Heyecanlıydım, kapıyı açmaya cesaret edemiyordum. “Girsene yahu!” dedi, geldi,kapıyı tıkırdatarak beni içeri soktu. Müzehher hanımın güleç gözleri üstümde döndü: “Hoş geldin!” dedi, “Giysilerin de çok güzel, yalnız yakalığın eksik, onu da sonra...” Öğrencilerin alaylı bakışları arasında öğretmenin gösterdiği yere oturdum. Sıra arkadaşlarımın pek hoşnut olamadıkları belliydi. İkisi birbirine sıkıca yaklaştı, aramızda boşluk kaldı. Karatahtanın üst köşesine gözüm kaydı, “9 Kasım 43.” Öğretmen kaldığı yerden sürdürüyordu dersini. On Kasım, yani bir gün sonra Atatürk, ölümünün beşinci yılında anılacaktı. Vay canına, Atatürk öleli beş yıl mı olmuştu? Öğretmen, onun nice büyük işler yaptığını anlatırken sesi ağlamaklıydı. Tahtaya bir şiir yazdı: Uzun uzun kavaklar Dökülüyor yapraklar Ben Atama doymadım Doysun kara topraklar Dizeleri türküleştirerek okurken ağladı, onu izleyen öğrenciler de ağlıyordu. Onlar ağlarken, benim öküz gibi bakmam yakışık almazdı. Ben de zorunlu üzüntülü göründüm, başımı eğerek gözlerimi ovmaya başladım. Resül efendi, yeni yazı kursunda Atatürk’ten söz ederdi ama anlattıkları ağlamaya değmezdi. Vatanı kurtardı diyordu ama bizim köyün de vatan olup olmadığını bilmiyordum. Mustafa Kemal Atatürk’ün korkusundan Urus saldatları (askerleri), Ermeniler, Gürcüler kaçmışlardı. Ama onlardan kimse şikayetçi değildi. O zaman çay, şeker boldu, vergi yoktu, askerlik yoktu, tahsildar kapıya gelmezdi... Oysa şimdi Müzehher öğretmen, yaşlı gözlerle çok daha başka şeyler anlatıyordu. Atatürk, hem içerdeki, hem dışarıdaki düşmanların başını ezdikten sonra büyük devremler yapmıştı... Devrimin ne anlama geldiğini bir türlü kavrayamıyordum. Ne adını duymuştum, ne de kendisini görmüştüm. Verdiği örneklerden devrimin önemli değişikler, yenilikler olduğunu az çok sezinliyordum. Ancak bizim köyde her şey, eski tas eski hamamdı. Devrim demek belki de şehir demekti. Şehirlerde giyim kuşam, gidişat ayrıydı, köylerde ayrıydı. Şehirlerde okul vardı, hastane, doktor vardı, memur ve tüccar takımı vardı, hepsi de bolluk içinde yaşardı. Onun için, “Biz bugünkü yaşamamızı Atatürk’e borçluyuz”” diyordu gözlüklü öğrenci. Bizim köye bir okul bile yapılmamıştı. Bir yeni yazı kursu açılmıştı, o kadar! İyi ki açılmıştı, ben de o kursta öğrendiklerimle, sınav kazanarak şehir okuluna gelmiştim...
“Sen söyle Dursun, Atatürk hangi devrimleri yaptı?” Başımı kaldırdım, öğretmenin gözlerdi üstümde. Biraz bocaladıktan sonra:
“Bizim köye Resül efendiyi gönderdi öğretmenim!” dedim. Sınıfta kahkahalar yükseldi. Öğretmen gülenleri susturdu, bana döndü: “Kim bu Resül efendi?” “Köyümüzde yeni yazı kursu açan öğretmen...” “Doğru,” dedi, “bu da bir devrimdir, köylüleri karanlıktan kurtarmak için yapılan bir devrim... Bu amaçla okuma-yazma kursları, halk dershaneleri...” Bir de bana onaylatmak istedi, “Sen de bunları söylemek istedin değil mi çocuğum?” “Evet öğretmenim!” diyerek yalan söyledim. Ancak köylüler karanlıktan daha kurtulamamıştı, lamba ışığı bir yana, çıra bile bulunmuyordu! Ama şehirliler!..
