“Sıkma canını Kurro, seni kovan mı var?”dedi, “Bu ev ikimize de yeter!” Karısı, iki yaşındaki oğlu Dengi, köyde babasının yanındaydı. Doğal ki karısı imam nikahlı, oğlu kayıtsızdı. Hancı Harun’dan aldığı paranın, “birazını” babasına, “birazını” da ev kirasına verir, kalanı da kendi harcardı. Kaç lira aldığını söylemedi. Han’da çalışmasa da, “Evvel Allah, ekmeğini taştan” çıkarırdı. Bozo’nun yatağı genişti. Ayak ucuna uzandım, gözümü açtığım zaman sabah olmuştu. Ahırda kapıyı açmadan sabahı, göremezdim. Pencereli evin hali başkaydı! Benim gideceğim yer belliydi: okul... Bozo’nun,”belli olmaz”dı. Önce ben dönerdim, Bozo’nun, dönüşü yine “belli olmaz”dı. Yakıt yoktu, sobayı yakamazdım. Gazı olmayan gazocağında çay yapamazdım. Gazyağı almak için ikinci kez başvurmuştum, ne zaman verileceği belli değildi. Derslere, gün ışığında çalışmak zorundaydım. Karanlık basanda, yorganı sırtıma alır, Bozo’nun dönmesini beklerdim. Bozo, er geç kucağında odun, tezekle dönerdi. Nereden aldığını söylemezdi, “Üzümünü ye, bağını sorma, Kurro!” derdi. Soba yanar, çay yapılır, evimiz şenlenirdi. Bir akşam çok neşeli girdi içeri Bozo. Koltuğunun altı kabarıktı. Paltosunun düğmelerini çözerken, diri bir kaz düştü aşağı, kanatlarını çırparak öttü. Bozo bir eliyle kazın boğazını sıkarken, öbür eliyle bana, sus işareti yaptı. Bıçağını çıkardı, hemen orada kesti, kanını tahtanın deliğinden akıttı. Tenekede ısıttığı sıcak suyun içine soktu, kazın tüylerini yoldu. Karnını yardı, parçalara ayırdıktan sonra ayni tenekeyi yıkadı, temiz su koydu, etleri içine atarak sobayı ateşledi. Eli belinde rahat bir soluk aldı: “Kaz eti Kurro, kaz eti!..” diyerek yerinde döndü. Sabırsızlık içinde beklemeye başladık. Anaç kazın eti geç pişerdi. Birkaç kez denedi, daha pişmemişti. Sobaya sürekli tezek atıyordu. Dışardan, “ kart, kurt” ayak sesleri geldi! Basılmış mıydık yoksa? Bozo el çabukluğu ile su dökerek sobanın ateşini kararttı. Tenekeyi indirerek üstüne yorganı örttü. Tüyleri, bağırsakları sardığı bezle birlikte yatağın altına soktu. Soluğumuzu tutarak bekledik. Ayak sesleri kaybolmuştu. Bozo kapıyı aralayarak dışarıyı denetledi: “Tehlike geçmiştir!”dedi, el yordamı ile etleri tenekeden ağaç çanağa koydu, “De buha Kurro(haydi, ye)!” dedi. Kurro hiç durur muydu?! Ekmeği önceden hazırlamıştım. Karşılıklı geçtik çanağın yamacına. Çenemiz, dişlerimiz yaman bir savaş içindeydi. Sertliğine aldırış etmeden, tümünü afiyetle yedik, bitirdik. Üstüne bir de çay içtik. Keyfimiz yerine geldi. Bozo, artıkları sardı sarmaladı, suç ortağı teneke ile birlikte tüm belgeleri uzak bir yere atacaktı. Gitmeden önce sıkıca uyardı: “Hiçbir yerden ışık sızmasın! Kapıyı çalan olursa, sakın açayım deme! Ben iki kez tıklatırım, sen anlarsın!” dedi, çıktı. Epeyce bir süre bekledim, Bozo dönmedi. Kaygılanmaya başladım. Eğer yakayı ele vermişse, gelir beni de