“Hey, dikkat et, düşersin!” Başımı geri çevirdim, efendi kılıklı birisi. Bu da nereden çıkmıştı? Kalakaldım. “İn aşağı!” dedi, iki eliyle tutarak indirdi. Tanıyormuş gibi baktı yüzüme:
“Sen ne arıyorsun buralara?..” “Okula gitmek istiyorum!” “Ne işin var okulda?” “Bir şahadetname alacağım!” Gülerek başını salladı: “Şahadetname mi? Kim satıyor, sen alasın?” “ Cılavuz’a gitmek istiyorum, onun için...” “Seni bu halinle görselerdi, beşinci sınıftan diploma verirlerdi?”diyerek güldü. Ne demek istiyordu bu adam?.. Sustum, yanıt vermedim. “Hasanlar’dan, Eyüp’ün oğlu değil misin?..” diye sordu, “ Mevlit okursun, Ahmediye, Muhammediye...” Gevşemiştim, alıcı gözle baktım, suratı yabancı gelmiyordu. “Beni tanımadın mı?..” dedi, elini omzuma attı, “ Ben de Ölçekliyim, Ete’nin oğlu Cemal. Belediyede çalışıyorum...” Nasıl olmuş da tanıyamamıştım? Nazım efendi gibi gardiyan olsaydı, adı seslenirdi. Kılığı düzgündü ama kravatı yoktu, ayaklarında lastik... Ola ki memur değildi. Ne olursa osun, benim için bir dayanaktı, Allah göndermişti! Ete’nin oğlu, parmaklıklar arasından elini soktu, “şak!” diye açıldı demir kapı! Şaşırdım, demek bu denli kolaymış! Ses etmeden peşine takıldım. İçeriye girdi, bir odanın önünde durdu. Ceketini ilikledi, şapkasını çıkardıktan sonra kapıyı tıklattı, ben de onunla birlikte içeri girdim. Bayraklı masada, sert bakışlı bir adam oturuyordu. Beni gördü, gözleri kısıldı, kaşları indi, bir şey söyleyecekti, vazgeçti. Ete’nin oğlunun verdiği yazıyı okumaya başladı. Ola ki Başöğretmen dedikleri, bu adamdı! Yandaki sandalyelerde oturan iki üç kişiden birini görür görmez, tanıdım, sokakta peşine takıldığım öğretmendi! Alnımı ter bastı. Bana baktı ama hiçbir tepki göstermedi. Saçlarım tıraşlı, pantolonum yeniydi, herhalde tanıyamamıştı! Biraz ferahladım. Başöğretmen, imzaladığı yazıyı, Eten’nin oğluna uzatırken, ben gösterdi:
“Kim bu?..”
“Bizim köyden olur.”
“Daireleri birlikte mi dolaşırsın?”
“Hayır efendim, dışarıda rastladım.”
“Burada işi ne?”
“Üçüncü sınıftan bir belgeye ihtiyacı varmış, okumak ister!’
Başını salladı, sırıttı: “Haydi diyelim onun aklı ermiyor! Ya sen?.. Kocaman bir adamsın!”
“Bağışlayın Başöğretmenim, ben çocuğun arzusunu söyledim.”dedi, çark etti, çıktı. Ben çıkmadım, aradığım yerin tam göbeğine düşmüştüm, çıkmayacaktım!
Başöğretmen, başıyla kapıyı gösterdi:
“Haydi dışarı, ne bekliyorsun?..”
“Ben bir şahadetname almak istiyorum!..”
Yanlamasına baktı:
“Sen kaçık mısın ne?..”
“Hayır Başöğretmenim, köyde okuma,yazma öğrendim. Elimde bir şahadetname yok. Cılavuz’a gitmek istiyorum!..”
Öğretmenlere döndü:
“Bu çocuk ne demek istiyor, ben bir şey anlamadım?”
“Herhalde bizim okulda okumak istiyor, sonra da Cılavuz Köy Enstitüsüne...” dedi bayan öğretmen. Bir de bana onaylatmak istedi, “Öyle değil mi çocuğum?”
“Evet öğretmenim!..”
Başöğretmen, başından savarcasına:
“Kayıtlar bir ay önce kapandı, yaşın büyük. Zamanında gelmiş olsaydın da seni alamazdık...”
“Ben okumak istiyorum öğretmenim!” dedim, ağladım.
“Ağlasan da sızlasan da çaresiz oğlum. Haydi köyüne dön, babana yardım edersin!”
Gözlerimi ovarak, köyümüzde okul olmadığını söyledim. Yeni yazı kursunu bitirdiğimi, aşık kitaplarını su gibi okuduğumu sıralarken, sözümü kesti:
“Uzatma şimdi, seni dinleyecek zamanım yok, haydi bas tabana!”
Üstüme duvar yıkıldı sandım! Bu devlet memurlarında hiç insaf yoktu, acıma yoktu, yürekleri taştan yapılmıştı. Tahsildar öyleydi, karakol çavuşu, gardiyan Nazım efendi öyleydi! Halden anlamaz, dilden anlamazlardı. “Bekleme, dışarı çık dedim, anlamadın mı?..”
Bayan öğretmen araya girdi:
“İnsaf edin Süleyman bey, bu çocuk köyden gelmiş, kim bilir kaç kilometre yoldan... Okumak istiyorum, diyor, siz kovuyorsunuz! Bizim öğrenciler okuldan kaçıyor, hem bizi hem analarını, babalarını atlatıyorlar. Bir onlara bakın, bir de bu çocuğa!..” “Ne yapalım yani Hoca Hanım?” Uzun boylu, esmer öğretmen bana döndü, tanıyacak sandım, korktum. Ama bakışları çok sıcaktı:
“Senin baban yok mu oğlum?”
“Var ama anamı dövüyor!”dedim, gözlerim yine doldu. Biri öbürünün yüzüne baktı. Esmer öğretmen sürdürdü:
“Hangi köydensin?”
“Ölçek...”
“Buraya yalnız mı geldin?”
“Evet.”
“Kaç saatte?..”
“Saatim yok ama dört saatlik yol, derler”
“Burada kalacağın yer var mı?”
“Yoktur ama ben Harun’un hanında kalırım, her gün gelir,giderim.”

