gözlerime. Tepemde bir tutam saç, çevresi açık. Sözde asker tıraşı yapmıştı ama yakışıyordu. Suratım büyümüştü, başım kuş kadar hafif!.. Artık kimse bana dilenci gözü ile bakamazdı! Hemen eve dönmedim, mahallede kasılarak dolaştım bir süre. Görenler, “Bravo!” diyorlardı Kado’ya. Bir de Senem’e görünmeliydim! Dayımlara yöneldim. Evin karşısında birkaç tur attım, Senem görünmüyordu. Ama eninde sonunda çıkardı ortaya. Çerme suyunda yüzümü yıkadım, mintanımın eteğiyle kurulanırken, Senem geldi! Elinde su kovası vardı: “ Hayırlı olsun, Kado’ya mı tıraş oldun?” dedi. Ürkek bakışlarla çevreyi gözden geçirdikten sonra, eteğinin altından çıkardığı nakışlı bir kamçıyı uzattı, “Bunu senin için yaptım!” dedi, utanarak. Esnek bir söğüt çubuğunun gövdesine sarı, yeşil, kırmızı iplikler dolamıştı. Kamçının başına, ayni renkten bir de bilezik yapmıştı. Bileziği, bileğime geçirdim:
“Berhudar olasın(mutlu günler göresin)” dedim. Yüzü kızardı, gözleri ayaklarına indi. Dilimin ucuna gelenleri söyleyemedim, “Boşuna umutlanama Senem, ben evlenmeyeceğim!”

Sıra, bizim evdekilerin görmesine gelmişti. Anam, babam, kardeşlerim ne diyeceklerdi? Aslı yengem çok beğenirdi kuşkusuz. Kapıyı açtım, içerde bir kıyamet!.. Babam, elindeki odun parçası ile anamı dövüyordu! Kerim ile Edelet’in, çırpınarak ağlamaktan öte bir şey gelmiyordu ellerinden. Direkte asılı urganı aldım, ilmik yaparak babamın başından geçirdim. Kurtulmaya çalışırken, Durmuş yetişti. ikimiz iki yandan asıldık, kollarından kıskıvrak direğe bağlamaya çalışıyorduk. Babam, birden silkelendi, çıktı, “Siz de mi ulan piçler?..”diyerek, tekmeyle ikimizi de yere devirdi.

Anam bu fırsattan yararlanarak kaçmayı başarmıştı. Biz de tabana kuvvet soluğu dışarıda aldık. Anam ivedi adımlarla bizim evin bayırından iniyordu. Sağ kolu göğsünde, dedemlerin evi doğrultmuştu. Hep öyle yapardı, her dayaktan sonra baba evine sığınırdı. Çocuklarını, “boynu bükük” bırakmamak için taş çatlasa iki üç gün sonra dönerdi. Ama bu seferki gidişi hayra alamet değildi. Kolu kırılmışsa eğer, erken dönemezdi. Neyse ki Aslan dedem ünlü bir sınıhçıydı(ortopedist) çevrede. Okur yazar bile değildi ama elini sürer sürmez kırık mı, çıkık mı, burkulma mı hemen anlardı. Özel çıtalar, muşamba, sargı bezleriyle hastasını sıcağı sıcağına sağaltım altına alırdı. Yalnız insanları değil, hayvanları da sakat kalmaktan kurtarırdı dedem.
Babam, Durmuş’la beni korktuğumuz gibi dövmedi, kulaklarımızı çekmekle yetindi. Suç bizde değil, bizi doğuran kadındaydı, “Sıçandan doğan dağarcık keser!” dedi. Anamın peşinden gitmek istedim, bırakmadı:
“Hiç tasalanma, sabahın götü açılır açılmaz, gene gelir, oynaya oynaya gelir!” Anamın kendisi istemese bile, Kadim dayım önüne katar, getirirdi. El alemden ayıptı, kol kırılırdı yen içinde! Durmuş benden atik davranarak dedemlere ulaşmayı başarmıştı.

