Ağabeyim, yanıt vermek istedi, babam fırsat vermedi: “Ne diyeceksin? Halep ordaysa, arşın burada!..” “Baba, az biraz dinle, ne olur! Ben de başvurmuştum, odacılık, gardiyanlık, hangi kulluk olursa olsun, dedim. Lakin münhal(açık) yerimiz yok diyerekten cevap geldi...” “Bir onbaşıya münhal var da onun çavuşuna neden yok?.. “Duyduğuma göre, Nazım onbaşının işini, Başkatip Seyfi efendi yapmış!..” Anam doğruladı: “Adam, aylardan beri Seyfi efendiye kaz, tavuk, yumurta taşıdı! Karşılık olarak, o da...” Babam, ağabeyime döndü: “Sen niye taşımadın, senden kazı, tavuğu esirgeyen mi vardı?..”diye sordu, yanıt beklemeden, buyurdu,“Bugünden tezi yok, imamlığı neyi bırak, mamırlık işine bak!” Ağabeyim imamlığı hemen bırakmayacaktı, Revana pirince giderken, evdeki bulgurdan da olurdu. Ancak Ardahan, Kars adliyelerine yeniden istida(dilekçe) verecek, işin ardını bırakmayacaktı. Başlangıçta Nazım Onbaşı için yapılan yergiler, giderek övgülere dönüştü köyde. Bir kez onun soyu sopu, Horavel’li Şükrü ağaya dayanıyordu. Rütbesi onbaşıydı ama çok bilgiliydi, nice çavuşları cebinden çıkarırdı. Asker ocağında iken, eratın erzak deposu ona teslim edilmişti. Böyle bir fırsat elindeyken, ne bir kaputl(asker paltosu) çalmış, ne palaska(geniş deri kemer), ne potin, ne de don gömlek!.. Oradan bölük eminliğine terfi etmişti. Bilumum bölüğün somununu, karavanasını o, dağıtırdı. Devlet malıdır diyerek tek bir somun dahi satmamıştı! Sonra da bölük yazıcılığına geçmişti. Gardiyanlık, anasının sütü gibi hakkıydı. Köylüleri Nazım efendi ile şeref duyuyorlaardı . Artık hökümet kapısında bir adamları vardı. En büyük faydası da muhpusta yatan hemşehrilerine olacaktı. Çoğunluğu orman kaçakçısı, un, peynir, kaz, tavuk hırsızı, yani kader kurbanlarıydı. Bunları koruması iyi olurdu, lakin kız kaçıran, ırza geçenleri bağışlamazdı. Dahası vardı, Karakol Çavuşu Naim efendi ile de senli benli olurdu, köylülerini dayaktan kurtarırdı. Tahsildar Hayri efendi de ha diyende köyümüzü basmaz, hayvanları, yatak, yorgan, öte beriyi haczetmezdi. En azından haciz gününü önceden haber verir, köylüler de ona göre önlem alırlardı. Kısacası hökümet katında hemşehrilerinin dalı, kolu, ağzı,dili olacaktı. Nazım efendi, gardiyan olduktan sonra yoğun işleri(!) nedeniyle köyüne hiç uğrayamamıştı. Neden sonra haber alındı, önümüzdeki Pazar geliyordu. Herkes tetikte onun yolunu beklemeye başladı. Kasabada pek görüşemiyorlardı. Çok meşguldü, koltuğunda evrak dosyası, bir daireden, öbürüne girip çıkıyordu. Başını kaşıyacak zamanı yoktu. Şimdi köyde bol zamanı olacak, dertlerini bir güzel anlatacaklardı. Büyük bir kalabalık onu, köyün girişinde karşıladı. Başında kırmızı şeritli ibibik şapkası, sırtında kolları, göğsü sarı düğmeli dövlet urbası vardı. Yürürken ayakkabıları cır cır ötüyordu. Merhabayı kısa kesti Nazım efendi. Hiçbir kimse kendisinden iltimas beklememeliydi. O, bir devlet memuruydu. Kanun ne derse, onu yapacaktı. Babası da olsa özel muamele yapamazdı. Kanun karşısında tüm vatandaşlar eşitti. “Müsadenizle...”dedi, yollandı. Bir elinde gazyağı şişesi, öbüründe dolu bir file vardı. Filede, kesme şeker, çay, makarna, elma, domates