“Testiyi al, aptes suyu getir!..” dedi. Günlük görevimdi bu benim. Öğlen ve ikindi namazlarında pınara giderdim. Yüzümü yıkayıp Aptes aldıktan sonra da testiyi doldurur, ağabeyime aptes suyu getirirdim. Sonra da birlikkte namazımız dururduk. Pınara vardım, suları gömgök, kıpır kıpır kaynıyor. İçim de kaynıyor susuzluktan. Dünya bir fırın, soluğum alav!.. Pınara eğildim, kendimi gördüm, yüzüm kapkara, şakaklarımda pul pul yanıklar!.. Öbür dünyanın cennetine gitmeyi beklerken, bu dünyanın cehennemde yanıyordum! Kör olası Azrail de bir türlü gelmiyordu. Nice bir dayanacaktım? Önümde bir cennet pınarı kaynıyordu, içmeye doyulmaz. Eğilip içersem, günaha girerdim, öbür dünyanın cennet giderdi elimden. “Giderse gitsin!” dedim, bir kez su içmekle giden cennet, ilk akşamdan gitsin! Tanrının mağfiret(af) kapıları açık değil miydi?.. Bir yolunu bulur, kendimi bağışlatırdım. Ağzımı dayadım pınarın soğuk suyuna, kana kana içtim, bir daha, bir daha içtim! Başımı pınarın içine sokarak, güneşi ürküttüm. Doğrulurken, kuş gibi hafiftim. Dünya, bir başka dünya olmuştu! Göğün tavanı alabildiğince yükselmişti, dağlar, tepeler gülümsüyordu. Yoldan sap yüklü kağnılar geçiyordu. Bir kartal uçtu üstümden, çekirge sesleri duydum, tarla kuşları, bir konuyor, bir uçuyordu. Testiyi doldurdum. Yürürken, karnım luk luk ediyordu. Ağabeyime testiyi uzatırken, aptes almayı unuttuğumu anımsadım! Hiç bozuntuya vermeden secdeye durdum, aptessiz namaz kıldım. Yarım saat içinde iki kez günaha girmiştim, oruç yemek, aptessiz namaz kılmak! Cennet işi tümüyle elden gitmiş sayılırdı. Ama daha çok zaman vardı, ilerde yalvarır, belki kendimi bağışlatabilirdim. Bir yandan da Tanrıya kızgındım, zamanında Azrail’i göndermeyerek beni günaha sokmuştu! Bu kez de yeniden acıkmaya başladım. Susuzluğun çaresini bulmuştum, gelgör ki açlığın çaresi yoktu, zorunlu akşam iftar sofrasının kurulmasına değin bekleyecektim! Sonunda onun da bir yolunu bulacaktım. Devrisi gün evde, cebime gizlice ekmek peynir koydum, öyle çıktım yola. Bu önlemi hiçbir gün tavsatmazdım. Ağabeyime aptes suyu getirmeye giderken, pınarın başında oturur, ekmek, peynirimi güzelce yerdim, üstüne de bir güzel su içtikten sonra dönerdim. Doğal ki aptes almayı, namaz kılmayı da unutmazdım! Dinimizde ibadet de kabahat de gizliydi. Bir gün ağabeyim ilgiyle yüzsüme baktı: “Maşallah, mübarek ramazan sana yaradı Dursun!” dedi. “İman kuvveti var ağabey!” diye yanıtladım. “Doğru diyorsun , melekler sana yardım ediyor!” Kendisi o denli çırpınmasına karşın, ne melekler, ne de Tanrı hiç yardım etmiyordu. Üflesen devrilirdi. ... Cenneti kaybetmiştim. Günahlarım boyumdan aşkındı. Günlerce oruç tutmadım, aptessiz namaz kıldım, ağabeyimi, anamı,babamı aldattım. Ben hangi yüzle öbür dünyaya gidecektim? Zaten sonu belirsiz uzun bir yolculuktu o. Kuşkuyu çekmemek için sözde ibadetimi de sürdürüyordum, fakat cennete gitmek benim için bir umut olmaktan çıkmıştı artık. Kurtuluşu bu dünyada aramalıydım. Değilse bu yaşam, bir ömür boyu sürgit çekilmezdi. Anamı, babamı, amcalarımı, köylüleri görüyordum, bitmeyen bir çile içinde devinip dururlardı. Büyüdüğüm zaman ben de onlar gibi olacaktım! Onların yaşamını, yeni baştan yinelemek istemiyordum. Bir kurtuluş yolu bulmalıydım. O günlerde, cuma namazını kılmaya giderken, köy içinde bir halk ozanı, önümden