Paydos zili çaldı. Çıkarken öğretmen çağırdı, elime üç kitap verdi Türkçe, Tarih, Coğrafya:
“Bunlar senin ders kitapların, ötekileri de kendin bulursun çocuğum!”dedi. Koridorda Başöğretmen Süleyman bey gördü, şaşı gözleriyle taradı: “Yakalığın yok mu senin?..” diye sordu. “Var.” “Niçin takmıyorsun?” “Kirlendi!” “Bok herif, yarın yakalığınla gelirsin!” Daha fazla azarlanmadığıma şükrettim. Ahıra döndüm, ranzaya çıkarak soyundum. Yeni giysilerimi, özenle torbaya yerleştirdim, eskileri giyindim. Karnım açtı, fırından çeyrek ekmek almayı düşünüyordum. Bozo ahırın kapısından ünledi: “Bir adam seni arıyor Kurro( Kürtçe kurro, daha çok erkek çocuklar için pek de saygın olmayan bir sesleniş biçimi)!” Beni arayan adam, babamdı. Şavşat’a gitmekten vazgeçmiş, yarı yoldan geri dönmüştü. Öküz orada da pahalıydı, parası yetmezdi. Evdeki tosunu da satacak, adam gibi bir çift öküz alacaktı. Han’nın ahırda, sürekli kalacağımı duyanda sevindi. Sıcağı sıcağına, “Baba, yakalığım!..” dedim. Hiç ikirciklenmeden,hemen yenisi alacağını söyledi. Elimden tutarak fırına götürdü. Bir tam somun, iki yüz elli gram helva aldı. Karnımızı bir güzel doyurduk. Keyfimize diyecek yoktu: “Aldırma. “dedi babam, “malını yiyen de ölmüş, yemeyen de!..” Yakalığımı aldıktan sonra köye döndü. O akşam, ekmek pişirterek, devrisi gün erkenden gönderecekti. ... Derslere uyum sağlamam kolay olmuyordu. Bir kez, şehir çocuklarıyla aramızda kültür farkı vardı. Ayrıca onlar üç yıl düzenli okumuşlardı. Ben hop demiş, yerel kültür, yerel ağız, yerel dille gelmiştim. Ben konuşurken gülerlerdi, davranışlarıma gülerlerdi. Gömlek değiştirir gibi kendimi değiştirmek zorundaydım. Her şey sil baştan, yeni yürümeye başlayan çocuklar gibiydim. Bir gün öğretmen, İkinci Meşrutiyetin ilanına ilişkin bir şeyler anlattı, sonra da anlattıklarını özetleyerek yazdırdı: “Çalışın, yarın müzakere edeceğim”dedi. Öğretmenin verdiği ödevi en iyi biçimde anlatmak boynumun borcuydu. Ancak “müzakere”nin anlamını bilmiyordum, “çalışmak sözcüğünü bir türlü yerine oturtamadım. Çalışmak tarlada, bostanda ve benzer işyerlerinde olurdu. Ders dediğin ezberlenirdi. Medresede imam da cüzümü ezberlememi isterdi. Öğretmenin ödevi pek uzun değildi, topu topu üç, dört sayfa bir şeydi. Her olasılığa karşı ben yine de ezberlemeliydim. Ahıra girer girmez hemen başladım. Uyumadan önce tümünü ezberlemiştim. Devrisi gün meydan okurcasına sınıfa girdim. İlk dersimiz tarihti. Öğretmen ödevimizi anımsatarak sordu: “Çalıştınız mı?” Parmaklar kalktı havaya, ben kaldırmadım. Öğretmen gözlerini bana uçurdu: “Sen çalışmadın mı Dursun?” “Köye gitmediğim için çalışamadım öğretmenim.” “Dersini hazırlamak için köye mi gitmen gerekirdi?” “Ben dersimi ezberledim öğretmenim!” Herkes güldü, öğretmen de ister istemez gülümsedi: “Çalıştım, diyeceksin çocuğum. Ezberlemek medreselerle birlikte öldü. Sizler Cumhuriyet okullarında okuyan öğrencilersiniz. Bu okullarda ezber yok, sözcüklerin anlamını kavrayarak öğrenmek var...” Aslında ezberlediğim ödevin anlamını da kavramış değildim. “Anlat