Topal İsmail’e kimse inanmıyordu. Harmanlarda, köylünün tahılını elinden alan devlet, yatağını, yorganını haczeden evlet, kız-oğlan köylü çocuklarını parasız pulsuz okutur muydu, okutur da mamır yapar mıydı hiç? Gene oğlanlar neyse, kızlar da ne oluyordu? Avrattan meellim, avrattan sıhhiyeci!.. Böyle bir şey kalu beladan beri görülmemişti! O zaman kim tutabilirdi köyün veletlerini köyde? Ne çoban kalırdı, ne azap, ne ırgat! Jandarma da erat toplayamazdı köylerden!
Topal İsmail ekmek üstüne yemin ediyordu, Cılavuz’un baş meellimini, Gölebert köyünde, bizzat gözleriyle görmüştü ve de söylediklerini bizzat kulağı ile işitmişti. Adamın urbası da en birinci asker malındandı. Ayaklarında askeriye potini, altında askeriye jipi. “Koskoca dövletin mamırı” yalan mı söylüyordu?

Pos bıyık Temo takıldı:

“Rütbesi neydi, onu da söyle?”

“Urbası asker malındandı ama başı açıktı, ne kolunda, ne de omzunda rütbesi yoktu.”

Kepçekulak Sadık araya girdi:

“Dövletin ve de askeriyenin ayrısı gayrisi yoktur. Adamın söyledikleri doğru mu,yalan mı, sen ona bak!”

Topal, üstüne basa basa sürdürdü, Cılavz’lu baş meellim, resmen vazifeliydi, köyleri gezerekten kız, oğlan topluyordu. Jipin içine iki erkek, bir de kız uşağı vardı, oları götürüp okutacaktı, sonra da resmen mamır yapacaktı.

Yüreğime kor düştü, haberim olsaydı, Gölebert köyüne ben de giderdim! Ama zaman geçmiş sayılmazdı, mellim gelmese de kendim giderdim. Cıavuz çok uzak mıydı? Uzak da olsa, yine giderdim, bir gün, iki gün yürür, giderdim.

Topal İsmail’in son bir açıklaması sevincimi alt üst etti:
Cılavuz’da okuyacak bir çocuğun, önce bir köy okulunu bitirmiş olması gerekiyordu. Yalnız mektepsiz köylerde, kız uşakları ile yoksul oğlanlara üçüncü sınıf şahadetnamesi yetiyordu. Tartışma üstüne Muhtar Tıllık Ali geldi:
“Ne var komşular, neden bağrışmaktasınız?”

“Cılavuz’da meellim mektebi açılmış da...”

“Yeni mi duyunuz? Çok evvelinden açıldı. Hökümetten emir var, her köylü, köyüne mektep yaptıracak. Ben biraz kulak ardı etmiştim. Kaymakam, şimdi sıkıştırıyor. Lakin bu iş biraz uzar. Evela mektep yapılacak, sonra Cılavuz’dan meellim gelecek, sonra da bizim çocuklar!..”
Yakamdan birisi çekti, başımı çevirdim, anam:
“Tuu, senin yüzüne!” dedi, “Evde konuklar çay beklemekte!..”

Aldırmadım bile, benim derdim başkaydı, anamın başka!..

Erken askere gitmeyi, gardiyan olmayı kafamdan atmıştım. Cılavuz’la oturuyor, Cılavuz’la kalkıyordum. Aşık kitaplarını devirmek, evlerde Mevlid-i şerif, köy odasında Ahmediye, Muhammediye okumak beş para etmiyordu. Elimde ilktokul diploması yoktu, en azından üçüncü sınıftan bir şahadetname!.. Çevre köylerden yalnız Gölebert’te okul vardı, onun da öğretmeni yoktu, kapalıydı. Hoçvan- Hasköy’de bir ilkokul olduğunu duydum.. Bize uzaktı ama dert değildi, sabah ezanında yola çıkar, öğle ezanına kalmaz, yetişirdim. Ancak her Allah’ın günü gidip dönemezdim. Orada kalmam gerekiyordu, en azından üç yıl, üçüncü sınıftan bir şahadetname alıncaya değin... Tek başıma bu işin üstesinden gelemezdim. Babama danıştım, karşı çıktı:

“Şimdi de kafana onu mu taktın?” dedi. Kendisine göre haklı gerekçeleri vardı. Hasköy’de okumak kolay değildi, ev ister, yakacak odun,tezek isterdi, yatak,yorgan, üst baş, harçlık para isterdi, ister oğlu isterdi... Bunların hiçbirisini karşılayamazdı. O da kalmış ki Cılavuz’un ne olup ne olmadığı, daha belli değildi! Devletin, köylü çocuklarını parasız pulsuz okutacağına inanmıyordu:

