Sazara gölüne gelende aptes aldım, namaz kıldım, yardım etmesi için yine Tanrıya yalvardım. Onun yardımı olmadan, ben bu zor işin üstesinden gelemezdim. Bir kez bu yola baş koymuştum, ölmek var, dönmek yoktu. Boz urbalı öğrenciler de uyarmıştı, “Kendini Cılavuz’a atmanın yollarını ara, geç kalırsan, yaşın daha da ilerler, bu fırsat elinden kaçar, ortada kalırsın!” Alt yanı üçüncü sınıftan bir şahadetnameydi. Nasıl olsa ele geçirir, köylü olmaktan kurtulurdum, Yeni bir yaşam başlardı benim için. Asker malından takım urba, mintan, don, gömlek, potin! Günde üç öğün yemek, bazı günler de bal!.. Her sabah topluca spor, sonra ders, sonra iş, sonra yine ders, saz, kitap... Hafta sonlarında eğlence, tiyatro, türkü, şarkı... Beş yıl sonra da, bir köy senin buyruğunda... Kılıcımın ardı da keserdi, önü de!..
At yokuşunda, ak yapılarıyla şehir göründü. Bacaklarım yay gibiydi. Dualarımı sıklaştırdım, adımlarımı kaldırdım. Kötemelik Mahallesin’den geçerken, elimi,yüzümü yıkadım, “Ya bismillah, ya Allah!” diyerek şehrin merkezini doğrulttum. Elimde yumurta sepeti, içinde yalnız saman vardı,yumurta yoktu. Ali İskender’in dükkanı önünde durdum, bekledim. İskender, camı tıklattı, hiç oralı olmadım. Bu kez kapıyı açtı, seslendi:

“Yumurta mı o, yeğenim?..” diye sordu. Evet anlamında başımı salladım. Yineledi çağrısını, “İçeri gel!..”

“Sen ucuz alıyorsun, çiftini sekiz kuruştan başkasına satacağım!” dedim, yürüdüm. Kısa bir süre sonra tekrar döndüm. Suratı yer süpürüyordu:

“Yumurtaları sattın, öyle geldin değil mi?..”

“Kim fazla verirse ona satarım! Senden bir kalıp sabun, bir çuvaldız, iki kelef de iplik alacağım.”dedim.

Önce çamaşır sabununu getirdi. Fiyatı sordum, yanıtını dinlemedim bile:

“Çok pahalı satıyorsun!” diyerek, ittim sabunu,dışarı çıktım. Arkamdan pis pis bakıyordu.
Öcümü almıştım!
Sıra gelmişti okula, dananın kuyruğunun kopacağı yere! Ayaklarımı sürükleyerek giriş kapısına dayandım. Yüreğim güm güm vuruyordu. Demir kapı kilitliydi yine, bahçe bomboş. Yoksa burası bir hapishane miydi? Tabelayı tekrar okudum, “23 Şubat İlkokulu”. Caddeye bakan ilk pencereye, usulca başımı dayadım. Öğrenciler dizi dizi oturmuşlardı, ak yakalı, şimşir kafalı... Hepsi de bir el keşiği. Başını çevirip bana bakanlar vardı. Biri yüzüme tükürdü, öbürü yumruğunu salladı. Kara saçlı, kara urbalı öğretmen, cama yaklaştı, elini, “defol!.” anlamında salladı. Kaçarken tekerlendim düştüm. Dizimi ağrıtmıştım! Arkama baktım, peşimden gelen yoktu. Akılsızlık etmiştim, şehir yerinde okulun penceresinden bakılmazdı, hele hele bir köylü parçası hiç bakamazdı!

Geri döndüm, gözlerim demir kapıda... Bir şamata koptu, öğrenciler bahçeyi doldurdular. Bir ana baba günü, koşuşan, boğuşan, tekeme atan...Kızlar daha usluydu. İp atlarken ayıp yerleri görünüyordu! Neden uzun don giymiyorlardı? Caddelerde kadınlar çıplak bacakla dolaşıyordu. Şehir gidişatı, hiç belli olmazdı. Memur olanda ben de karımı olar gibi giydirecektim.

