namlu ağzı gibiydi. Panikledim, bir çama tırmanmayı düşündüm. Sonra ikirciklendim, eğer görmemişlerse, kendimi ele vermiş olurdum. Kurtlar, çama çıkamazdı ama ben de orada donup düşünceye değin beklerlerdi! Ekmek yemeseler de torbamı param parça ederlerdi. Olduğum yere kıpırtısız bekledim. Yavaş yavaş yaklaşıyorlardı, aramızda pek az bir uzaklık kalmıştı. Bakışları birdenüstüme bindi, can kaygısı içinde, çama tırmanırken, dalların karı üstüme düştü. Öylece kalakaldım. Parmaklarım üşüdü, yüzüm gözüm kar içinde. Korkumdan kollarımı gevşetemiyordum. Başımı çevirip çevreye de bakamıyordum. Düşersem, kurtlar beni parçalardı! Yekindim, çenemi, asıldığım dalın üstüne koyabildi, bacaklarımı da ağacın gövdesine doladım. Neden sonra bir yerlerinden ıslık sesleri geldi, ardından insan sesleri!.. Yüreklendim, gözlerimi indirdim aşağılara. Kurtlar, dört ayak üstüne hopladı, gözden kayboldular. Rahat bir soluk aldım. Bir karabasandan kurtulmuş gibiydim. Çamdan indim. Tipinin uğultusu kesilmişti. Torbamı alarak ormandan çıktım. İki yolcu göründü, biri atlı, bir yaya. Topaç gibi yuvarlanarak yola indim. Atın üstündeki adam, paltolu, boynu boğazı sarılı. Öbürü paltosuz bir delikanlı, yayan yürüyordu. Beni gören atlı, şaşırdı: “Sen nereden çıktın ay oğul, in misin, cin misin??” dedi. Sesinden tanıdım, bizim köylü Emin dayıydı. O da beni tanıdı: “Seni deli misin çocuk, bu havada tek başına?.. İyi kurtlar parçalamamış seni?” “Kurlar iki taneydi... sizden ürktüler.” “İki değil, daha çoktular, gözlerimle gördüm, beş mi, altı mı?..” Delikanlıya seslendi: “Haydi bekleme, sen yürü!”dedi, bana döndü, ver yükünü, atla terkime...” Boşalttığı üzengiye ayağımı taktım, çabaladım, binemedim. Güldü, “Sen bu götünle mi zemheriye meydan okumaktasın?!” Yere indi , serçe gibi savurdu beni atın üstüne. Delikanlıyı merak ediyordum: “Aldırma!” dedi, “Ben onu sınamak için böyle bir günde yola çıkardım!” Hiçbir şey anlamamıştım. Anlattı, “Bu oğlan Kunzulut köyünden olur. Babası geldi, Allah’ın emri, peygamberin kavli ile kızımı, kendi oğluna istedi. Dedim, arkadaş, damadım olacak adamı görmeden, sınamadan ben ona kız vermem! Gitti, gönderdi. Dıştan fena sayılmaz, ya içi nasıl, sağlam mı, çürük mü, ben ne bilem?.. Onun için kattım atın önüne, yürütüyorum.” Emin dayı beğenmemişti damat adayını: “Baksana patates gibi sallanıyor dürzü, ben buna kız vermem!” dedi. Atın terkisinde tir tir titriyordum. Ellerime üfleyerek tutunuyordum. Ayaklarım benden değildi. Emin dayı atın gemini çekti: “Haydi atla, düş önüme, biraz da seni deneyeyim!” diyerek takıldı. Ben kendimi beğendirmek için değil, donmaktan kurtulmak için olanca gücümle adımlanmaya başladım. Damat adayını gerilerde bırakmıştım. Bir süre sonra yeniden aldı terkisine. Bir şaka daha yaptı: “Bravo, sınavı sen kazandın, kızım sana helal!”. Delikanlıya da yol gösterdi, “Sen köyüne gidebilirsin!” dedi, atını mahmuzladı. Beni kasabaya bıraktıktan sonra dönecekti. ... Ahırın kapısını zorladım, açamadım. Gözlerime kar yağdı. Gözlerimi sildim, kapının üstünde kara bir kilit! Dizlerim titredi! Kulağımı dayadım, içerisini dinledim, en küçük bir kıpırtı yok! Kuyruğu alevlenen kediler gibi sağa sola koştum, Han’ın ana kapısında kurdum. Orası da kilitli, mühürlü! Çevreye baktım, in cin yok, Bozo da kayıplarda! Yeni bir fırtınanın kanadında savruktum. Oysa ben yol boyu, hep ahırın sıcağını düşlemiştim, kemiklerim ısınıncaya