Leyla yengem beni gösterdi: “Bizim bu oğlan da Cemil efendiden geri kalmaz!” dedi, “Kuran okur, mevlit okur, Kan kalesi, Muhammet Hanefi Cengi...” “Yeni yazı bilseydi, yanıma alır, süt toplamaya yollardım!” “Köyümüzde mektep var mı, çocuk yeni yazı öğrensin?” “Eyi işte, o da hafız olur!” dedi, ayaklandı, Cemil efendi de onunla birlikte...İmrenerek baktım bu küçük efendinin peşinden. İçimde bir yıkıntı vardı, cennete gitmek istedim olmadı, aşık olmak istedim olmadı, ya ben ne olacaktım?.. O yıl, karakışta, Kurban’nın oğlu Kaypak Resül, Kurs meellimi (öğretmeni) olarak geldi köyümüze. Erkek, kadın, kız-kızan eşikten beşiğe herkese yeni yazı öğretecekti. Öğrenmek istemeyenlere, karakolda dayak vardı! Haberi duyan babam, ağabeyime verip veriştirdi. O da Resül efendi gibi asker ocağından çavuş çıkmıştı. Zamanında davransaydı, Kaypak Resül’ün yerine kendisi aylığa bağlanırdı. Bu dünyada Allah da hükümet de memurdan yanaydı. Ama ağabeyim, ölü götü yıkamayı seviyordu, bir de tespih çekmeyi, zikir etmeyi... Bu arada beni de uyarmadan edemedi, sofulukla karın doymazdı. Günde beş vakit yerine, on vaki namaz kılan Kel Mirzo’nun açlıktan nefesi kokuyordu. Hayır sahibi üç beş komşu olmasaydı, Mirzo çoktan ölürdü. Oysa ben, eski sofuluğumu çoktan bırakmıştım. Yasak savarcasına eğilip kalkıyordum. Kimse bunun ayırdında değildi, babam da öyle!.. Kısa süre içinde yeni yazı kursu başladı. Kaypak Resül’ün adı,“Resül efendi” olmuştu. Sabırsızdım, bir an önce yeni yazıyı öğrenmek istiyordum. Cemil efendi gibi, Şehmuz ağaya süt katibi olacaktım! Ağa söz vermişti, “deral” işe alacaktı. Ben de köylerden süt toplayacaktım. İşim de zor değildi, kadınları sıraya sokmak, beğendiğim sütleri almak, beğenmediklerimi kovalarla geri çevirmekti. Takım urbam, ayakkabılarım, kırmızı kravatımla, bana da “Efendi!” derlerdi. Ben emir kuluydum, verilen görev neyse, onu yapardım. Su katılmış sütleri ayıklarken, anam da olsa gözünün yaşına bakmazdım. Babamın veresiye defter, kalem almasını, anamın da örmeye başladığı çoraplarımın bitmesini beklemek zorundaydım. Bekçi Sürmeli, sürekli evleri dolaşarak, “tebligat” yapıyordu. Kursa gitmeyenler, jandarma dipçiği ile karakola celp edilecekti. Çoluk çocuğa karışmış kadınlar, yaşını başını almış erkekler, kursa katılmak niyetinde değillerdi, “Bu yaştan sonra okuyup da mamır mı olacağım!” diyorlardı. Babam, istekliydi ama çocukların içinde rezil olmaktan çekiniyordu. Kendi yaşında bir iki adam bulabilirse, katılacaktı kursa.
Çarığımı, çorabımı giyindim, defterimi, kalemimi öptüm, yollandım. İçeri girdim. İbrik Kemal’in samanlığında, bir baştan, öte başa uzatılan tahtalarda kadın, erkek yan yana oturuyordu. Yedi yaşından, kırk, elli yaşına değin her kuşaktan insanlar bir aradaydı. Arkadaşım İso çağırdı, yanına sıkıştım. Resül efendi karatahtaya bir şeyler yazıyor, yazdıklarını önce kendisi okuyor, sonra da topluca okutuyordu, “A, Be, Ce!..” Samanlığın penceresi küçüktü, yazılanları ayan beyan seçemiyordum. Kara tahta biraz yakın olsaydı, o denli güçlük çekmezdim. Bunun bir çaresine bakmalıydım.
Resül efendi, işini bitirdi, yanıma geldi, sorguladı, kimin oğluydum, neden geç kalmıştım gibilerden?.. Defter, kalemimi görmek istedi, gösterdim.
“Alfaben yok mu?” dedi. Alfabe de neydi? Aval aval baktım yüzüne. Elindeki kitabın kapağını gözlerime dayadı, “Bunun adı ALFABE!” dedi. Kuran yazısına hiç benzemiyordu. Yeni yazı dedikleri şey bu muydu? Kasabaya gidince bana bir Alfabe getireceğini söyledi. Yeni yazının yirmi dokuz harfini, A’dan, Z’ye değin defterime yazdı, ezberlememi istedi, sonra yine karatahtanın başına geçti, kaldığı yerden sürdürdü.