geçti. Köylüler, ozanlara, “Hakaşığı” derlerdi. Ötekiler gibi, bu aşık da omzunda sazı ile “Refik ağanın hanesine” yollandı, çevresindeki kalabalık da onunla birlikte... Aşıklar geldikleri zaman, köyün havası değişirdi. Sazlı sözlü türkülerle bir şölen yaşanırdı. Aşıklar saygı görür, el üstünde tutulurlardı. Hep Sedirlerin başköşesinde oturur, tavuk eti, pirinç pilavı yerlerdi. Sonra da türküler başlardı. Türküleri güzeldi, hem türkü, hem masal, ikisi birlikte daha güzeldi. Dinleyenler büyülenirdi. Ne ki ben rahatça dinleyemezdim. Çocukların, aşıklar meclisine girmesi yasaktı. Kaçak girerdim , sedirin altında saklanırdım.. Bir sefer de Kadim dayım, paltosuna saklayarak sokmuştu beni odaya. Dayıma kızanlar oldu ama aşıklar başlamıştı, susmak zorunda kaldılar. Bu kez sofu olduğumu köyde herkes biliyordu, sevenlerim çoktu. Bir engelle karşılaşmadan, aşıkları dinlemeye gidebileceğimi umuyordum. Oruç yediğimi, aptessiz namaz kıldığımı kimse bilmiyordu! Öteden beri hep imrenirdim Hak aşıklarına. Ne tarla, tapan, ne nadas, harman!..Omuzlarında saz, köyleri dolaşır, tavuk eti, pirinç pilavı yerlerdi. Herkes onların çevresinde pervane!.. Ben de bir hak aşığı olmayı çok istemiştim. Ama zor bir işti, Mevlit okumaya hiç benzemezdi. Sazın tellerine dil vermek, her telden türkü söylemek, masal anlatmak her yiğidin harcı değildi. Ama yine de umudu kesmiş değildim. Cuma namazına toplananların dilinde de yeni gelen aşık vardı, biri öbürüne salık veriyordu. Hafız Murtaza, onu iyi tanıyordu: “Bunun adı,Aşık Merdane’dir, bade içmiş, hakiki bir aşıkktır.”dedi, “Ne çare maşukasına kavuşmamıştır!” Hafıza göre, Merdane’nin maşukası, Halep şehrinde, kırk deve yükü altını olan bir vezirin kızıydı. Merdane, sevgilisi için yanar tutuşurdu. Ama ne çare, kızın Ama zalim babası, onu sarayda hapsetmişti. Merdane, halep şehrinde tam üç yıl maşukası çevresinde dönüp dolaşmıştı. Sonunda vezirin cellatlarından kurtularak, şehrini terk etmek zorunda kalmıştı... Aşık olmanın hikmetini, orada ilk kez Hafız Murtaza’dan öğrendim: Bade içmek! Neydi bu bade, nasıl içilirdi? Eve döndüm, anamla, Halime yengem de Aşık Merdane’den söz açmışlardı. Ne dert, kasvet, ne namaz niyaz, varsa da aşık, yoksa da ... Aşıkların gizemli öykülerini, anamın masallarından çok dinlemiştim. Ama ötesini bilmiyordum. Halime yengem, evden çıkar çıkmaz, anama sordum. Anam tek tümce ile kesip attı: “Aşıklık bir hak vergisidir oğul, her kula nasip olmaz!” dedi. O denlisi yetmezdi, ötesini de irdelemek istedim. Acaba bana da nasip olmaz mıydı?.. “Allah’ın taktiri varsa, niye olmasın oğul?”diye sürdürdü, “Sen namazında niyazında bir çocuksun. Hem çoban, hem ırgatsın. Haram yemedin, harama kuşak açmadın, zati istesen de açamazsın(!), yaşın başın ne?..” Anam, böylece aşık olmanın koşullarını da söylemişti! Ya sonrası?.. Sonrası da ayrı bir hikaye... “İnsanoğlu aşıklık payesine uykuda, bade içerek ulaşır oğul,” dedi, “uyumadan önce aptes alacaksın, üç Kulhüallah, bir Elham’i okuyacaksın. Düşünde ak sakallı bir derviş gelir, bir elinde bade çanağı, öbür elinde bir dilber. Dilber ama ne dilber, aya der, doğma, ben doğayım, güneşe der çıkma, ben çıkayım! Derviş, dilbere der ki, ‘Bu delikanlı senin aşıkın!’ Dilberi sana gösterir, der ki, “Bu da senin maşukan!’ Çanaktan bir yudum bade sana, bir yudum da dilbere içirir ve eyitir, ‘Ey aşık, ey maşuka, birbirinize iyi bakın, iyi tanıyın, kavuşmanız zor olacak!’ Ve derviş ve dilber kaybolur, sen Ebabil kuşlarının sesi ile uyanırsın, yanında bir saz! Sazın teline dokunur dokunmaz, türkü akar dilinden. Alırsın sazı eline, düşersin yollara, maşukanı aramaya!..” Anam daha sözlerini bitirmeden aşık olmaya karar verdim. İçim içime sığmıyordu, tam benim istediğim bir dünyaydı bu. Koşullarım da aşağı yukarı uyuyordu. Keşke şeytana uyup da orucumu yemeseydim, aptessiz namaz kılmasaydım! Ama dert değildi, fazladan oruç tutardım, namazı da bir yerine iki kılar, kendimi bağışlatırdım, olur biterdi. Yalnız uykunun yeri ve zamanı konusunda ikircikliydim. Anam, ona da bir açıklık getirdi: “Mevlam bir faniye, yürü kulum demişse, onun yeri, zamanı olmaz oğul!”dedi, eklemeyi de unutmadı, “Çobanlar bir kayanın gölgesinde, delikanlı yoksul ırgatlar da otun, samanın içinde...” Sonra bir şeyler sezinlemiş gibi gözlerimin içinde baktı, “Takma kafana bunları oğul, şükürler olsun, senin yolun Allah yolu, din, iman yolu. Bu yol, en yüce yol, her kula nasip olmayan yol! Aşıkla maşukla senin en işin var kurban?!” İşimin olup olmadığını görecekti! Hemen başladım işe. Günde beş vakit yerine, kuşluk namazı ile altı vakit kılmaya, yediğim oruçları yeni baştan tutmaya ... Aptessiz ayağımı yere basmadım. Çalışırken, dolaşırken, günün her saatinde dudaklarım kıpır kıpırdı, tıpkı ağabeyim gibi. Birisi ile konuşmak zorunda kalırsam, “Estagfirullah!” der, sonra yeniden başlardım... Kiraz ayının(haziran) gelmesini bekliyordum. Sığırı otlatırken, bir kayanın gölgesinde, “bade içme” uykusuna yatacaktım. Başaramazsam, biçin ayında(temmuz), ot yığınları içinde deneyecektim. Çünkü hem ırgattım, hem çoban, hangisi tutarsa!..
Yakarışlarım boşa gitmedi, bahar gelmeden, düşlerimde ak saçlı dervişle,maşukam gelir, bir görünür, bir kaybolurlardı. Daha bade içmeden hak aşığı mı olmuştum yoksa? Her gece uyurken, omzumda sazım, köyleri dolaşır, tavuk eti, pirinç pilavı yerdim! Sazı elime alanda, dinleyenleri büyülerdim, “Yaşa, varol aşık!” diye ünlerdi . Demek Tanrı beni bağışlamıştı. Ancak uyandığım zaman çok kötü bozulurdum. Kapkaranlık bir ev, sazım da yok yanımda. Yine babamın türkülerini dinlerdim.
Ezel bahar yaz ayları gelende... Herhalde resmen bade içemediğim için aşık olamıyordum! Çok sürmedi, bir gece ak saçlı derviş yine geldi, bir elinde bade, öbüründe maşukam!.. Bir peri kızıydı maşukam, bir gülümsedi, titredim, bir baktı, kara gözleri içime aktı. Heyecanımdan dik sıçradım, dünyam yıkılmıştı! Gözlerimi yumdum, yeniden uyumaya çalışıyordum, uyuyamıyordum bir türlü. Sağıma, soluma dönerek kendimi zorluyordum. Birlikte yattığımız kardeşim Durmuş, huysuzlaştı, “Kurtlandım mı lan?..” diyerek tekmeledi. Lanet kör şeytana dedim, sessizce sekiden indim. Amacım, bade içebileceğim rahat bir köşede uyumaktı. Ocağın önünden eski hasırı aldım, ineğin yemliğine uzandım. Gözlerim kapalı, dervişle, maşukamın gelmesini beklerken, kara ineğin soluğunu üstümde duydum, sarındığım hasırı “kırt, kırt!” kemiriyordu. Ağzına bir yumruk attım, oradan da ayrıldım. Durmuş’u uyandırırım korkusu içinde yatağa dönemiyordum. Hasır sırtımda, kendime yeni bir yer ararken, karanlıkta su kovasına çarptım, kova devrildi. Babam türküyü kesti, ünledi:
“Heyy, inek kovayı devirdi, yerine bağlayın hayvanı!”