“Bu dövlet bize ne yaptıysa, .bizim çocuklarımıza onu yapar!” diyerek tamamladı.
  Anladım ki babamdan fayda yok. Kendi göbeğimi kendim kesmeliydim. Düşündüm taşındım, bir çıkar yol buldum. Hasköy’e gitmeye hiç de gerek yoktu, kasabada da okul vardı, hem daha yakındı, yayan üç buçuk, bilemedin dört saatlik bir yoldu. Ayrıca Ardahan tanımadığım, bilmediğim bir yer değildi. Yalnız bir korkum vardı, şehir çocuklarının okuduğu okula beni sokarlar mıydı?..Bakkal Ali İskender’i tanıyordum, belki onun bir yardımı olurdu. Ne de olsa şehirliydi, memurları, öğretmenleri tanırdı. Elimden tutarak okula götürür, “Ben bu çocuğa kefilim!” derdi, Aşık kitaplarını benden almıştır ve de hepsini tekmil okumuştur!” derdi, daha başka şeyler de derdi...
Güneş doğmadan düştüm yola, anama,babama haber vermeden. Elimde küçük bir sepet, içinde dört çift, sekiz yumurta vardı. Ali İskender’e rüşvet verecektim. Bal tutan parmak yalardı. Yolları nasıl tükettiğimi bilemem. Dükkana girdim, yumurtaları Ali İskender’in önüne koydum. Çifti, iki buçuk kuruştan hesap etti, parasını uzattı, almadım:

“Benden size hediye!” dedim. Gözleri, gözlerime girdi:

“Neden icabetti?”

İcabını anlattım, kendisinden yardım istiyordum. Yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. Bu adam hep böyleydi, üzülmezdi, gülmezdi, herkesle ayni ses tonuyla konuşurdu:

“Bu iş olmaz yeğenim!” dedi, “ Mektep zamanı geçtmiştir, senin yaşındakiler şimdi dördüncü, beşinci sınıfta!..” Kendi kendine söylendi, “Aşık kitaplarını okumak ayrı, mektep işi ayrı!..”
Müşterilerden gözlüklü bir efendi, konuşmalara kulak misafiri olmuştu:
“Kitap deyip geçme İskender! Sen hiç kitap okudun mu?” diye sordu.

“İş işten geçtikten sonra, ben ne yapabilirim beyim?..”

“Neden geçsin? Yaşı büyükse, sınava girer, yaşına uygun bir sınıfta okur.!..”dedi, “Yenice” sigarasını cebine soktu, gitti. Ne güzel adamdı bu böyle, bakkalın yıktığı umudumu, o, yeniden yeşertmişti. Akıl edip sınav işini daha ayrıntılı sormadığıma pişmandım. Peşinden koştum, geç kalmıştım, yetişemedim. Geri döndüm, Ali İskender duyarsız gözleriyle beni gördü, dükkandan çıkmamı ister gibiydi:

“Ben söyleyeceğimi söyledim yeğenim!..”dedi. Gücüm yetseydi, ağzının ortasına iki yumruk atardım. Alışveriş yaparsan iyi, yapmazsan kötü! Bir daha uğramayacaktım, bu uğursuz adamın yanına. İso’ya da söylerdim, o da tavuğunu, yumurtasını, bir başkasına satardı. Yumurtaları geri aldım, sepete yerleştirdikten sonra dükkanın kapısında bekledim. Onun gözü önünde yaşlı bir kadına, çiftini dört kuruştan, bir kuruş zararına sattım.
Çarşıda, gözlüklü adamı, yeniden aramaya başladım, “Erzurum’da sarı çizmeli Mehmet ağa” örneği! Bulamadım ama onun sözleri beynime bir çivi gibi çakılmıştı. Sınava girebilirsem, başaracağıma inanıyordum. Eğer üçüncü sınıf sana fazla, derlerse, ikinciden başlardım. Taşı taşa, taşı başa vurur, bir yıl devam ederdim, alırdım üçüncü sınıf şahadetnamesini. Köyümüzde hem okul yoktu, hem de yoksul sayılan bir ailenin çocuğuydum. Alacağım şahadetname ile beni Cılavuz’a, yüzde yüz kabul edelerdi. Bir bakmışsın, sınav yapan öğretmenler, “Aferin oğlum, şahadetname senin hakkın!” diyerek, yazar, elime verirlerdi!..
Kasabaya gelmişken, bir de okulu da görmek istedim. Birilerine sordum, yerini öğrendim. Şehrin orta yerinde tek katlı taş bir yapı , sıra sıra iri pencereler... Önünde bir levha asılı, “23 Şubat İlkokulu.” Giriş yerinde demir bir kapı, içerden kilitli. Kapının ardında bir bahçe, duvarla çevrili. İçerisini daha yakından görmek istedim, demir kapıyı zorladım. Bahçenin ortasında bir adam, bana kötü kötü bakıyordu. Korktum, kaçtım. Köyden gelmiş bir yabancıydım, yakalar, karakola teslim ederlerdi!