Kapı açıktı, “Ya bismillah, ya Allah!”, dedim, içeri daldım. Başım yerde ilerlerken, düşünüyordum, öğretmenleri nerede, nasıl bulacaktım, söze nasıl başlayacaktım, ne diyecektim?.. “Çakal, çakal!” sesleri geldi. İki öğrenci önümü kesti, biri yüzüme tükürdü, öbürü tekme attı karnıma. Ben de karşı saldırıya geçtim, tüküren kaçtı, öbürünü yakaladım, suratını yumrukladım, bir de tekme attım. Çevrem kuşatıldı, her biri bir yandan bağırıyor, küfrediyordu. Çemberi yardım, tabana kuvvet kaçtım. Peşimden taşlar atılıyordu. Birisi kafama değdi. Elimi sürdüm, kanamamıştı. Caddeye attım kendimi. Üç öğrenci peşimden koşuyordu, yumruklarını sallayarak... Birisi benden büyüktü, “Senin yaşın geçmiştir!” diyenler, yalan söylüyorlardı. Köşeyi döndüm, dar sokaklarda kayboldum. Neyse ki ucuz atlatmıştım! Öğretmenler görseydiler, beni ne okula sokar, ne de sınava alırlardı! O zaman ben ne halt ederdim?
Ama suç bendeydi, çirkin kılığımla girmeyecektim içeri, ürkütmeyecektim şehir piçlerini! Yamalı pantolon, eziş büzüş çarıklar, keçe gibi saçlarımla, beni çakala benzetmişlerdi! Yetemezmiş gibi onlarla yumruklaşmıştım. Karakola düşmediğime şükür etmeliydim! O zaman sicilim bozulur, Cılavuz haram olurdu. Sicili bozuk adamı, gardiyan bile yapmazlardı! En sağlam yol, kapının önünde, öğretmenlerin dışarı çıkmasını beklemekti. Öğretmenler, halden anlardı, dilden anlarlardı. Usulca yaklaşırdım birisinin yanına:
“Öğretmenim,” derdim, “Bir şahadetname almak için geldim. Lakin öğrenciler, ‘çakal!’ diyerek kovdular beni...” Kuşkusuz üzülürdü öğretmen. Sonra da ahvalimi anlatırdım, “Üçüncü sınıftan bir şahadetname!..”

Devrisi gün yeni planımı uygulayacaktım.
... Baskın vardı, şafak sökmeden, gözcüler tutmuştu tepeleri. Sığırı, davarı kimse ahırdan dışarı çıkarmayacaktı. Kapana kıstırılmıştık. Azrail bekler gibi tahsildarı beklemekten öte çaremiz yoktu. Sayım başladı, Feramuz efendi girdiği ahırdan eli boş çıkmıyordu. Haczettiği mal, davar köy alanında toplanıyordu.
Sıra bize de geldi, Tahsildar, cellat gibi iki yardımcısıyla birlikte içeri daldı. Karanlıkta sayım yaparken, ayağı kaydı, bokun içine düştü. Kendisine tuzak kurduğumuzu sanarak, büsbütün deliye döndü. Yenibaştan başladı. Elindeki deftere bakıyor, sığırları birer birer sayıyordu. Mor ineğin önünde durdu, yardımcılarını buyurdu:

“Götürün bunu!” dedi. Anam, yalvardı:

“Sağılan tek ineğim bu! Tosunu götür, düveyi götür, danayı götür, hangisini istersen onu götür, mor ineğime dokunma!..”

