Allak bullak oldum. Öfkemi dizginlemeseydim, ağzının üstüne yumruğumu... Gazyağı her zaman bulunmuyordu. Bazı geceler, müşteriler bile karanlıkta kalırdı. Ama adamın tavrı beni perişan etmişti. Harun ağaya şikayet edeceğimi söyledim. “Harun ağanı bulamazsın, Zavot’a gitti, iki gün sonra derdini, ağana anlatırsın!” dedi, sırtını döndü. Ahıra inerken, merdivenlerde dizlerim titriyordu. Köye gitmekten öte çıkar yol yoktu. Hafta sonu orada çalışır, pazartesi de sınava yetişirdim. Okula başladıktan sonra köye ilk gidişimdi. Boz urbam, yemenilerim, ak yakam, çift şeritli kepimle bizim evin yokuşunu kasılarak tırmanırken, gözler üstüme çevrilmişti. Mahallenin iki genç kızı Sati ile Tutu yanımdan geçerken, fısıltılarını duydum, “Mamır olacak, Nazım efendiden daha büyük mamır!..” Hindiler gibi iyice şişerek yürürken, ayağım tekerlendi, düşmekten zor kurtuldum. Anama da haber ulaştırılmıştı. Çevrem kuşatıldı. Nasım efendi gibi ben de onlarla senli benli olmak istemiyordum. Kısa, sert yanıtlar geçiştirdim, yürüdüm, hısım akraba da benimle birlikte... Evde kalabalık daha da büyüdü. “Mektep urbaları”ma imrenerek bakıyorlardı. Daha şimdiden resmen efendi sayılırdım. Hemen hepsi de merak içindeydi, “Şeher mektebinde” neler öğretiliyordu ve ne zaman, “ resmen mamır” olacaktım? Çalımla yanıtlıyordum soruları, efendiliğime toz kondurmuyordum! “Bahtuli canına oğul(ne mutlu sana),” dedi Leyla yengem, “sen de mamır takımına karışacaksın!” Yarışa girercesine her bir yandan kutsuyordu . Ben de tarih kitabı elimde, evirip çeviriyordum. Tosi amcam, oradikeleri uyardı: “Rahat bırakın çocuğu, cüzünü ezberlesin!” Fırsatı kaçırmak istemedim, hemen bilgiç bir tavırla başladım: “Okuduğum okul, medrese değil amca, Cumhuriyet okuludur. Elimdeki de cüz değil, ders kitabıdır. Dersler ezberlenmez, çalışılır. Şimdi ben, hem çalışıyor, hem de sizlerle konuşuyorum.”
Anam araya girdi:
“Çalışmak ki ne çalışmak! Sen hep götünün üstüne mi çalışırsın ay oğul?”
“Şehirde ezberlemenin adına, ‘çalışmak’ derler ana!” “Onun için çalışmaktan hepsinin beli kırılmış !..” Medrese ile okul arasındaki ayırımı anlattım. Amcam, yaptığı yanlıştan dolayı özür diledi: “Cahilliğimize bağışla oğul!”dedi. Kardeşlerin en küçüğüydü Tosi amcam. Babamın tersine sessiz, sakin bir adamdı. Bir karıncanın bile gönlünü kırmak istemeyen, iyilik meleğiydi o, ayni ölçüde de kaygısız... Dünya yansa, bir tutam otu yanmazdı. Amcamdan kalan boşluğu, karısı Halime yengem doldururdu, biraz da fazlasıyla... Her işe karışır, herkesle dobra dobra konuşurdu. Kavgalarda erkeklere meydan okurdu. Halime yengemden yakınanlara, amcamın verdiği yanıt hep aynıydı: “Benim avrat, lüzumsuz işler kumandanıdır!” derdi. O, ne derse desin, yine de takılmadan edemezlerdi, “Tosi,” derlerdi, “Allah, yanlışlıkla senin malzemeleri Halime’ye vermiş, Halime’ninkileri de sana!” Yengem zekiydi, meraklıydı,bir konuyu bilmeden, anlamadan konuşmazdı. Yanıma geldi: “Öyle kendi kendine hafızlama ay oğul, sesini biraz yükselt, neler okuduğunu biz de öğrenek!”dedi. Beklediğim bir fırsatı yakalamıştım. Sayfaları çevirerek, konu başlıklarını sıraladım, “Sümer”, “Kalde”, “ Elam”, “Samanoğlulları”, “Hunlar”, “Vizigotlar”, “Ostrogotlar...” “Yeter, yeter!” diyerek sözümü kesti, “Bunlar mı senin okudukların oğul?..” Dudaklarını büzdü, “Kuran’ın gavurcası!..” Tosi amcam ayıpladı karısını: “Bilir bilmez konuşma Halime, bunlar yüksek mamırlık bilgileridir!” Leyla yengem ayaklanırken kendi kendine söylendi: “Sen kafiyeye bakma, safiyeye bak!” dedi, “Maksat, dövlet kapısında kulluğa girmek!Arapça olmuş Frenkçe olmuş ne fark eder?..” Anamın da hiç hoşnut olmadığı yüzünden belliydi. Sonunda baklayı ağzından çıkardı: “Biz bir çift öküzü, işte bu zırt vırt için elden çıkardık anam bacım!” diye söylendi. Gülşan bibime göre medrese daha iyiydi. Hiç değilse Kuran öğretiliyordu. Yarın ölenlerin üstüne ost most,vızt mıst mı okuyacaktım?.. Düpedüz okuduklarım küçümseniyor, benimle alay ediliyordu. Cahil insanlar anlamazlardı. Medrese ile okul arasındaki farkı yeniden anlattım. Somut örnekler verdim, medreseden imam, hafız, cer hocası çıkıyordu, okuldan, bilumum devlet memurları kaymakam, banka müdürü, öğretmen, tahsildar, gardiyan, karakol çavuşu... Hangileri daha büyüktü? Medreseye gidenler köylerde yaşar, açlıktan canları çıkardı. Öbürleri şehirde keyif içinde, millete hükmederlerdi. Sözlerimi kasılarak bağladım: “Ben Cumhuriyet okulunda okuyorum, bilerek, anlayarak okuyorum. Köylüler gibi hayvanlarla oturup kalkmıyorum!” Tosi amcam çok beğenmişti sözlerimi: “Şimdi herkes aldı mı ağzının payını?” dedi. “Hıh!” etti Halime yengem, “Neler öğrendiğini gördüm işte!.. Dün, medresede Arapça hatmedenler, el üstünde tutulurdu, bugün de gavurca zırt vırt edenler... Al birini, vur öbürüne!..”