götürürlerdi! Karakola düşerdim, okuldan atılırdım!.. Kulağım kıpırtıda beklerken, korkudan titriyordum. Yediğim etler,ağzımdan burnumdan gelmişti. Neden sonra ayak sesleri geldi, soluğum karnıma düştü. Belki de polisti? Kapı iki kez tıklatıldı, Bozo çeri düştü. Karanlıkta güneş doğdu üstüme. Bozo pek rahat değildi. Artıkları gömerken, mahalle bekçisinden, “kılpayı” kurtulmuştu. Gece yarısı kim olursa olsun, kuşku duyulurdu. Bozo kaçmıştı, bekçi de ıslıkla peşinden!.. Karagöl Mahallesinde köşe kapmaca oynamışlardı. Bir değil, beş bekçi olsaydı, evvel Allah Bozo’yu” yakalayamazlardı. “Lakin vukuat” ortaya çıkmıştı! Bekçinin kendisini tanıyıp tanımadığını kesin bilmiyordu? Paltosunu ışığa siper yaparak sigarasını yaktı: “Dinle Kurro, ben bu gece evde olmayacağım. Soran olursa, ‘Üç gün önce Hoçvan’a gitti!” dersin. Ağzını sıkı tut, sen mektep görmüş adamsın, nasıl ifade vereceğini bilirsin!..” Korktuğum başıma gelmişti. Bozo’nun belası bana da bulaşacaktı. Hırsızlık, karakol, mahpushane!.. Cılavuz elden gidecekti! Kellemi kesseler, üstüme almazdım ama rezil olurdum her yerde. Bozo içimden geçenleri okumuş gibiydi: “Daha şimdiden donuna etmektesin Kurro!” dedi, “Benim arkadaşım, taşaklı olmalı. Vukuatla senin hiçbir alakan yoktur, daha ortada fol yok, yumurta yoktur! Gene de ne olur, ne olmaz diyerekten tedbir almaktayım.” Bozo, ikinci sigaradan sonra çekti, gitti. İki gün geçti, üç gün, dört gün geçti geçti, Bozo dönmedi. Başıma gelecekleri, sabırla beklemekten öte yapacağım bir şey yoktu. Umarsız kalmıştım bodrum katında, odsuz ocaksız... Ne sobam yanıyor, ne gazocağı... Bir bardak çay bile yapamıyordum. Evin içi buz kesiyordu. Okuldan döner dönmez, yatağın içine giriyordum, önümde kitaplar, defter, kalem, sözde ders çalışıyordum, hiçbir şey anlamıyordum. Yüreğimde hep o korku!.. Uzun sürmedi, bir akşamüstü kapı tekmeyle açıldı, üniformalı bir polis, yanında bekçi, bir de kadın içeri girdiler. Beni görünce şaşırdılar. Sırtımda yorgan, önümde ders kitapları... İlk soruları, Bozo neredeydi? Doğal ki, Bozo Hoçvan’a gitmişti. Adresini de bilmiyordum. Bekçi inanmadı: “Minareyi çalan, kılıfını da hazırlar!” dedi. Üçü, üç yandan dibi köşeyi aradılar, benim bayat arpa ekmeğinden öte bir şey bulamadılar. Sıra gelmişti sorgulamaya, kimdim, nereden gelmiştim, bir hırsızın evinde ne işim vardı?.. Anlattım, gelmişimi geçmişimi... kasabada yaşadığım koşulları, biraz da uzun anlattım. Kıpırtısız dinlediler. Kadın daha bir hüzünle dinledi. Köylü analara benziyordu. Polis beni karakola götürmek isteyince, köylü ana önüne geçti: “Dokunmayın bu çocuğa, ben şikayetçi değilim!”dedi, “Kazımı yemiş de olsa, helal ediyorum!” Öfkeyle gelenler, sessizce çıkıp gittiler. Kaz sahibi, şikayetinden vazgeçmişti ama polisler Bozo’dan vazgeçmemişlerdi. Zamanlı, zamansız gelir, gider, sorarlardı. Yalnız kaz değil, belki başka bir suçu da