söyler söylemez, sonuna değin dinlemezlerdi bile. Cambaz Temel’in verdiği sürenin dolmasına iki gün kalmıştı, daha kendime bir yer bulamamıştım. Yer demir, gök bakırdı. Akşam paydosundan sonra ders araçlarını eve bıraktıktan sonra yine kahveleri dolaşacaktım. Anahtara davranırken, başımı kaldırdım, kapı ağzına değin açık! İçerde bir badanacı, üstü başı kireç içinde. Ev karmakarışık. Soba ortada yok. Bozo’nun yatakları, benim öte berim rasgele atılmıştı bir köşeye. “Hırsız Bozo ile kalan çocuk sen misin?” diye sordu badanacı. “Bozo’yu bırak da söyle bakayım, sen bu eve nasıl girebildin?” Kurnazca gülümsedi: “Senden mi izin alacaktım?” Biraz tartıştık, gevşedi, mırın kırın yanıtladı. Cambaz Temel, hazırlık yaptırıyordu, Acelesi vardı, taşınacaktı. Evdeki soba da onundu, onartmak için tenekeciye götürmüş, bana da haber bırakmıştı, eğer çıkmazsam, eşyalarımı dışarı atarak, kapıyı kilitleyecekti! Çarpılmışa döndüm. İstenç dışı devinimle eşyalarımı topladım. Her olasılığa karşı, Bozo’nun yorganını da almayı unutmadım. Hiç değilse, gecenin ayazında, sokaklarda donmaktan kurtulurdum. Gün devrilirken, yorganı, ekmek torbamı, ders araçlarımı yüklendim, Bakkal Ali İskender’e bıraktım. Suratını yine astı ama ses etmedi. Doğal ki, sürekli kendisinden alış veriş yapan bizim köylülere karşı, zor durumda kalmak istemezdi. Çıkarken uyarmayı da unutmadı: “Dükkanı erken kapatacağım, seni bekleyemem!” Yükümü boşaltmıştım, kuş gibi hafiftim. Uğramadığım bir iki kahve kalmıştı. Bir de onları deneyecektim. Bu kez hiçbir koşul öne sürmeyecektim, yeter ki başımı sokacak bir yerim olsun. Nereye gideceğimi bilmeden yürüyordum. Arkamdan bir ses duydum: “Lo Durso!..” Sağıma soluma bakındım, Celil dayıyı gördüm. Pala bıyıkları, iri gövdesi ile bana doğru geliyordu. Celil dayı, anamın akrabasıydı. Bize sık sık gelirdi. Köyümüzde herkes onu çok severdi. Kollarını açtı, kucakladı: “Çı habar de bavo(Ne haber babam)?” diye sordu. Sevgi dolu gözleriyle okşadı. Ağlamamak için kendimi zor tuttum, olanı biteni yana yakıla anlattım. Elini alnında şaplattı: “Vay lımi daye(Vay anam,başıma gelenler )!” diyerek ah vah etti, kaşlarını dikerek sordu, “Sen bizim Şemso’nun yanına gitmedin mi?..” Şemso kimdi, ne iş yapardı, bilmiyordum? “Bizim Hoçvanlıdır, Tevisker köyündendir. Şehere gelmiştir,kahve açmıştır...” Elimden tutarak kasabanın çıkışına doğru götürdü, kahvenin önünde durdu: “İşte burası, sen hiç görmedin mi?” dedi. Ben bu kahveyi biliyordum. İki ay önce açılmıştı. Daha çok Hoçvanlı hemşehrilerin uğrak yeriydi. Her gelişimde, kapısındaki levhayı okurdum,“Şemsettin Türkoğlu Kıraathanesi” Şemso’yu, görör görmez tanıdım. Celil dayıyı ayakta karşıladı, Garsona buyurdu: “İki çay,demli olsun!” Celil dayı sıcağı sıcağına beni tanıttı: “Bizim Fate Naze’nin torunudur, büyük kızı Seyhat’ın oğludur.”Ardından sitem etti, “Sen bu oğlana kahvende niye iş vermedin Şemso?” Şemso kırmızı kravatını elledi, Yenice paketini uzattı: “Aha onun yüzü, aha benim yüzüm, kendisi geldi de ben kendisine iş vermedim mi?..” Şemso, ya unutmuştu ya da bilerek yalan söylüyordu. Başvurduğum