Bayan öğretmen duygulanmıştı. Başöğretmene baktı:
“İşittiniz değil mi Süleyman bey?”
“Yapacağım bir şey yok Müzehher hanım!” dedi, “Bunun gibi yüz binlerce çocuk var köylerde. Sorumluluk altına giremem!”
“Köyden gelmiş yoksul bir çocuğu okutmak, sorumluluk altına girmek mi?..”
“Bu yaştaki bir çocuğu, birinci sınıfta bebelerin içine sokamam!”
“Okuması yazması var, halk masallarını okuduğunu kendisi söylüyor. Sınav yaparız, başarısına göre yukarı bir sınıfa...”
“Ben bunu yapamam! Eğer Kaymakam bey emir buyururlarsa...”

“Tamam, ben konuşurum kaymakamla!” diyerek yerinden kalktı, Başöğretmenin masasındaki telefonla, epeyce uğraştıktan sonra Kaymakamı buldu. Sessiz konuştu, ne konuştuğunu duyamadım. Telefonu Süleyman beye uzatırken bana baktı, gözlerinin için gülüyordu. Başöğretmen ceketini ilikledi, ayağa kalkarak aldı telefonu:
“Buyurun beyefendi...Baş üstüne efendim, emredersiniz... Bizler Atatürk’ün neferleriyiz efendim. Buyurduğunuz gibi, köylere alfabeyi götürmek, ilim ve irfanı yaymak biz öğretmenlerin asli görevidir efendim...”

