Akşam çorbasını içtikten sonra, gecenin işkencesi başlardı. Babam yatsı namazını beklemeden yatağa girerdi, “Çırayı söndürün, siz de yatın!” derdi. Bizler, hemen yatmak istemezdik. Kimi geceler, anamın masal anlatmasını beklerdik. Ne ki, babam yine anamı dövmüşse, anamın ağzını bıçak açmazdı. Yalvarmamız da fayda etmezdi. Keyfi yerinde olduğu geceler, civcivler gibi çevresinde toplanır,anlattığı masalları soluksuz dinlerdik. Anam masal ustasıydı, bal akardı ağzından, büyülenirdik! Ne de çok masal bilirdi anam. Padişah, vezir, şehzade, köse, keloğlan masalları, kedi, köpek, kuş, yılan. kurbağa masalları sürükler götürürdü bizi ayrı dünyalara. Her masalın sonunda kötüler cezalanır, iyiler ödüllenirdi. Özellikle bir çobanın, ya da yoksul bir delikanlının, bir beyin, padişahın, vezirin kızına aşık olmasıyla başlayan bir serüven sonunda, sevdalılar, “murada ermiş” olurlardı. O zamanın kızları da taşaklı kızlardı yani! Babasının ününe, malına mülküne bakmaz, hep yoksul delikanlılara aşık olurlardı! Yemezler, içmezler, bir deri, bir kemik direnirlerdi. Anam Kürtçe masallar da anlatırdı, anlamadığımız yerleri, Türkçe’ye çevirerek anlatırdı. Önemli vurgulamaları Kürtçe söylerdi. Bunlardan birisi de Fezo’nun masalıydı. Fezo, gölde bir kurbağaya aşık olur, kurbağa da Fezo’ya... Her Allah’ın günü Fezo, gölün kıyısına birkaç kez iner, kurbağayı çağırırdı, “Güzel kızım, gel yanıma!” Kurbağa, Fezo’nun sesini duyar duymaz, ses verirdi,“Cane, can kurbane(canım urban)!” diyerek, hoplaya hoplaya gelir, kucağına otururdu. Sevişip koklaştıktan sonra, kurbağa gölün içine dalar, Fezo da evine dönerdi. Fezo’nun karısı Dılo, bunları izler ve bir gün bunları suçüstü yakalar, kocasının korkusundan sesini çıkaramaz. Kıskançlıktan deliye dönen Dılo, Fezo’nun davar güttüğü bir gün, gölün kıyısına iner, kocasının sesini taklit ederek kurbağayı çağırır, “Cane. can kurbane!” diyerek gölden çıkarken, Dılo, onu kıskıvrak yakalar. Yüzünü gözünü, bacaklarını bir güzel yaktıktan sonra, bir taş parçası gibi gölün içine atar. Fezo davarı kardeşine bırakır, iki gün sonra gölün kıyısına gelir, yine sevgilisini çağırır “ Güzel kızım gel!” Yaralı kurbağa sudan dışarı çıkmak istemez, ağrılı sesiyle karşılık verir, “Gözümün bebeği, senin haybetli karın, canın var, demedi, beni yaktı!..” Fezo kurbağayı gölden çıkarır, yaralarına merhem sürer. Tılsım bozulur, kurbağa bir sultan olur. İki sevgili birlikte yaşamaya başlar... Masalsız geceler beş para etmezdi. Bu masalı anamın dilinden bir kez daha dinlemek isterdim. Anamın kemikleri sürme oldu! Babamın uykusu azdı, üstelik gündüzleri de uyurdu. Masal geceleri biz uyumadan babam uyanır, türkülerine başlardı. Gece türkülerinin vakti saati yoktu, ne zaman uyanırsa, o zaman elini kulağına atardı. Hiç değişmeyen demirbaş türküleri vardı, hep onları yineler dururdu. Dinleye dinleye hemen hepsini ezberlemiştim. Örneğin: Gam yiyip gam çekme divane gönül
Her zaman bu dünya böyle dar olmaz