Kursu çok sevmiştim. Medreseye hiç benzemiyordu. Ne taşlaşmış gibi oturmak vardı, ne tek cüz, tek ezber, ne de Yusuf hocanın asık suratı, başımızda inip kalkan uzun sopası!.. Gülen, konuşan, kahkaha atarak yarışan insanlarla samanlık, bir seyran yerine dönmüştü. Resül efendi de şakalaşıyor, gülüyordu.
Kısa sürede yirmi dokuz harfin, yirmi dokuzunu da ezberledim. Sekiz sesli harfi, sessizlerin arasına getirerek sözcükler, sonra da tümceler kurmaya başladım. Resül efendiden sık sık aferin alıyordum. Uzun sürmeden okumayı yazmayı söktürdüm. Yeni bir dünyada kanat açmıştım. Daha da ilerletecektim ve yüzde yüz Şehmuz ağaya katip olacaktım. En azından köy muhtarına yazıcılık yapardım, kocası askerde olan gelinlere, nişanlı kızlara mektuplar yazardım, gelen mektupları okurdum. Askere gittiğim zaman ben de çavuş rütbesini takabilirdim. Dönüşte de kurs meellimliği çantada keklikti. İçim içime sığmıyordu.
Resül efendi, Atatürk’ü de öğretti, Atatürk şiirleri okuttu. Büyük adamdı Atatürk, düşmanları yurdumuzdan kovmuştu. Ruslar, Ermeniler, urumlar çekilip gitmişlerdi Kars’tan, Ardahan’dan... Ne fayda, Atatürk ölmüştü! Ruhuna fatihalar okunuyor, hatimler indiriliyordu köyümüzde.

Babam Atatürk’ün öldüğüne inanmıyordu:

“Mahsustan ilanat verdirerek pusuya yatmıştır!” diyordu. Bekleyecek ve görecekti, padişah yeniden hortlayacak mıydı, kovduğu düşmanlar yeniden saldıracaklar mıydı?.. İşte o zaman kılıcını çekerek çıkacaktı ortaya, “Sizi gidi hainler, sizi!..” diyerek hepsini denize dökecekti.
Babama mı, Resül efendiye mi inansaydım? “Sen Kaypak’ın dediklerine bakma!”diyordu babam, “Bu bir dövlet sırrı olduğu için alenen” duyurmazlardı. Gönlüm, babamın söylediklerinden yanaydı. Resül efendi beni çok seviyordu. Kucağına alarak, karatahtaya, yanlış yazanların kulağını çektiriyordu! Bunu bir onur sorunu yapanlar, dışarıda beni dövüyorlardı. Korkumdan kulak çekmekten vazgeçtim.
Başarımın karşılığı bana bir de kitap verdi Resül efendi “Kerem ile Aslı”. Bu kitabı büyük bir hazla okuyordum.

Bahar geldi, kurs dağıldı. Resül efendi köyden ayrıldı. Söylendiğine göre şehir yerinde bir “mamırlık” arıyordu. Ben süt katibi olmanın peşindeydim. Babam, elimden tutarak Şehmuz ağaya götürdü. Kendimden çok emindim. Yeni yazıyı öğrenmiştim. Kitap okuyordum, gelene gidene mektup yazıyordum. Şehmuz ağa, benden daha iyisini mi bulacaktı? Ayrıca söz vermişti, tükürdüğünü yalamazdı herhalde? Babam, belli bir ücret pazarlığı yapmayacaktı, “Cemil efendiye ne veriyorsan, benim oğluma onu...” diyecekti.
Şehmuz ağa, kasabaya giderken, mandıranın önünde yakaladık. Babamı gördü, usulen selam verdi:

“Süt parası almaya mı geldin, Eyüp ağa?” diye sordu. Babam beni gösterdi:

“Oğlumu getirdim!” dedi.
Ağanın suratı karıştı:
“Ne yapacağım ben senin oğlunu?”