Yüzümü Kıbleye çevirdim, güneşe baktım, güneş sağ gözümün üstüne gelmişti. İkindi yakın demekti. Köye dönmek zamanıydı. Caddeyi ortaladım, yürüdüm. Gardiyan Nazım efendiyi gördüm, karşıdan bana doğru geliyordu. Aptallığıma doymayayım, yardım edecek adamı, yeni anımsamıştım. Nazım efendi, memur takımı ile senli benliydi, okulu, öğretmenleri de tanırdı. Sınavın yalan mı, gerçek mi olduğunu da en iyi Nazım efendi bilirdi. Bir yandan da içim eriyordu. Gün gelir, belki ben de onun gibi gardiyan olurdum! Acaba Cılavuz’dan gardiyan da çıkmaz mıydı?

Önüne geçmek istedim, beni görmezden geldi, başı havada yürüdü gitti. Ya görmemişti, ya tanımamıştı?..Peşinden koştum, “Adliye”ye girerken yakaladım. Ezile büzüle kendimi tanıttım. Çalımlı bakışları üstümde döndü:

“Maşallah, bir isteğin mi var?”

“Cılavuz’a gitmek istiyorum. Üçüncü sınıftan bir şahadetname!.. Lazım gelirse, sınav yapsınlar...”

Çaprazlama baktı:

“Sen galiba rüya görüyorsun evladım?!” dedi. Çok işi vardı. Kapıyı iterken başını çevirdi, “Babana selam söyle!” dedi.

“Senin ben gardiyan gibi!...” diyerek küfrettim, “Kedinin bokuna ilaç demişler, o da gitmiş, denize sıçmış”tı. Hiç kimseye eyvallah etmeyecektim, kendi işimi, kendim görecektim.

Köye döndüm, yine gelecektim.

Kasabaya, habersiz gittiğim için anam da babam öfkeliydiler. Namazı niyazı da bırakmıştım, anayı, babayı dinlemiyordum,evden yumurta çalarak kasabada satıyordum! Ne olacaktı benim halim? Neyse ki anam, aşık kitapları için Ali İskender’e götürdüğüm yumurtaları bilmiyordu! o, yalnız son olarak çaldığım yumurtaların ayırdındaydı. Ama o denlisi bile yetmişti. Bu gidişle ne olacaktı benim halim?.. Çare olarak, başımı bağlamayı önerdi anam. “Baş bağlamak”, evlendirmek demekti. Aslında işe bağlamak,köye bağlamak,ölünceye değin de köylü kalmak demekti bu!

İlk önlem olarak kasaba bana yasaklandı. Kardeşim Durmuş’un yerine, evin sığırını ben güdecektim. Karşı çıktım, önemli bir gerekçe öne sürdüm:
“Ben çıra getirmeye gideceğim!” dedim. Kış hazırlıkları içinde çıranın ayrı bir yeri vardı. Babam, orman askerlerini bahane ederek çıraya gitmezdi. Anam da bir kadın olarak bu riski her zaman göze alamazdı. İkisi de sustu. Ben de baltayı aldım, yollanırken, anam kulağıma eğildi:

“Senem’in sözünü aldım. Şimdilik bir nişan takılır, bir, iki yıl sonra da düğün!..”

Kafamın tası attı, baltayı gösterdim:

“Bir daha duyarsam!..” dedim, yürüdüm. Arkadaşım İso, aşağıdan seslendi:

“Nereye?..”

“Çıraya...”

“Eğlen ben de gelem!”

Anamın fısıltısı kulaklarımdan gitmiyordu. Senem’le bacı, kardeş gibiydik. Bana hünerlerini sayar dökerdi. Çorap örüyordu, sigara kağıdı gibi yufka açıyordu. Erişte kesmeyi, nakış yapmayı da öğrenmişti... Ben de kendimi överdim, askerde çavuş olacaktım, teskere alanda da gardiyan!.. Cılavuz işi o zaman ortalarda yoktu. Kendisiyle karşılaşsaydım, “ Cılavuz’da “meellim” olacağımı anlatırdım.

“Ne düşünüyorsun yahu?”diye sordu İso.

“Hiç...”

