Genelde bizim yörenin meyve gereksinimini, Şavşatlılar karşılardı. Atların sırtında, sağlı sollu sarkan sepetlerle getirdikleri yemişin iyisini, kasabada nakit para ile satar, arta kalan çürük çarığı da köylerde tahılla, peynirle değiştirirlerdi. Yalnız üzümün karşılığında buğday, ya da tereyağı isterlerdi. Şavşatlılar bize, “Kurt(Kürt)” derlerdi, biz de onlara, “ laz” derdik. Lazlar, değiş tokuş işinde, meyvenin çürüğünü, kurtlusunu “Kurt”lara satmış olmaktan büyük bir haz duyarlardı, Kürtler de Lazlar’a, taşlı topraklı arpa, peynir yerine, yağsız kuru ayran vermekten keyif alırlar ve bunu övünerek anlatırlardı.
Babamın bir de kış ticareti vardı. Canı çok tatlıydı, sıcaktan soğuğa adım atmak istemezdi. Evin içinde sürekli pasif kalmaktan da sıkılırdı. İster istemez kendine bir ticaret işi yaratırdı. Ama uzaklarda değil, “Al kapıda, sat kapıda, işin varsa da yoksa da yat kapıda!” kuralına bağlı kalarak yapardı ticaretini! Bunun için önce bir hayvanı inek, öküz, tosun, düve hangisi olursa olsun, kimsenin göz yaşına bakmadan satışa çıkarırdı. Sözde pahalıya satıp ucuza alarak, para kazanacaktı. Doğal ki yine zarar ederdi. Anam her zaman karşı çıkardı. Sopayı görende susmak zorunda kalırdı.

Bir sefer de kendisi için olağandışı sayılan çetin bir ticarete soyundu. Bizim köylüler, şubat, mart aylarında Ardanuç, İmirhev, Şavşat’tan ceviz, hurma, furuç(kurutulmuş ahlat), pestil, dut kurusu, öte beri getirir, köyde tahılla, unla satarlardı. Söylentiye göre, o yıl, kara hurma çok ucuzdu Ardanuç’ta. Babam da ucuza alıp köyde pahalıya satacaktı. Hurcun bir gözüne de bizler için bir, iki okka ceviz koymayı unutmayacaktı. Atımız yoktu. Komşumuz Temel’in atını alarak yola düştü. Kazancını yarı yarıya Temel’le paylaşacaktı.
Babam yola çıkarken hava dingindi. Bir, iki gün sonra esip tozmaya başladı. Taş çatlasa beş, altı gün içinde dönmesi gerekirken, aradan dokuz gün geçmesine karşın, dönmedi. Gözümüz yollarda yolarda kaldı. On gün oldu, on iki gün oldu, babamdan hiçbir haber yoktu. Söylentiye göre, Yalnızçam dağlarında tipiye tutularak, donan yolcular arasında babam da vardı. Umudu kesmiştik! Anam gözü yaşlı, babamın ruhuna fatiha okuyordu. Buldu buluşturdu, bir de helva yaptı, babamın hayrına lokma lokma yoksullara, yetimlere dağıttı. Sırtından sopayı eksik etmeyen bir adamın ardından nasıl da ağlıyordu anam, usum almıyordu! Başsağlığına gelenler vardı. Bu arada Temel de atının derdine düşmüştü, “Rahmetli, kendisiyle birlikte, benim hayvanın da başını yedi!..” diyordu. Anam, ahrette kocasını borçlu bırakmayacaktı, ahırdan bir hayvan satarak Temel’in borucunu ödeyecekti. On üçüncü akşamı, anam yine elleri havada, babamın ruhuna fatiha okurken, kapı çalındı. Anam duasını kesti:
“Bakın hele, bu gelen kim?” dedi.

Gelen babamdı! Sevinç çığlıkları karanlığı parçaladı. Çok üşümüştü, yorgundu, bitkindi babam. Ne at vardı, ne de hurma!.. Ardanuç’tan hurmayı yükledikten sonra, erkenden yola çıkmıştı. İmirhev deresini geçerken, atın ayağı kaymış, yükü ile birlikte dereye yuvarlanmıştı! Dere, sarp kayaların altında, bir gayya kuyusuydu. Oraya at değil, kedi düşseydi, sağ kurtulamazdı:

“Eğer yuları elimden bırakmamış olsaydım, ben de gitmiştim, ölümü bile bulan olmazdı!”diyordu.