görünecek biçimde yerleştirilmişti. Kim bilir daha neler vardı, neler?.. Yardım etmek isteyenlere de vermedi. Köyün içinden geçerken, daha başkaları da görecekti! Kel Ahmet peşinden baktı: “Vay dünya senin pirin, pergelin!..” diyerek küfretti,yere tükürdü. Hepsi düş kırıklığı içindeydi. Nazım efendiyi gördükten sonra içimde yeni bir kıpırtı başladı, ben de gardiyan olabilirdim. Okur,yazarlığım vardı. Askerde çavuş olurdum. Tek şeritli onbaşılar, çift şeritli çavuşların buyruğundaydı. Teskere aldıktan sonra da Resül efendi gibi bir kurs öğretmeni değil, doğrudan gardiyan olurdum. Ağabeyim, kendi beceriksizliğinden fırsatı kaçırmıştı. Gerekirse, ben de adliye başkatibine kaz, tavuk, yumurta taşır, işimi sağlama bağlardım. İbibik şapkam, sarı düğmeli takım urbamla meydan okurdum dünyaya! Her şeyden önce köyden, köylü olmaktan kurtulacaktım. Temelli şehirde yaşardım. Güneşte yanma yok, ayazda donma yok! Ne hasat, harman, dirgen, tırmık, ne öküz, araba!.. Gölgede yat, ak somun, şehir helvası, makarna, bisküvi,çay, şeker..., ye, iç keyfine bak!.. Bu iş öyle cennete gitmek, bade içmek gibi hayal değildi, her şey gözler önündeydi. Nazım efendi bir örnekti! Ne çare, askerliğime daha çok vardı. Çocukları da askere alsalardı, çocuklardan bir bölük kursalardı, kıyamet mi kopardı!.. Erken asker olmanın yolları yok muydu acaba?..Askerlikte neler yapıldığını, bizim köylülerden çok dinlemiştim. Hepsi de yarışırcasına anlatırlardı. Hiç de zor bir yanı yoktu. Ben de talim yapabilirdim, tüfeğimi doldurur, “Gezin üst kenarı ortasından, arpacığın tepesinden”, basardım tetiğe... Bu konuda önce babamın düşüncesini öğrenmek istedim, azarlandım: “Senin büyüğün çavuş oldu, ne bok yediyse, sen de o!..” “Baba, ben imam olmayacağım, hemen gardiyan...” Sonunu dinlemedi: “Yatağı bırakıp, yorgana pisleyen hasta şifa bulmaz!” dedi. Zorunlu sıramın gelmesini bekleyecektim. Bir de var ki, babam işin doğrusu bilmeyebilirdi. Çünkü kendisi de askerlik yapmamıştı. Ruslar çekilip gittikten sonra da yaşı geçmiş olduğundan, çağrılmamıştı. En iyisini Cenkçi Dede bilirdi. “Harbi Umumiye’de, Harbi İstiklaliye’de sekiz yıl düşmana kurşun atmış, sekiz yerinden yara” almıştı. Cenkçi Dede, bu işin ustasıydı. Hemen koştum, Cenki Dedeye sordum. Umut verici sözler setti: “Seferberlik ilan edilirse, seni derhal silah altına alırlar!” dedi, ekledi,“ Bir seni değil, genç, koca cümle vatandaşları alırlar!” Seferberliğin ne anlama geldiği önemli değildi, ne zaman ilan edileceği önemliydi benim için. Buna kesin yanıt veremedi: “ İşin aslını Askerlik Şubesi bilir. “dedi, “ Senin yerinde olsam, hiç erinmeden kasabaya gider, sorarım.” Yumurta satma satmak bahanesiyle kasabaya gittim. Ayağımın tozu ile Askerlik Şubesini sordum. Kura nehrinin kıyısında, bir yerdeydi. Kapısında bekleyen nöbetçi asker durdurdu beni: “Ne işin var senin buralarda, lan ?..”dedi. “Seferberlik ne zaman ilan edilecek, onu soracağım!” Bakışları tuhaflaştı: “Sen kafayı yemişsin çocuk?” Ne demekti, kafayı yemek? Düşünmeye fırsat vermedi: “Ne bekliyorsun lan? Toz ol bu mıntıkadan!..” Tavşanlar gibi hopladım, toz oldum. Seferberlik zamanını Kadim dayıma sorduracaktım.