Adam hiç duymuyordu. İnek kırbaçla dışarı çıkarılırken, başını geriye çevirdi, “Möö!..” diye böğürdü. Sanki ağlıyordu. Yumruklarım, dişlerim sıkılı, öfkem içimde kaldı. Cılavuz’dan, tahsildar neden çıkmıyordu? Çıkmazdı, çünkü onlar büyük memur takımındandılar. Belki Ankara’da, belki İstanbul’da tahsil etmişlerdi? Bir cılavuz’a gidebilseydim, ötesi kolaydı. O zaman yolum açılır, belki İstanbul’da tahsildarlık tahsili yapardım.

Toplanan sığır, koyun, kuzu, keçi devrisi gün erkenden kasabaya sürüldü. Bu son yolculukta, sahipleri de hayvanlarıyla birlikteydiler. Babam gitmedi. O görevi bana verdi. Mor inek, borcumuzun yerine, açık artırma ile satılacaktı, ben de arta kalan parayı eve getirecektim. Kasabaya gitmişken okul ve şahadetname işi ile uğraşamayacağım için ayrıca üzgündüm. Yine de belli olmazdı, satış eken biterse bir yolunu bulabilirdim.

Mal meydanına girerken, güneşin gölgesini, değneğimle ölçtüm. Gölgenin boyu, değneğin yarısından biraz kısaydı. Kuşluk geçmiş demekti, sıfır olsaydı, öğle olurdu. İkisinin arası olmalıydı. Mal meydanı, bir mahşeri andırıyordu. Açık artırmaya katılanlar, daha çok hayvan cambazlarıydı. Fiyatları iyice düşürdükten sonra alıp götürüyorlardı. Ziya amcam bunlara, “Leşkargaları!” diyordu. Bizim Mor ineğin satışı, on üç liradan başladı, altı liraya satıldı. Bu duruma göre iki lira alacağımız vardı. Parayı satış görevlisinden istedim, yanıt vermedi. Ziya amcam kolumdan çekti:

“Hacız malın parası geri verilmez oğul,”dedi, “ üste istemesinler, öp başına koy!” Tahsildara da onu başımıza salanlara da küfrettim, uzaklaştım oradan.
Bir şahadetname alabilseydim!.. Bu meret de ne bulunmaz Hint kumaşı olmuştu! Alt yanı bir kağıt parçasıydı! Ben kimseden, babası hayrına bir şey istemiyordum. Sınav yaparlar, hakkım neyse, onu verirlerdi. Ama ne pahasına olursa olsun, bu şahadetnameyi ele geçirmeliydim. Başka bir kurutuluş yolu görünmüyordu.
Ne açlığı düşünüyordum, ne köye dönmeyi... Okulun çevresinde dönüp dolaşıyordum. Gürültüye başıma kaldırdım, Öğrenciler, itiş kakış çıkıyordu demir kapıdan. İrkildim, caddenin öte kıyısına geçtim, “İşte çakal burada!” diyerek saldırabilirlerdi. Sırtımı Bakkal Su İçmez’in duvarına dayayarak beklemeye başladım. Gelecekleri varsa, görecekleri de vardı! Biri kız, biri erkek iki öğrenci önümden geçerken, kızılcık değneğimi öne çıkardım, tetikte bekledim. Bana bakmadılar bile. Bir kağıttan şiir okuyorlardı, birisi bırakıp öbürü başlıyordu. Önümdeki kaldırımdan ileri, geri gidip geliyorlardı. Okudukları hep ayni şiirdi. Ezberlemeye çalıştıkları belliydi. İlk iki dizesini ben de ezberlemiştim:
Süngümü demir gibi ellerimle kavradım
Şanlara zaferlere yürüdüm adım adım
Cılavuz’a gidebilseydim, ben de böyle güzel şiirler ezberlerdim. Süngümü Feramuz’un göğsüne saplardım!.. Birden anımsadım, okulun kapısı açıkken içerisini görebilirdim. Çok merak ediyordum, şehir okulu nasıldı, kaç bölümü, kaç odası vardı? Benim için de bir deneme olurdu, sınava gireceğim gün şaşırmazdım.
Adımlrımı demir kapıdan içeri atarken, kasketli adam yine karşıma çıktı, bağırdı:

“Ulan çakal, sen yine mi?..” Pire gibi sıçradım. Herhalde okulun hademesiydi. Köylü olduğu kılığından belliydi kerhanecinin. Onun da ineğini, öküzünü tahsildar satmış olabilirdi... Kaçmayı onuruma yediremedim, birkaç adım ötede durdum. Şehirden kork, şehirliden kork, onların çocuklarından kork, jandarmadan kork, bir köylü parçasından da mı korkacaktım? Yeniden yaklaşırken, okuldan iki kişi daha çıktı, biri erkek, biri kadın. İkisi de yaşlı başlı, süzme şehirli. Kadın sarı saçlı bir güvercin, erkek lacivert urbalı, saçları arkaya taralı tam şehir efendisi. Bunların ikisi de kuşkusuz öğretmendi, paydostan sonra evlerine gideceklerdi. Kadın sekerek ayrıldı gitti, erkek eli kıçında ağır ağır yürümeye başladı. Fırsat ayağıma gelmişti. Demir kapının ardında hademe yoktu, azgın öğrenciler yoktu. Hemen önüne geçmeliydim, “Öğretmenim, Cılavuz için bir şahadetname!..” Belki öfkelenir, “Ulan çakal, cadde ortasında!..” diyerek kulağımı çekebilirdi. Öğretmenler zati hep kulak çekerlerdi, tıpkı Resül efendi gibi. Çekerse çeksin, dünya yıkılmazdı.

Sessizce peşine takıldım. Söze nasıl başlayacaktım, ne diyecektim?.. Memurlardan bir isteği olan köylüler, “Allah rızası için...” diyerek söze başlarlardı. Ben de, “Öğretmenim, Allah rızası için bir şahadetname...” diye başlar, sonunu getirirdim. Gel gör ki, öğretmen hiç yalnız kalmıyordu, birileriyle selamlaşıyor, birileriyle konuşuyordu. Ben de bir gölge gibi soluksuz onu izliyordum. Her an tetikteydim. Tam önüne geçeceğim sıra bir başkası daha... Birden yön değiştirdi öğretmen,“Şehir Kulübü”ne yöneldi, içeri gireceği sıra, “Ya bismillah ya Allah!” diyerek sesimi yükselttim:

“Öğretmenim, Allah rızası için!..” Tümcenin sonunu getiremedim. “Hey, hey, nereye?!” diyerek birisi yakamdan tuttu, gardiyan şapkalı, göğsü düğmeli bir adam, bakışları karakol çavuşundan da beter:

“ Ulan çakal, burası Memur Kulübü, sen hangi cesaretle!..”

Öğretmen başını geri çevirdi, üstünkörü sordu:

“Kim bu?..”

“Herhalde bir dilenci!” diyerek iteledi gardiyan kılıklı adam, kapıyı üstüme kapadı.

Şehir beni yutacak sandım! Kimdi bu adam? Herhalde memurların bekçisiydi, ya da kapıcısı!.. Yine suçlu bendim, kendi elimle kendi kuyumu kazıyordum. Dilenci değildim ama kılığım kıyafetim dilencileri anımsatıyordu. Üstelik dilenciler gibi başlamıştım söze, “Allah rızası için!..” Peki ama o herif neden bana çakal demişti, tıpkı hademe gibi, şehir çocukları gibi... Hiç tanımadıkları, bilmedikleri bir insana nasıl çakal diyebilirlerdi? Ben kimin sürüsünü meradan ürkütmüştüm?.. Yoksa şehirlilerin gözünde her köylü çocuğu bir çakal mıydı?.. Çakal olmaktan kurtulmanın yolu da şahadetnameden ve de Cılavuz’dan geçerdi! Öğretmen olduktan sonra, ben de Şehir Kulübüne giderim! Beni dışarı atan ibibik şapkalı adam, karşımda hazır ol duruşuna geçerdi! Sürekli buyruklarım altında onu ezecektim!
Bir dahaki sefere üstümü başımı düzelterek gelecektim.