İster ağa olsun ister paşa ister bey
Yakasız gömleğe sarılır bir gün
Anam için yaptığı türküler de vardı ;bestesi, güftesi kendisine ait: Dağların duran karı
Yuvayı yapar karı
Yiğidin evini yıkar
Çuvaldan un satan karı
Ahıska’dan göçerek bizim köye ilk yerleşenlerden, Pir Medhi mahlasıyla anılan Ali Haydar’ın türkülerini çok severdi babam. Her gece bu türkülerden bir iki parça okumadan edemezdi: Canımdan bezmişim can bezarıyım
Şeyda bülbüllerin ahuzarıyım
Ben de bir yosmanın yadigarıyım
Rahrmedin merhamet kılın güzeller

Derin olur deryaların durgunu
Sevda çekmiş gönül aşkın yorgunu
Karyeyi Ölçek’te felek vurgunu
Pir Medhiyim böyle bilin güzeller

Türkülerine, bir besmele gibi hep ayni dizeyle başlardı, “Ezel bahar yaz ayları gelende...” . Geceleri uyurken, babamın türküleriyle uyanırdık. Korkumuzdan ses edemezdik. Anam hınk mınk etse de yatakta, tekmeyi yer, sekiden aşağı atılırdı. Bizleri dövmezdi babam, gözdağı vermekle yetinirdi.
Babamı susturmak için aklıma bir muziplik geldi. Bir gece yine o, “Ezel bahar...” diye balarken, ben de karşıdan, “Bismillah-i rahmani rahim!” diyerek yüksek sesle Yasin-i Şerifi okumaya başladım. Sustu, bir süre bekledi. Baktı benim susacağım yok! Karanlığa ünledi: “Yeter hafız, yeter, yatakta osurarak Kuran okunmaz!..”dedi. Kahkahalar yükseldi . Zorunlu sustum. O, yine başladı kaldığı yerden:
“ Yiğidin evini yıkar, çuvaldan un satan karı!”
Anam, gizlice çuvaldan yarım kilo, bir kilo un götürürdü bakkala, karşılığında iğne iplik, sabun vs. alırdı. Bir de anam, kızılcık, ve benzeri mayhoş yemişleri çok severdi. Şavşatlı satıcılar, mahallede tezgah kuranda, bir torbanın dibine un koyar, babamı kollayarak yollanırdı. Bazen de beni yollardı. Peşimden de uyarmayı unutmazdı, “Dikkatli ol, baban görmesin!” Babam beni değil, kendisini suçüstü yakalardı. Çuvaldan un satmak, çocukların ekmeğini satmak demekti!.. Aslında tutumlu olan, cimri olan anamdı. Babam, mal satar, tarla satar, canı ne isterse onu satardı, hiç kimseye de hesap vermezdi. Ama sıra anama gelince, iş değişirdi. Bir avuç un için etmediğini bırakmadı. Bir de taşlama uydurarak, anamı türkülerine kattı, “Yiğidin evini yıkar, çuvaldan un satan karı!” derken büyük bir haz duyardı. Babam, gece türkülerine hiç ara vermezdi, uyuyamadığımız için zorunlu dinlerdik. Kardeşim Durmuş’la yeni bir plan kurduk. Bir gece babam yine, “Ezel bahar yaz ayları gelende!..” diye başlar başlamaz, ben de, karşıdan sesimi yükselttim,“Yeşil kurbağalar öter göllerde!..” Durmuş beni izledi, “Gurbet elde baş yastığa gelende!..” Gece yarısı başlayan bir festival!.. Babam sustu, anam bu fırsatı kaçırmadı:
“Aldın mı, ağzın payını çocuklardan, aldın mı?..”dedi.

Babam işi şakaya getirdi:

“Aferin veletler, aferin!” dedi, “Bundan böyle üçümüz birlikte!..” Koro şefi olarak, önce kendisi yol gösterdi:

“Ezel bahar yaz ayları gelende!..”

Sabaha daha çok vardı.
Babamı, türkülerinden vazgeçiremedik.