Babam geldi, Halime yengem sustu. Tartışma bu kez de anamla,babam arasında başladı. Konu yine satılan öküzlerdi. Ardan bir ay geçmesine karşın babam, daha bir çift öküz almamıştı. Bahara daha çok vardı, ahırda boş yere, altı ay beslemek istemiyordu. Elinde kalan para ile “ticaret” yapmayı düşünüyordu!
Anam, yakınlarımızın evde olmasından güç alarak karşısına dikildi: “Sen, ticaret diye diye ocağımıza incir ağacı diktin, yeter artık! Ahırda hayvan bırakmadın,sattın, aldığın parayı kavun karpuz işinde çürüttün, komşunun atını İmirhev deresine gömdün. de geldin. Bir ineğimiz, o atın ceremesine gitti. Şimdi de...” “Yeter!” diyerek bağırdı babam, “ Yine mi, İmirhev?.” Değneğine el ederken, Tosi amcam araya girdi, babamı yatıştırdı. Kadınlara işaret etti: “Biz gidek, çocuk cüzünü ezberlesin!” dedi. Hava kararmıştı. Çırayı yaktım, kitabımı açtım. ... Kaygılar içinde kasabanın yolunu tuttum. Sınava yeterince hazırlanamamıştım. Hiç değilse ilk derse yetişmek zorundaydım. Müzehher öğretmenin yanında büsbütün hacil düşmek istemiyordum. Sırtımda anamın pişirdiği kakalalar(arpa unundan somunlar), elimde bir sepet yumurta vardı, yani bir haftalık ekmeğim ve harçlığım... Hava soğuktu. Okul giysilerim inceydi, üşüyordum. Don yerine giydiğim eski pantolonumu, ahırda bıraktığıma bin pişmandım. Kasabaya biraz erken varabilirsem, ahırın sıcağında ısınabilirdim. Ancak içimde ayrı bir sıkıntı vardı, fenerin gazı yoktu. Han Katibi, Harun ağadan habersiz beni azarlayamazdı. Gazyağını kesen adam, beni de ahırdan atabilirdi! Ama, “Allah’ın sana açmadığı kapıyı ben açarım(Haşa!)” diyen ağa, bana yastık, yorgan veren ağa, durup dururken, neden bana öfkelenmişti? Oysa ben üstüme düşen görevimi kusursuz yapıyordum. Kasabaya varır varmaz, ilk işim Harun ağa ile görüşmek olmalıydı... Ansızın tekerlendim, sepet elimden düştü, yumurtalar yuvarlandı. Çoğu kırılmıştı. Sağlamları topladım, yerleştirdim, yollandım. Yitirecek zamanım yoktu. At yokuşunda şehir göründü. Ahırın kapısını açtım, sıcak buhar, ana sevgisi gibi kucakladı beni. Ranzaya çıktım, aldı bir titreme. Isınmak için yorgana sarındım. Kozasında büzülen böcekler gibiydim. Okula gitmekten vazgeçtim, zati geç kalmıştım. Öğretmenime anlatırdım, hoş görürdü. Yazılı yerine bir başka gün, sözlü yapardı.
Bozo’nun sesini duydum:
“Sen öldün mü Kurro?” diye seslendi, “Bu sabah Harun ağa, senin işini bana yükledi, ahırı ben süpürdüm!..” Al başına belayı, işimi Bozo’ya verdiğine göre, beni kovacaktı! Köye giderken de kendisine haber vermemiştim, suç üstüne suç!.. Korku başımdan aşkın. Ranzadan atladım, soluğu dışarıda aldım. Bozo peşimden ünlüyordu: “Nereye lo, seni cin mi çarptı?” Harun ağayı, Hanın önünde yakaladım. Kara paltosu omzunda sallana sallana gidiyordu. Önüne geçtim, izinsiz köye gitmek zorunda kaldığım için özür diledim: “Zavot’a gitmiştiniz, o yüzden sizi bulamadım.”dedim “Hayır, ben buradaydım.” “Katip öyle dedi!” “Yalan söylemiş,eşek oğlu eşek!” Sözü gaz olayına getirdim, katibin dediklerini aktardım. Kara kaşları kasıldı, kara bıyıkları dikildi: “Bak hele yediği boka dürzünün?”dedi, “Adı katip ama iki müşterinin adını doğru yazamaz! İşten atacağımı biliyor. Yerine seni alacağımı düşünmüş olmalı!” dedi, yürüdü. Ne açlığım kalmıştı, ne yorgunluğum, ne de sınav kaygısı...