Evde aş ekmek yoktu. Karnım açtı, gün boyu hiçbir şey yememiştim. Cılavuzlu öğrencilerin sesi kulaklarımdan gitmemişti, öğle, akşam her gün iki çeşit yemek, sabahları zeytin, peynir, çay, bazı günler bal!.. Ben sahici bal hiç görmemiştim. Sığır güderken yaban arılarının yuvasını bozar, yarı ballı, yarı kurtlu petekleri dilimizle yalardık. Bir gidebilseydim Cılavuz’a!..Anamı da dayaktan kurtarırdım.

Durmuş haber getirdi, anamın kolu kırılmıştı. En az üç hafta ekmek pişiremeyecek, hiçbir işe el sürmeyecekti. Dedem çok kızgındı, anamı bir daha geri yollamayacaktı, “Başınızın çaresine bakın!” demişti. Ya ben ne halt edecektim?.. Anamın dönmesini bekleyemezdim. O zamana değin geç kalırdım, şahadetname işi de suya düşerdi. Zati her geçen gün beni Cılavuz’dan bir parça daha uzaklaştırıyordu. Üç hafta değil, bir hafta bile bekleyemezdim. Anam nasıl olsa iyileşecekti. Ak sakallı, güzel yüzlü Aslan dedem, onu sakat bırakmazdı. Eninde sonunda yine dönerdi anam. Ben kendi işime bakmalıydım.
Sabah namazını kıldım, yola düştüm. Amcamın oğlu Mecit”in uçkurlu yeni pantolonunu, arkadaşım İlyas’ın manda gönünden çarıklarını bir gün için emanet almıştım. Artık ne çakal diye saldıran olurdu, ne de dilenci yerine koyan... Başım dik, alnım açık olarak, öğretmenlere ifade verirdim. Okulda bir de başöğretmenin olduğu söyleniyordu, her iş onun elindeydi. Öğretmenler, ondan izin almadan şahadetname vermezlerdi! Oysa Resül efendi, “Memleketimizde bir tek başöğretmen var, o da Atatürk’tür!” demişti. Atatürk öldükten sonra yeni başöğretmenler mi çıkmıştı ortaya?..O zaman doğrudan başöğretmene gider, ifademi ona verirdim. Öyle, “Allah rızası için” falan diyerek başlamazdım: “Başöğretmenim, ben Cılavuz”a gitmek istiyorum. Bir şahadetname!..” Kabul etmezse, “ikinci sınıfa, o da olmazsa birinci sınıfa yazın, üç yıl okurdum, yeter ki bir şahadetname verin!” derdim.
Gözlerim içimde, dualar dilimde Tanrıya yalvararak yürüyordum. Ne çevre, ne gelen giden... Duanın biri bitiyor, öbürüne başlıyordum. Arkamdan tanıdık bir ses yankılandı:

“Hey, hey, az eğlen!..” İstemeyerek başımı çevirdim, benim kadim arkadaşım İso’ydu. Hiç sevinemedim. Kimse düşlerimi bozmasın istiyordum, ne yapmak istediğimi bir Allah’ın kulu bilmesin, istiyordum.

İso, bir sepet dolusu yumurta götürüyordu satmaya. Kız kardeşi Cevo’ya gelecek görücülere çay, şeker alacaktı. Ya ben niçin gidiyordum? Elimde ne yumurta sepeti, ne süt, yoğurt, ne tavuk vardı!.. İleri sürdüğüm sudan gerekçelerin, hiçbirisine inanmadı İso:

“Yalan söylüyorsun oğlum!” dedi, “Sen, kendi nişanın için öte beri alacaksın!” Karşılık vermedim. “Hımm!..” etti, “Hangisiyle nişanlanıyorsun, Senem’le mi, Gülyüz’le mi?.. Ben senin yerinde olsam, Senem’i alırım... Cuğap versene ula puşt!”

Karşıdan kasaba göründü. İso küstü, yolunu ayırdı. Ben de kaldığım yerden dualarımı sürdürmeye başladım.