vardı?.. Ne ben sorardım, ne de onlar bir şey söylerlerdi. Bir cendere içinde kalmıştım. Havalar azgın, yollar kapalı, haftalık ekmeğim gelmemişti köyden. Koklayarak yediğim son kırıklar da tükendi. Bakkal Ali İskender’den, yalvar yakar bir lira borç alabildim. Parayı uzatırken, yüzüme tükürür gibi baktı. Yarı ölü, yarı diri çıktım dükkandan. İştahım kaçmıştı, açlığımı unuttum. Geri dönerek, verdiği parayı önüne attım. Ne ak dedi, ne kara. Bizim köyden Bekçi Sürmeli’yi gördüm, ekmek göndermesi için babama haber saldım. Derslerde durumun hiç de iyi değildi. Güngör öğretmen sorar dururdu: “Sana ne oldu böyle evladım, hasta mısın?..” Aradan kaç gün geçmişti,bilemiyorum? Gece yarısı kapı iki kez çalındı. Kapıyı araladım, polisin cep feneri yanmıyordu, kendisi de yoktu görünürlerde. Başımı biraz daha uzattım, “Lo kurro!” diyerek kucakladı Bozo beni. Omzundaki heybeyi yere attı. Cebinden mum çıkardı,yaktı. Saçı sakalı uzamıştı. Gönül alıcı sözler etti: “Mecburen gelemedim Kurro, lakin sen her daim yüreğimdesin!” diyerek heybenin bir gözünden şehir somunları çıkardı, öbür gözünden tahin helvası, peynir, çay, şeker... Verdiğim haberleri kulağının ardı ile dinledi. Hepsinden haberi vardı. Yine gidecekti. Ama neden?.. “Sen eşek değilsin, anlarsın Kurro!.. Hiç merak etme, seni bir daha darda koymam!” Ne zaman döneceği, yine, “Belli olmaz!”dı. Ama er, ama geç, mutlaka gelirdi. Heybeyi omuzladı, karanlıkta kayboldu. Bozo’suz, başımın çaresine bakmak zorundaydım. Ekmeğim, katığım vardı, bitene değin köyden de gelirdi. İyi kötü barınağım, yatacak yatağım da vardı. Bir soğuk, bir de karanlık olmasaydı! Soğuk neyse, uzun gecelerin karanlığı çekilmiyordu. Tahrirat Katibi bayana bir kez daha gitmeliydim. Benim için elinden geleni yapacağını söylemişti. Ayrıca yeniden belge hazırlamama da gerek yoktu, dosyada hepsi hazırdı. Neyi bekliyordum, gider, bir kez daha sorardım. Öğretmenden izin aldım, bir solukta ikinci kata çıktım. Katibe hanım hiçbir şey demeden, daktilonun tuşlarını tıklattı, yazdığı yazıyı mühürlerdi, yine zarf içinde uzattı: “Sana sıran gelmesine daha çok var, ama bilerek suç işledim!..” dedi. Elini öpmek istedim, izin vermedi, başarılar diledi: “Derslerine iyi çalış emi!” dedi. Uçarak gittim, “Gaz Tevzi Bürosun”a. Oradan iki litre gazyağı ile çıktım. Dünyalar benim olmuştu. Karanlığa meydan okurcasına evime(!) döndüm. Yollar açılır açılmaz, yine iki şişe gazyağı ile dönecektim köyüme! Bana, “koturlu” diyenlerden bir güzel öcümü almış olacaktım! Bozo gelende, belki birazını da satabilirdim. İlk işim kandili yakmak oldu. Fitili inadına yukarı verdim, ışık cennetine düştüm. Sonra gazocağını ateşledim. Çay yaptım, sofra kurdum. Hem doydum, hem ısındım. Dünyam değişmişti! Sevinç içinde çalışmaya başladım. Ders kitaplarını, hallaç pamuğu gibi savuruyordum. Notlarım yükselmişti, sınıfın çalışkanı sayılırdım. İçim coşku doluydu. Cılavuz karşımda gülümsüyordu. Elimi uzatıp okşamak istiyordum. Karakış karadan, zemheri aradan gitmişti. Gücük azdı, Mart ayı da yaz sayılırdı. Nisan, mayıs güllük gülistanlık!..