Başöğretmenin yüzü allak bullak olmuştu, eski çalımından eser kalmamıştı. Bakışlarını Müzehher hanıma uçurdu:

“Sağ olsunlar, Kaymakam Fethi bey, bana destek oldular. Bu çocuğu Mustafa beyle(uzun boylu, esmer öğretmen) birlikte sınava alın, ikinci sınıfa yazalım!”
Gök açıldı, gözlerimde güneş doğdu. Kısır dağın yücesinde kanat açan bir kartaldım. Çekinmeseydim, altın saçlı, güzel yüzlü, o bayan öğretmeni kucaklardım! Öğretmen dediğin böyle olurdu işte! Kocası Kaymakam Fethi bey de onun gibi iyi yürekli bir insandı. Bizim köylüler, kaymakamı severlerdi.
Kapısında, “Sınıf ıv” yazılıydı. Öğretmenler içeri girdi, ben de onlarla... Sıralarda kız, oğlan öğrenciler yan yana, gözleri üstümde fendik fendik! Bana “çakal!” diyenler, pek usluydular. Kim olduğumu, ben şimdi onlara gösterecektim!
Elime tebeşir verdiler, “Yaz!” dediler, yazdım karatahtaya, kolaydan zora doğru ne dedilerse yazdım. Müzehher öğretmen, “Aferin!” dedi. Sınıfta sinek uçsa kanat sesi duyulurdu. Bir öğrenciyi yolladılar, öğrenci ikinci, üçüncü sınıf kitaplarıyla döndü. İlk okuttukları, “Türkan’ın temizliği” başlıklı yazıydı. Bir solukta okudum, “Ellerime, yüzüme bir bakın, ne temiz, ne pembe. Hiçbir kir, hiçbir leke imkan yoktur görmeye...” Bir aferin daha aldım. Sonra öteki kitaptan bir sayfa açtı Mustafa öğretmen, “Şunu da oku,”dedi, “Kaya’nın Mektubu”. Sayfanın ortasında bir çocuk, elinde kalem, mektup yazıyordu. Okudum, anladığımı anlattım. İki öğretmen, göz göze bakıştılar, gözleri güleçti. “Biraz da aritmetik” yaptırdılar çarpma, çıkarma, bölme. Hiç birisi zor değildi. Resül efendi, bize orantı kurmayı bile öğretmişti. Ben sonradan kendi kendime daha da ilerletmiştim. Sözgelimi, bir kibrit kutusu çayı, yüz parya(iki buçuk kuruş) satan Bakkal Temo’nun, bir paket çaydan kaç kuruş kazandığını, orantı kurarak ortaya çıkarmıştım. Öğretmenler de gelmiş, bana toplama, kolayından çarpma yaptırıyorlardı! Sınav dedikleri bu muydu? Sıra gelmişti, “Hayat Bilgisi” dersine. Sorular çok kolaydı. Köylerde ilkbahar, sonbahar hazırlıkları, köy muhtarın görevleri vs. Hepsi de yaşadığım geçeklerin içinden... Beklenenden daha da ayrıntılı anlattım. Yalnız, “Vücudumuzdaki organları” sayarken, karnıma elimi koydum, “Bu da puşumuz!” dedim, Sınıfta gülüşmeler oldu. Müzehher öğretmen, susturdu onları, yanlışımı düzeltti, “Yani midemiz, demek istiyorsun değil mi çocuğum?” Sonra da beni övdü. Köyde her şeyi kendi kendime öğrenmiştim, o sınıftakilerden daha başarılıydım!..
Mustafa öğretmenle sessizce konuştular. Bana döndü:
“Sınavı kazandın çocuğum, üçüncü sınıfta okuyacaksın!” dedi tatlı bir sesle.

Yüreğim hopladı sevinçten:
“Yani şahadetname alacağım, değil mi öğretmenim?”

Gülümseyerek baktı yüzüme:
“Kuzum nedir, senin şu şahadetname dediğin şey?..”
“Cılavuz’a gitmek istiyorum öğretmenim!”

Mustafa öğretmen araya girerek açıkladı. Eğitmenli köy okullarında, üçüncü sınıfı tamamlayanlara verilen belgeye, “ Şahadetname” diyenler vardı. Bu belge ile Köy Enstitülerine öğrenci alınıyordu. Şimdilerde yalnız beşinci sınıfı bitirenler...” Bana da öğüt verdi, önce başlayacağım okulu bitirmeliydim, sonra parasız yatılı okullarda öğrenimimi sürdürebilirdim.