“Saklama oğlum, ben duydum! Hele gözlerimin içine bak, ben kaçın kurasıyım?”

Gözlerine baktım, sırıtıyordu:

“Anan seni Senem’le evlendirecek!”

İşitmezlikten geldim. Anama öfkem daha da büyüdü. Yememiş içmemiş, bir de el aleme duyurmuştu. İso sürdürüyordu:

“Senin korkunu biliyorum oğlum, gerdek gecesi Senem’i delemeyeceğinden korkuyorsun! Hiç korkma , o zamana daha çok var. Sen de boş durmaz, hayvanlara sınama yaparsın. Önce kısrak atla, eşekle, sonra da dişi itle!.. Tamam mı?” Baltayla üstüne yürüdüm, kaçtı.

Ormanda çıralı kütük ararken İso, ansızın telaşlandı, önündeki çukura uzandı:

“Yat ulan, sen de yat, boy verme, orman askerleri!..”

Belimi eğdim, gözlerimi kaçamak olaştırdım çevrede, bir şey göremedim. İster istemez ben de yattım. Herhangi bir ses, bir takırtı duymuyordum. Bir süre sonra canım sıkıldı, kalktım, diz üstü oturdum:

“Askerler nerede İso?”

“Gözün kör mü, pınarım başında!..” dedi. Elimi güneşe siper yaparak baktım, iki kişi oturuyordu, başı bozuklara benziyorlardı. Tüfekleri de yoktu. Sürüne sürüne yaklaştım. Ceketleri boz, birinin başı açık, öbürü kasketli. Yanlarında bavul, heybe gibi şeyler vardı. Böyle orman askeri mi olurdu ?..
İso, inanmıyordu. Onlar bizi yakalamak için mahsustan kılık değiştirmişlerdi. Dinlemedim, ürkek bakışlarla birkaç adım daha yaklaştım. İlgiyle baktığımı gördüler, el sallayarak çağırdılar. Her olasılığa karşı, baltayı orada sakladım, yavaşça adımlandım. İso, arkamdan küfrediyordu, “Beni de yakalatacaksın, it oğlu it!..”
Yanlarına vardım, gencecik iki insan, askerlik çağında bile değillerdi. Birisi, yediği keteden bir parça kırarak bana uzattı, oturmamı istedi. Urbaları asker malındandı, boz ceket, boz pantolon, ayaklarında asker potini. Yüzleri köylü yüzü, ağız, burun, çene de ...Konuşmaları düzgündü ama sesleri köylü sesi. Köy yaşamını benden iyi biliyorlardı toprak, nadas, koyun, kuzu...

Nereden çıkmıştı bu yaratıklar?.. Ben sormadan onlar anlattılar. İkisi de posof’un köylerinden. Cılavuz’da okuyorlardı. Okulun adı, Topal İsmail’in dediği gibi, “Köyün En üstünü” değil, “Köy Enstitüsü”ydü. İkisi de üçüncü sınıfa geçmişlerdi. Üç yıl sonra da öğretmen olacaklardı. İzinden dönüyorlardı. İki günden beri yoldaydılar, iki gün daha yürüyeceklerdi. Akşam Hoçvan’da, üçüncü gece de Mişel’in hanında sabahladıktan sonra, öğle üstü Cılavuz’a varmış olacaklardı.
Çok heyecanlıydım. Arayıp da bulamayacağım bir fırsat, ayağıma gelmişti. Soru üstüne soru sordum. Onlar fazlasını anlattılar. Köy Enstitüsüne, köy ilkokulunu bitiren köylü çocukları alınıyordu. Üçüncü sınıfı tamamlamış kızlar, yoksul çocuklar da geri çevrilmiyordu. Cılavuz’da yaşam bir başkaydı. Öğretmen, öğrenci arkadaş gibiydi. Sen köylüsün diyerek, kimseye tepeden bakmazdı. Birlikte üretir, birlikte yer, birlikte okurlardı. Topluca şarkı söyler, halay çekerlerdi. müsamereler, çeşitli eğlence düzenler, eğlenirlerdi. Sazın yanında, adını duymadığım daha nice çalgılar vardı, isteyen istediği çalgıyı çalardı.
Damdan düşercesine sordum:

“Cılavuz’dan gardiyan da çıkar mı?”

İkisi birden kahkaha ile güldüler! Yanlış bir şey mi söylemiştim? Utandım, başımı önüme eğdim.

“Sen önce Enstitüyü bitir, gardiyan olmayı sonra düşünürsün!” dedi uzun boylu olanı.

Çantalarını aldı, yollandılar. İso ancak o zaman gelebildi:

“Kimdi onlar ula?” diye sordu.