Önümde kalıyordu bir yıl, tavşan derisi bile dayanırdı. Hancı Harun, “Gelecek yıl da bu ahır senin!” demişti. Her yıl tifüs salgını olacak değildi! Gel gelelim, o günlerde kasaba, bir soygun haberi ile çalkalanıyordu. Saraç Musa’nın dükkanına giren hırsızılar, eyer, keçe, kilim hamut , ne bulmuşlarsa götürmüşlerdi. Bozo yine aranıyordu. İçeri giren sivil ve resmi polisler, bana hiç de iyi gözle bakmıyorlardı. İnandırıcı değildim, zanlı bir kişiydim onların gözünde. Her gelişinde halimi hatırımı soran o güzel yüzlü polisin de tavrı değişmişti. Ama ben polislere alışmıştım, korkuyu da bir ölçüde yenmiş sayılırdım. Bir gün okul dönüşü, köylü kılıklı bir kadın, önüme geçti, Bozo’yu sordu, “Yok,”dedim, “ Hoçvan’a gitti, bir daha da dönmedi.” Polislere de ayni şeyleri söylüyordum. Kadının gözleri güldü. yanaştı, elini cebime indirdi: “Bu parayı Bozo sana yolladı!” dedi, sırtını dönerek tez adımlarla uzaklaştı. Peşinden giderek, ötesini irdelemenin yarar getirmeyeceğini düşündüm. Parayı saydım, üç buçuk lira! Kaçınılmaz gereksinmelerim için iyi bir paraydı bu. Fakat sevinemedim. Saraç Musa’yı soyanların arasında Bozo da olmalıydı! Yakalanırsa, asker kaçağı olduğu da ortaya çıkar, temelli yanardı. Eninde sonunda bu pislik, bana da bulaşacaktı. Karantina sürüyordu. Bir yana kımıldayacak halim yoktu. Zaten nereye kaçarsam, kaçayım, arar, bulurlardı! Yalnız polisler değil, ev sahibi de iki bir Bozo’yu soruyordu. Ne evde, ne okulda rahat değildim. Bozo’nun evinden çıkmanın çaresini arıyordum. Babam haftalık nevalemi getirmişti. Acaba bana bir yer bulamaz mıydı? Ağzını yokladım, küplere bindi. Aylardı ekmek, peynir, harçlık diyerek soymuş soğana çevirmiştim evi. Karda, ayazda köyden şehre ekmek taşıyarak beni aç koymamıştı. Kaç kez donmaktan kurtulmuştu. Kendisi gelemediği zamanlar, kapı kapı dolaşarak atlı, kızaklı eloğlunun götünü öperek bana ekmek ulaştırmıştı. Yetmezmiş gibi bir de kiralık ev!.. Elde kalan bir iki sığırı da benim için mi satacaktı? Düş içinde yaşıyordum. Kendim etmiş, kendim bulmuştum, cezamı çekmeliydim. Ya dayanırdım, ya köye dönerdim, “O ki biliyordun götün huyunu, niye içtin yahninin suyunu?” diyerek bitirdi. Yüzüme bile bakmak istemiyordu. Ben babamı hiç böylesine karamsar, böylesine ters görmemiştim. Bir patlamaydı bu, ama neden? Ötesini düşünmeye gerek kalmadı, koluma girdi. Söylediklerine pişman olmuştu: “Öfke gelir göz kararır, öfke gider yüz kızarır oğul!” diyerek fırına götürdü. “Sıcak şeher emeği”, yanında helva, bir güzelce karnımızı doyurduk. İki lira da harçlık verdi. Soracak, soruşturacak,bir barınak bulmaya çalışacaktı. Ama pek umutlu değildi. Kendi göbeğimi, kendim kesmeliydim.