bakalım!” dedi öğretmen. Tahtanın başına geçtim, gözlerimi kısarak başladım: “... l908 tarihinde Rumeli’den gelen bir ordu, bu kargaşalığı bastırarak İkinci Abdül Hamid’i tahttan indirdi, yerine Mehmet Reşad’ı...” Bitirinceye değin kimseden çıt çıkmadı. Öğretmen beğenmişti. Ancak dersleri noktası virgülü ile satır satır ezberleyemeyecektim, anladıklarımı, kendi ifademle yavaş yavaş anlatacaktım. Bu olaydan sonra adım “hafız”a çıkmıştı. Zorunlu hafızlığa devam ediyordum. Şehir dili ile yazılmış ders kitaplarını, köylü dili ile anlatamazdım. Sınıfımızda benim gibi bir ezberci daha vardı, Nurettin Çarmıklı. İkimiz de ünlenmiştik okulda. “Eğitsel Kol” çalışmalarında, öğretmenler, ikimizi de çağırır, horozlar gibi dövüştürürlerdi. Biz başlarken, onlar da tarih kitabını açar, sordukları konuyu satır satır izlerlerdi. Bir sözcük, ya da bir tümcenin söylenmediği yerde, “Olmadı, atladın!” diyerek gülüşürlerdi. Bu hünerimizden dolayı, Nurettin’le aramızda çok sıcak bir dostluk kurulmuştu. Giyimi, kuşamı düzgün topaç gibi bir öğrenciydi Nurettin. Sıcak kanlı, cana yakındı, ama yaramaz mı,yaramazdı. Başöğretmen Süleyman beyi o da hiç sevmezdi, “Ben bu adamı furacağum!” derdi. Karadenizliydi, “Furur mu furur”du! Nasıl vuracağını merak ediyordum? Bir gün marangoza yaptırdığı ağaçtan tabancası ile geldi. Tabancanın mermi yatağında barut, namlusunda çivi vardı. İlk dersten çıkarken beni çağırdı. Pencereden namluyu doğrultarak Başöğretmenin kel kafasına nişan aldı. Ateşlemek için barutun tutuşması gerekiyordu. Kibriti bana uzattı, “Çak!” dedi. Çaktım, iki üç kez çaktım, yanmıyordu. Sabırsızlandı, kibriti aldı, tabancayı bana verdi, sıkıca uyardı: “İyi nişan al, bileğin titremesin!”diyerek uyardı. Hoşuma gitmişti bu iş, güzel bir oyun, güzel bir yarenlik. Başöğretmenin sırtı pencereye dönüktü. Yaklaştım, namluyu camdan, kafasına doğrulttum. Bir vuruşta yaktı kibriti Nurettin. Büyük bir patlama oldu, okulun camları seslendi. Bir de baktım, elimde tabanca yok, her parçası bir yana savrulmuştu, parmaklarım kan içinde! Öğrenciler çevremizi kuşattı. Nurettin sırıtıyordu: “Yuh olsun sana, herifi furamadun!” Başöğretmen hışımla geldi, ikimizi de kıskıvrak yakaladı. Kulaklarımızdan sürükleyerek odasına götürdü. Ağzı köpük saçıyordu, “Sen ha!..” diyerek sağlı sollu iki şamar indirdi suratıma, gözlerimden ateş yağdı. Öfkesi burnundan çıkıyordu, “Sen bunun için mi okula yazılmak istemiştin, bunun için mi ağlıyordun? Seni kovacağım, defol git, geldiğin yere!..” Yıldırım çarpmışa dönmüştüm. Nurettin’i şamarlamakla yetinmedi, tekmeyle yere düşürdü: “Ulan, senden illallah dedik, yetmedi mi?” Beni gösterdi, “Köyden gelen bu eşeği de yoldan sen çıkardın değil mi?” Nurettin kendini savunacak oldu, susturdu: “Bugün oyuncak tabanca, yarın sahici... Bilesin ki beni vuracak adam anasından doğmamıştır!” Öfkesi azalmıştı. İkimize de gözdağı verdi, “Bir daha karşıma çıkarsanız, kovarım!” dedi, “Defolun karşımdan!” Yarı ölü, yarı diri çıktım odadan. Mezehher öğretmen duyarsa, büsbütün rezil olacaktım!