Anam, “Oha, oha!” diyerek sekiden indi. El yordamı ile ineği ararken bana çarptı, şaşırdı: “Kovayı sen mi devirdin?” “Ayağım çarptı...” “Ne dolaşıyorsun orta yerde?” “İşemeye kalkmıştım!..” “Sırtındaki hasırla mı?..” Sorgusu sürdü, “Yoksa zikir mi ediyordun?” yanıt vermedim. “Kesin gürültüyü!” diye bağırdı babam. Kaldığı yerden sürdürdü türküsünü: İster ağa ol, ister paşa, ister bey ol
Yakasız gömleğe sararlar bir gün
İkinci gece için emin yer buldum. Durmuş uyuduktan sonra, ayaklarımın ucuna basarak bitişikteki samanlığa gittim. Orada, otun içinde uyuyacaktım. Ayni zamanda ırgat olmanın da koşullarını yerine getirmiş olurdum, bir taşla iki kuş!.. Öküzler için ayırdığımız çayır otunu yararak içine girdim. Gözümü yumar yummaz, ak saçlı derviş , maşukamla çıkageldi. Dervişin sakalından nur akıyordu. Maşukam doğan ayın on beşi! Bakışları sıcak ve candan. Derviş, elindeki çanaktan bir yudum bade bana içirdi, bir yudum da maşukama... Eyitti, “Birbirinizi iyi tanıyın, kavuşmanız zor olacak!” Maşukamın dudakları açıldı, kapandı, fısıltısı kulağıma geldi, “Ölürsem yerin, kalırsam senin!..” dedi, ikisi de birden kayboldu.
Kazasız belasız aşık olmuştum. Cennet bağının içindeydim. Duba dallarında Hazreti Süleyman’ın kuşları ötüyordu, her biri bir sesten. Huri kızları salınarak dolaşıyorlardı. Onlar da maşukama benziyordu. Yoksa cennetin bahçesine mi düşmüştüm?.. Hak aşığı olduysam eğer, neredeydi benim sazım? Başımı çevirdim, baktım, yanımdaydı, iki gözüm birden kör olmuştu da görememiştim! Aldım sazımı elime, bir ötüyor, bir ötüyor ama ne ötüyordu. Türküler dökülüyordu dilimden, ama ne türküler!.. Kuşlar sustu, Duba dalları fısıltıyı kesti, huriler kıpırtısız kaldı, Abukevser ırmağında çimen periler, dondu kaldılar. Hak aşığı olmuştum tekmil. Durmak zamanı değildi. Aldım sazımı elime, düştüm maşukamın peşine, hem çalıp hem söylüyordum:
Yar elinden içtim bade
Düştüm yollara yollara
Uçarak indim bizim köye. Köylüler damların üstünde öbek öbektiler, gözleri bende. Önüme geçenler oldu. Her biri bir yandan kutsuyordu: “Gözün aydın aşık!”, “Hoş geldin köyümüze aşık!”, “Allah’a şükür, bizim de bade içen bir Hak aşığımız var.” Refik ağanın hanesini doğrulttum. Köylüler de benimle birlikte... İçlerinde babam, anam, Halime yengem, Tosi amcam da vardı. Refik ağa, kapının önünde karşıladı. İçeri girdim, sedirin başında oturdum. Tepsilerde tavuk eti, pirinç pilavı, tavşan kanı gibi çay!.. Köylülerin bakışları karşısında ben, gerine gerine yedim, içtim, aldım sazımı elime: Biz
de yoktur öyle fitneyi feller
Kaçmayın yanıma gelin güzeller
Bu gamlı gönlümü şada erdirin
Rahmedin merhamet kılın güzeller
 Köylüler, soluğunu yutmuş, beni dinliyorlardı. Bir türküyü bitirende, “Devam aşık!” diyorlardı, devam ediyordum:  Kahve Yemenden gelir
Gülü çemenden gelir
Yarı güzel olanlar
Her gün hamamdan gelir
 Birden yer sallandı, odanın tavanı üstüme düştü. Anamın sesini duydum: “Sen delirdin mi oğul(!)?”Gözümü açtım, anamın bir elinde çıra, öbür eliyle beni silkeliyordu:
“Bu otun içine niye girdin sen?”

Dünyam yıkılmıştı. Ölseydim de uyanmasaydım! Anam sürdürüyordu:

“Sen de mi gece türkülerine başladın? Baban türkülerini zırlayıp duruyorsun! İkiniz iki yandan!..”

Bu ne biçim bade içmekti böyle? Demek hepsi yalandı, hepsi masaldı. Bundan böyle ibadet edenin de bade içenin de...diyerek okkalı bir küfür savurdum.