zaman, “Resmen dilekçe yaz!” demişti bana, sonra da konuklarına dönerek, “Yahu kardaşım, her gelen benden iş istiyor, Şemsettin ne halt etsin?”demişti kasılarak. Zorunlu sustum, Şemso’yu yalancı çıkarmanın zamanı değildi! Celil dayı çayını yudumlarken, kahvecilik girişiminden dolayı Şemso’yu övüyordu. Her oğul, köyden gelerek, şehir yerinde kahve açamazdı: “Elinde peşin peren(paran) var mıydı Şemso?” “Vallahi yoktu, malı mülkü sattım, hepsini pere ettim, geldim bu kahveyi!..” Koltuğuna yaslandı, “Dedim oğlum Şemso, şeher yerinde yaşayanlar, senden büyük babanın oğlu mu yahu?.. Şimdi mamır takımının hepsi benim avucum içinde!...” “Oğul uşaktan ne haber Şemso?..” “Onlar köyde kalmıştır...” Yeni konuklar geldi, söz uzadı. Ben unutulmuştum. Ali İskender dükkanı kapayabilirdi! Zorunlu anımsattım. Şemso, hemen sözümü böldü: “De git, neyin var, neyin yok, topla gel!” Tavşanlar gibi hopladım. Celil dayı peşimden yetişti: “Senin karnın aç?..” diye sordu. Yanıtımı beklemeden, fırından iri bir somun alarak elime verdi. Ardından yine sordu, “Ya pere(paran var mı)?..” Avucundaki pereleri cebime boşalttı. Rahatlamıştı. Ya kendisinin “peresi” var mıydı? Herhalde kaçak tütün peresini ayırmıştı. Karşılaştığı dostlarına, “Tütün!” diyerek ağzı büzgülü torbasını açarak tütün sunacaktı. Başka türlü Celil dayı yaşayamazdı! Ayaklarının üşümemesi için çarıklarına saman koymuştu. Dört saat yürüyerek gelmişti köyünden, dört saat yürüyüp gidecekti. Paltosu yoktu, ceketin yamalı!.. ... Eski garson Cibo gündüzcü, ben de gececi oldum. Akşam saat beşten, gecenin yarısına, saat bire değin çalışacaktım. “Türkoğlu Kıraathanesi”, dikdörtgen biçiminde bir salondan ibaretti. Salonun arkasında çay ocağı, “ardiye” dedikleri karanlık bir yer vardı, içine öte beri fazlalıklar, rasgele atılmıştı. Benim eşyalarım da oradaydı. Ocağın arka bölümünde, Şemso ile “ocakçı” kardeşi Hemo yatardı. Ben de müşteriler gittikten sonra Bozo’nun yorganını alır, birleştirdiğim masaların üstüne uzanırdım. En geç saat altıda kalkmak zorundaydım. Müşteriler gelmeden salon süpürülecek, soba yakılacaktı. Cibo’nun kapıyı vurmasıyla uyanırdım; Ağzımda, burnumda tütün acısı, ıs kokusu... Zorlanarak toparlanmaya çalışırken, başım kantarın topu gibi sallanırdı. Geç kalırsam, Cibo alay ederdi: “Peh peh, efendinin keyfine bak, gün göbeğine vurmuş, efendi yatıyor!” Efendinin kafası kazan gibi tavla şakırtıları, markalı çay hesapları, “demli olsun!” “hey garson!” sesleryle kaynıyor!..Neyse ki Şemso cömertti, sıcak çay, “şeher ekmeği”, peynir, zeytinle güzel bir kahvaltı yapmak olanağı vardı. Şemso, patrondu, canı istediği zaman kalkardı! Önce tıraş olur, lacivert urbasını özenle giyindikten sonra masaya otururdu. Cebinde iki ayrı paket sigara taşırdı, biri Köylü, öbürü efendi takımının içtiği pahalı sigara Yenice. Bu sigara hep masanın üstünde dururdu. Konukları gelende, önce kendisi yakar, sonra da paketi onlara uzatırdı:
“Yak şuradan, ciğerlerin bayram etsin!’ derken büyük bir haz duyardı. Kendisi de kimselerin göremeyeceği yerlerde Köylü içerdi. Büyük gösterisini daha çok çay söyleyerek yapardı. Merhabadan önce garsona buyururdu:
“Oğlum çay getir, okkalı osun!” Konuk sayısına göre “okkalı” çaylar gelirdi, ama Yenice paketini de devre dışı bırakmazdı. Elinde evirir çevirir, öfkelendi yerde hemen bir Yenice daha tüttürürdü. Şemso, güneşli havalarda, hemşehrilerini yanına alır, caddelerde gezintiye çıkardı. Kasabanın önemli kişilerini gördüğü yerde, fötr şapkasını yukarı kaldırır, selam verirdi. Onlar da bu tanımadık kişiye, ister istemez karşılık verirlerdi. Böylece hemşehrileri, Şemso’nun kimlerle dost olduğunu gözleriyle görmüş olurlardı. Köylerinde kuşkusuz, “Bizim Şemso, şehir büyüklerini tekmil avucuna içine almıştır!” diyeceklerdi. Şemso’nun müşterileri genelde fakir fukara takımından olan insanlardı. Kahveye daha çok ısınmak için gelirlerdi. Bir çay içer, saatlerce çıkmazlardı. Sobanın sürekli yanması zorunluydu. Sabah erkenden, gecenin yarısına değin yakıt mı dayanırdı! Tezek çok pahalıydı, kahvenin harcı borcunu korumuyordu. Soba sönerse,kimseyi içerde tutamazdı. Şemso buna dayanmak zorundaydı. Yetmezmiş gibi, Hoçvanlı hemşehrisi Zebo geldi, Semso’nun tam karşısında yeni bir kahve açtı. İkisi arasında, öteden beri süregelen düşmanlık vardı. O nedenle Zebo, Şemso’yu batırmak istiyordu. Zebo’nun kahvesi hem daha sıcak, hem de kahvede oturmak isteyenler, çay içmek zorunda değillerdi. Müşteriler ikişer üçer karşı kahveye gitmeye başlayınca, Şemso’nun etekleri iyice tutuşmaya başladı. Artık patron masasında kasılarak oturmuyordu. Kırmızı kravatını da çıkarıp atmıştı. Ne Yenice sigarası alıyor, ne de gelene gidene parasız, “ okkalı çay” söylüyordu. Şemso, yakıt parası bulabilmek için çırpınıp duruyordu. Sabah kahvaltılamız, katıksız çeyrek ekmeğe düşmüştü. Şemso’yla gibi benim durumum da kötüleşmişti. Derslerde başarısızdım, gün geçtikçe zayıf notlarım çoğalıyordu. Öğretmen iki de bir uyarır, “Böyle giderse sınıfta kalırsın!” derdi. İçimden kan gidiyordu, sınıfta kalmak, benim için ölümdü! Sürekli bir barınak arayışı içineydim. Kero da benim için kolları sıvamıştı. Onun çevresi genişti. Soğuk havalarda bizim kahvede ısınırdı. Ben de kitabına uydurur, içtiği çayların parasını almazdım. Kero, bir çamaşırcı kadından söz eder dururdu. Eğer kendisi taşınmazsa, benim taşınabileceğimi söylüyordu. Sonra ne olduysa bu isteğinden vazgeçtiğini söyledi. Kadın beni de kabul etmezdi. En azından kira isterdi, yakıt tezek isterdi. Oysa ben bunların hiçbirini yerine getiremezdim. Şemso’nun işleri bozulduktan sonra Kero, “Türkoğlu Kıraathanesi” uğramaz olmuştu. Ama ben peşini bırakmamıştım, sürekli kovalıyordum. Kero’yu bir gün, Avşar’ın kahvesinde, “Papazkaçtı” oynarken yakaladım. Sıkıntımı biliyordu: “Ben gidemiyorum, bari sen git!” dedi. Sözünü ettiği kadının kocası askerdi, çamaşır yıkayarak geçimini sağlıyordu. Eğer yakıt işini karşılayabilirsem, belki beni kabul ederdi. “Babama söylerim, bir iki kızak tezek getirir.”dedim. Dedim ama gel bana sor! Bizim evde de tezek suyunu çekmişti. “Öyle bir iki kızakla bu iş olmaz.”dedi. “Kendisiyle konuşalım” “Git, kendin konuş!” Adresini aldım, ayrıldım.