“Yeni yazı kursunu tekmil etti. Katip alırsın diyerekten üç saatlik yoldan geldik. Zati zatınızın sözü de vardı!..”

Ağanın gözleri tepesine kaydı:

“Benim katibe, neye ihtiyacım yok!” dedi, kendi kendine söylendi, “Maşallah, A,Be,Ce’yi belleyen gelip benden katiplik ister!..” İşi aceleydi, atını mahmuzladı,gitti. Başımın üstünde cam parçalandı sandım. Bu ağa milleti kalleşti, puşttu, dönekti, bu ağa milletine hiç güven olmazdı!

“Aldırma!..” dedi babam, yere tükürdü. Girişimlerini sürdürecekti. Elimden tuttu, Hoçvan’a götürdü. Kürt köylerinde okur, yazar pek bulunmazdı. Mandıra sahibi olanlar vardı, İncilipınar’da Taşo ağa, Panik’te Reşo ağa... Günlerce taban teptik, hepsinin kapısını bir bir dolaştık. Her gittiğimiz yerde hünerlerimi, bir çırpıda sayar dökerdi babam. İnci gibi yazı döktürürdüm ak kağıt üstüne. Kitap okurdum bülbül gibi. En zor hesapların altından girer, üstünden çıkardım. Çayın, şekerin gerçek fiyatını dirhem dirhem dirhem rakama vurur, köy bakkallarını köşeye sıkıştırırdım... Yine de fayda etmedi, her kapıdan eli boş döndük. Kurslarda eli kalem tutan,yaşını başını almış onca insan dururken, “ağzı süt kokan bir çocuğun” yüzüne bakan bile olmadı. Bizim köyde de aynı durum vardı. Köy muhtarının parasız pulsuz yardımcıları çoğalmıştı. Böylece köy katipliği umudum da suya düşmüştü.

Babam işin arkasını bırakmayacaktı.
... Resül efendinin armağan ettiği Kerem ile Aslı’yı döne döne okuyordum. Baştan sona, türküleriyle birlikte ezberledim. Ona benzer daha başka kitaplarımın olmasını çok istiyordum. Sordum soruşturdum, Bakkal Ali İskender’de aşık kitapları olduğunu öğrendim. Bizim köylüler, kasabada alışverişlerini, çoğunlukla Ali İskender’den yaparlardı. Benim de yabancım değildi. Bir iki sefer yumurta satmıştım kendisine.
Bir gün tek başıma yola düşerek Ali İskender’i buldum. Gerçekten de bir rafın üstünde çok çeşitli kitaplar vardı, kapakları resimli, sayfaları kırışık kirli kitaplar. Ancak para ile satmıyordu, tanesini bir çift yumurtaya, bir aylığına kiraya veriyordu. Okuduğunu yırtmadan, kirletmeden getirenler, ikincisini alabiliyorlardı. Kaybedenler, bedelinin iki katını ödemek zorundaydılar. Kiralama işi, benim için daha elverişli bir yoldu. Gizlice yumurta biriktiriyor, kasabanın yolunu tutuyordum. Aldığım kitapları büyük bir hazla okuyordum, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Şah senem, Şah İsmail, Sürmeli Bey, Köroğlu ve daha niceleri... Sevdiklerimi iki kez, üç kez okurdum. Kuran’ı istemeyerek ezberlemiştim, ama aşık kitaplarını isteyerek... Aşık olamadığıma kahrediyordum. Neyse ki bade içmek bir masaldı. Bu kitaplarda yaşananların hepsi de geçmiş zamanlarda yaşanmış çok renkli, heyecan dolusu öykülerdi. Ben bu öykülerle yaşıyordum, acımasız ve sevimsiz bir dünyadan kaçarak, sevdalar dolusu dünyaya sığınmıştım. Benim ibadetim bu kitaplar olmuştu. Sığırın sıpanın peşinde, kendimi Kerem’in, Ferhat’ın, Köroğlu’nun yerine koyar, onların türkülerini okuyarak, sesimi rüzgarda uçururdum. Evden çaldığım yumurtaları sürekli Ali İskender’e taşıdım, durdum. Ne fayda, kitaplar tükenmişti, yenileri de gelmiyordu.