Sevincim biraz azaldı ama yakaladığım fırsatı kaçırmayacaktım. Ne ki, üç yıl bana göre biraz uzundu. Acaba dördüncü sınıfa yazmazlar mıydı? Hiç değilse, önümdeki süreyi bir yıl kısaltmış olurdum:
“Öğretmenim, beni dördüncü sınıfa yazın, üç yerine, iki yıl okurum!”

İki öğretmen de gülümsedi. İkisinin de bakışları sevecendi.

“Gözü açık birine benziyor!” dedi Mustafa öğretmen. Öteki hemen yetiştirdi:

“Çocuk haklı, ben de onun gibi düşünüyorum! İstersen bir deneyelim? ” Mustafa öğretmenden olumlu işaret alır almaz, ön sırada oturan bir öğrenicinin, “Türkçe” kitabını açtı, “Nanson ile Conson”başlıklı bir yazıyı okumamı istedi. Sayfayı yarılamadan durdurdu, okuduğumdan ne anladığımı sordu. Komik bir metindi. Kısaca özetledim. İkisinin de yüzü gülüyordu.

“Sen adi kesir, bayağı kesir de biliyor musun oğlum?” diye sordu Mustafa öğretmen. O da neydi, ilk kez duyuyordum?..
“Hayır!” dedim.
“Dilbilgisi?..” Onu da bilmiyordum.
“Bilmiş olsaydın, seni beşinci sınıfa alabilirdik!”
“Fazlasına gerek yok, dördüncü sınıf iyi!” dedi Müzehher öğretmen, tüy gibi yumuşak parmaklarıyla saçlarımı okşadı, “Yürü bakalım, bu sınıfta, benim öğrencim olacaksın!..”

Yerde miydim, gökte mi, yoksa bir düşün içinde miydim?.. Başöğretmenin o sevimsiz sesiyle kendime geldim:
“Olmaz kardeşim, paraşütle dördüncü sınıfa ben öğrenci alamam!”

Öğretmenler direniyordu, dördüncü sınıf benim hakkımdı, daha aşağısı olamazdı. Tartışma uzayınca, Müzehher öğretmen kesip attı:
“Biz sınav tutanağını yazarız, siz de gereğini yaparsınız Süleyman bey!..”

Başöğretmen bocaladı:
“Yanlış anlamayın lütfen, bu size karşı bir güvensizlik değil, dört yıl bu okula devam eden öğrencilere karşı bir haksızlık!..”

Öğretmenler, tutanak yazmaya başlamışlardı bile. Süleyman bey, yerinden kalktı, bir ileri, bir geri gitti, geldi,sonunda boyun eğmek zorunda kaldı:
“Mamafih, Kaymakam beyin sözlü talimatları vardır. Bu bapta en büyük talimatı Atatürk vermiştir, ‘Köylü milletin efendisidir!’ diyerek. Bizler, Atatürk’ün öğretmenleriyiz!” Bana yaklaştı, “Dinle çocuğum, bugün salı, yarın nüfus cüzdanını, iyi hal kağıdını alır, velinle birlikte gelirin, dördüncü sınıfa kaydını yapacağım. Perşembe günü de derslere...”

“Baş üstüne!”

“Bu berbat kılığınla okula devam edemeyeceğini bilirsin. Tepeden tırnağa bizim öğrencilerimiz gibi resmi kıyafetinle...”

Bir başka dünyadaydım. Dışarı çıktım, rasgele koşuyordum, bir o yana, bir bu yana... Arkamdan İso’nun sesini duydum:
“Hey, ula puşt!..”

Coşkuyla kucakladım İso’yu:
“Ben dördüncü sınıfta okuyacağım İso!“
“Yani Senem’den vaz mı geçtin? Yani sen mamır mı olacaksın?.. Palavra oğlum, anam avradım palavra!” Derelerden yel gibi, tepelerden sel gibi aşarak köye ulaştım.