değin dışarı çıkmayacaktım. Elinde sandığı ile dolaşan Boyacı Karagöz, beni izlemiş olmalıydı: “Karantina var, han kapalı!”dedi. “Ne zaman açılacak?” “Orasını hükümet doktoru bilir. Sürer epeyce...” Vay başıma gelenler!.. İboş’un kahvesine canımı atmak istedim. Bir çay içer, elimin ayağımın ısınmasını beklerken, işin aslını öğrenirdim. Torbayı sırtımdan, elime aldım, içeri daldım. Müşteriler, yoksul kesimin insanlarıydı. Beni yadırgayan olmadı. Bir masaya iliştim. Garson Kubo geldi, Bozo’yu sordum. Hiç görmediğini söyledi. Han kapalı olduğundan uğramıyordu! Türkçe defterimi, tarih kitabımı göğsümden çıkardım, ekmek torbamı İbo’ya teslim ettikten sonra okula yollandım. Geç kalmış olmak önemli değildi, hangi ders olursa olsun, girecektim. Köyde çıkarılan dedikodular, sonra da karantina beni büsbütün ürkütmüştü. Önce öğrenciliğimden emin olmak istiyordum! Birkaç adım sonra içime kurt düştü, torbamı birileri çalabilirdi. Ekmek için Kubo’nun kendisi de yapardı bu işi. Geri döndüm, torbayı alarak Bakkal Ali İskender’e teslim ettim. Ali İskender’i sevmesem de haftalık ekmeğimi, güvence altında olurdu. Kaygılar içinde okula koştum. Sınıfın kapısını açtım, olanca gözler üstüme bindi. Güngör öğretmen yerinden kalktı: “Üşümüşsün!” dedi, kendi sandalyesini sobanın yanına çekti, ısınmamı istedi. Demek okuldan atmamışlardı beni! Çok sevindim. Sobanın yanında uzun oturursam, sıcakta başıma gelecekleri biliyordum ama Öğretmeni kıramadım. Soba çatır çatır yanıyordu. Ön sırada oturan Sema ile Nilgün’ün suratları asıldı, biri, öbürüne bir şeyler fısıldadı. Nilgün mendilini burnuna tuttu. Zaten diken üstünde oturuyordum. Kükürt koktuğumu anladım, hemen fırladım yerimden. Öğretmen zorladıysa da oturmadım. Yerime geçer geçmez, İmdat’ın suratı kaydı: “Çok pis kokuyorsun lan!” diyerek yandaki sıraya geçti. Öteki arkadaşım Sıddık da başını ters çevirdi: “Senin anan, kükürtlü ilacı, uyuzlarına değil, üstüne başına sürmüş oğlum!” dedi. Derste neler anlatılıyor, neler konuşuluyordu, ayırdında değildim. Nasıl olsa, öğrenciliğim duruyordu yerli yerinde! Öğretmenden izin aldım, kendimi sokağa attım. Bozo’yu aradım, Avşar’ın kahvesinde buldum. Sıçradı yerinden boynuma sarıldı: “Ben de seni merak ediyordum, Kurro!” dedi, “Duydun mu başımıza gelenleri?” Çay söyledi, olanı biteni anlattı. Kasabada tifüs salgını vardı. Şüpheli yerler karantina altına alınmıştı. Yalnız bizim han değil, oteller, kirli, bitli kahveler de kapatılmıştı. Her yer denetim altındaydı. Fakat bitin asıl kaynağı,Harun’un Hanı, diye söylentiler yayılmıştı. Burada iç içe yatan bitli köylüler, iki ayaklı taşıyıcılarıydı. O yüzden önce Hankapatılkmıştı. Keçe, kilim, yorgan, döşek ne varsa yakılmıştı. Benim kitaplarımı, defterlerimi zor kurtarabilmişti Bozo! Kara kara düşünürken, bir çaresizlik içinde gözlerim ıslandı, ayıp olmasaydı hüngür hüngür ağlayacaktım.
Bozo elini boynuma attı:
“Ağlama lo, Bozo ölmemiştir!”dedi, “Benim yanımda kalırsın, ben aç, sen de aç, ben tok sen de tok!..” Gözlerim, kulaklarım yeniden açıldı dünyaya. Kahvede tavla şakırtılarını duydum, söyleşenleri... Pencerenin önünden insanlar geçiyordu, kadın, erkek, çoluk çocuk, kuyruğu apuş arasında bir de kedi...Tuti neredeydi?.. “Hayvan hep seni aradı durdu.”dedi Bozo, “Ben kapıyı açanda, ranzadan atlar, gelirdi. Seni göremezdi, kıçının üstüne oturur, miyavlardı. Karantina geldi, Tuti kayboldu...” Birlikte kahveden çıktık.