Eli boş, yüzü kara yoluna devam ederken, bu kez de Yalnızçam dağını aşarken, yaman bir tipiye tutulmuştu. Yol arkadaşı, yanında donarak ölmüştü, biri de kayıptı. Ama kendisi, bir gece sabaha değin, karların içinde düşe kalka Kutul’un hanına ulaşmayı başarmıştı!

Anam taşı gediğine koydu:

“Maşallah demişim sana herif. Bin kez maşallah! Kışın evin içinde üşüyen adam, dağlarda kara, fırtınaya meydan okumuş da gelmiş!” Babam sertlendi:

“Orasını karıştırma şimdi!”dedi. Altı gün, handa hasta yatmıştı! Anam sonrasını dinlemedi, sofrayı toplamaya başladı:
“İnşallah, bundan sonra ticaretten vazgeçersin!” dedi. ... Babam, daha sonra yap- sat ticaretine başladı. Önce kendi evimizi çoban Kürt Abdo’ya sattı. Bizim için yeni bir ev yapmak isterken, kış bastırdı, kazdığı çukur, kar altında kaldı. Abdo, çoluk çocuğu ile gelerek bizim eve yerleşti. İki aile, on üç can insan, bahara değin, altı ay birlikte yaşamak zorundaydık. Bir ev(tek oda), bir ahırı ortaklaşa paylaştık. Aşımız, ekmeğimiz de ortaktı. Çorba, büyük bir kazanla yapılırdı. Anam ile Abdo’nun karısı Gule sacda sürekli ekmek pişirirlerdi. Şikayetçi olan da pek yoktu. Hele babamla Abdo, diz dize sigara tüttürürken keyiflerine hiç diyecek yoktu. Cumbur cemaat yaşamak biz çocuklar için düğün bayramdı. Birlikte güler oynardık. Bazen kavgalaşsak da tez barışırdık. Gel gelelim anam, giderek huysuzlaşmaya başladı. Gule ile hiç konuşmaz oldu, onu gördüğü yerde suratını asar, başını yan çevirirdi. Gule’nin çocuklarına da sert davranırdı. Babamın yüzüne tükürür gibi bakardı. Küçük tutamaklarla sürekli tatsızlık çıkarır, ortalığı karı4ştırırdı. Babamın ara sıra uyarması, gözdağı vermesi de fayda etmiyordu. Ne zaman ki soframızı, Abdo’nun takımından ayırdı, işte o zaman babamın hışmına uğradı. Abdo yetişmeseydi, elindeki odunu, anamın üstünde kıracaktı. Dedemlere kaçarak kurtuldu anam, biz çocuklar da civcivler gibi onun peşinden yollandık. Mahallede dedikodu almış yürümüştü, babamla, Gule mercimeği fırına vermişlerdi! Bizler, tavuklar gibi ilk akşamdan uyurken, Gule ile de babam da havan yemliğinde kucak kucağa!.. Meğer, babamın estek köstek ederek on üç nüfusu bir ahıra doldurmasının nedeni de buymuş!.. Anam, başından beri bildiği halde, kötülük olmasın diye sesini çıkarmaz, hep içine atarmış. Canı boğazına gelende de... Birliktelik böylece bozuldu. Babam, anamı geri getirmek için çok çaba harcadı, her seferinde de Aslan dedem, Kadim dayım hiç yakın durmuyorlardı. Tek koşulları vardı, başka bir eve taşınmak!..
İlk baharın eli kulağındaydı, toprak yumuşaktı. Ev yapmak o denli zor değildi. Babam kazma, küreği aldı, yarım kalan himi(çukuru), yeniden kazmaya başladı. Akrabalarımızın da yardımı ile on, onbeş gün içinde evin çatısı kapandı. İçeride yarım kalan duvarlar, daha sonra örülecekti.
Anam geldi, yeni evimize taşındık. Aradan iki, üç, ay geçmeden babam bu evi de Göçmen Hüseyin’e satarak, birkaç metre yukarısında yeniden him kazmaya başladı. Köylü nadas, hasat diye koştururken, babam ev yapıyordu! Altı ay sonra bu evi de bir tosun, bir keçiye Topal Kubo’ya devretti, dördüncüsüne başladı. Yeni evin Üstü köy merasıydı, daha yukarı çıkarak beşinciye temel atamadı. Çerme kıyısından, yukarı doğru, mal merasına değin tümsekler gibi sıralanmıştı babamın yaptığı evler! Yıllarımın büyük bir bölümü bu dördüncü evde geçti. Köy mezarlığı bizim evden kuşbakışı görülür. Babam, kendi kuşağı ile bu mezarlıkta yatar.