Hidayet Tunçer GECELER BİR KARABASAN “Bırakın beni bırakın ! Gidin başımdan ! Uçurmayın, savurmayın beni ! Ben kuş değilim bırakın ! “ diye bağırırken kendi sesine uyandı, gecenin bir yarısında. Ter içinde kalmıştı bedeni. Nefes almakta güçlük çekiyor, sanki boğulacakmış gibiydi. Ok gibi fırladı yerinden evin tüm ışıklarını yaktı. Yine o karabasanlardı düşlerinde gördüğü. Dayanamıyordu artık ölümlere. Hep düşlerine giriyordu ölenler. Ellerinden , ayaklarından tutup fırlatıyorlardı onu odanın ortasına. Başı dönüyordu bir o yana bir bu yana uçup durmaktan. Eşi, kardeşleri ve babasıydı onun düşüne girenler. Onlara bağırıyordu ama ne sesi çıkıyor ne de kurtulabiliyordu o karabasanlardan. Nice zaman sonra kendi sesine uyanıyordu. O gece de öyle olmuştu. Gözünde bir damla bile uyku kalmamıştı. Oturdu bir sigara yaktı gecenin yarısında. Gördüğü düşün etkisindeydi halâ. Yalnızlığın en kötü yanı da buydu. Ne düşlerini anlatabileceği ne de sesini duyurabileceği bir kimse vardı yanında. Hava da olabildiğine sıcaktı. Evin çatısı da yoktu. Güneşten akşama kadar ısınan beton, sabaha kadar tüm ısısını bırakıyor oda sanki bir fırına dönüyordu. Kalktı yerinden, banyoya gitti ve soğuk bir duş aldı. Biraz kendine gelir gibi oldu, yine de gördüğü düşün etkisini üstünden atamıyordu. Ölecek miydi yoksa ! Halk arasında bir söylenti vardır “İnsanın ölümü yaklaştığında, sevdiklerin sık sık düşlerine girip seni götürmeye gelirler” diye. Yoksa doğru muydu söylenenler. Ölümün bir habercisi miydi düşlerinde gelenler. “Yok be daha nesi !” dedi kendi kendine “Herhalde sıcaktandır bütün bunlar.” Kalktı terasa çıktı. Ne kadar da sessizdi koskoca şehir. Ay ve yıldızlar parıl parıl parlıyorlardı gökyüzünde. Denizin sesi duyuluyordu uzaktan uzağa. Ara sıra bardan çıkanların gülüşmeleri, ayak sesleri geliyordu kulağına. Yaşamak çok güzel diye düşündü. Saatine baktı, sabahın 03.30’u olmuştu. Aşağıdan hocanın sesi duyuldu; “Öf be bu ne sıcak yahu” diye söyleniyordu kendi kendine. Balkon kapısını hızla tıkırt diye çekti, elinde sigarasıyla balkona çıktı hoca. Başını uzattı yukarı doğru havaya baktı. Tam bu sırada yukarıdan seslendi hocaya; “Merhaba hocam, hayırdır bu saatte, yoksa uykun mu kaçtı?” dedi. Hoca önce şaşırdı birden, sonra da; “Yahu arkadaş sen misin? Ben de Tanrı sesleniyor zannettim. Sen ne arıyorsun gecenin bu vaktinde balkonda?” dedi. O da; “Sıcaktan uyunacak gibi değil hocam, biraz temiz hava alayım dedim” diye cevapladı. Hoca da; “Yahu arkadaş ben de senin gibi gece kuşu oldum, uyuyamadım. Dediğin gibi hava da çok sıcak baksana yaprak bile kıpırdamıyor. Hadi aşağı gel de tavla oynayalım bari” dedi. Hoca tavla oynamayı çok severdi. Zaten tanıştıkların da ona ilk sorduğu “Tavla oynamayı biliyor musun?” olmuştu. O da “Biraz biliyorum” demişti. Hoca da “Ben ustayımdır sana öğretirim” diye sevinmişti. İlk tavla oyunun da hani “Acemi şansı” derler ya, hocayı yenmişti. Hoca bu yenilgiyi kabullenememiş ve; “Ben bu oyunu hapishane de falanla, filanla oynadım, onlara yenilmedim sana mı yenileceğim” diye kendi kendine kızmıştı. Ne de olsa “Eski tüfekti”. O bu olayı komşularına anlatmış, komşuları da “Hoca yaşlı insan, üzülmesin ne olacak yeniliver” demişlerdi. O da yenildiği zaman hocaya “Hocam komşulara dua et, onlar yeniliver dediler de onun için yenildim” diye hocayı daha da kızdırırdı. Hoca ”Hadi bakalım bir daha ama bu sefer komşuları dinlemek yok ha!” derdi. Tavla oynamak işte bu yüzden onlar için en büyük bir zevkti. Aşağıya indiğin de hocanın kapısını açık buldu. Hoca zil sesini duyamadığı için önce kapıyı açık bırakır, sonra işlerini yapardı hep. Yine öyle olmuştu. Hoca, tavlayı hazırlamış masaya da iki viski bardağı koymuştu çoktan. Viski şişesi elin de “Geldin mi arkadaş? Bu saatte de viski iyi gider, sakın içmem deme” diye güldü. Masaya oturdular. Önce “Hadi bakalım uykusuzluğun şerefine” diye kaldırdı hoca bardağını. Ardından da “ İnsan içmek istesin yeter ki muhakkak bir şeref bulur” diye de onu güldürmüştü. Zarlar atıldı, en büyük sayıyı hoca attığı için önce o başlayacaktı oyuna, “Bak arkadaş, zar tutmak, hile yapmak ve komşuları dinlemek yok” diyerek başladı oyuna. Bir yandan da viskilerini yudumluyorlardı. Oyun çok çekişmeli geçiyordu. Hafiften esen meltem, havayı biraz olsun serinletmişti. Öyle dalmışlardı ki oyuna, zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varamamışlardı. İki oyun oynamışlar birinciyi hoca, ikinciyi de o kazanmıştı. Şimdi üçüncü oyuna başlayacaklar ve bu oyunu kazanan galip sayılacaktı. Hoca tam zarları atıyordu ki; sabahın bu kör karanlığında sessizliği karşıdaki caminin sesi sonuna kadar açılmış hoparlörlerinden sanki ezan okuyan değil de canhıraş bağıran müezzinin “Allahüekber Allahüekber” sesleri bozmuştu. Oturdukları yerde ikisi birden irkilmişlerdi aniden gelen bu sesten. Hoca dayanamadı ve ; “Ulan bir sen eksiktin, bağır bakalım bağırabildiğin kadar biz seninle cennete gelmiyoruz işte” diye söylenmişti. “Hocam bak sabah ezanı okunuyor, istersen biraz uyuyalım rövanşı daha sonra oynarız ne dersin?” dedi hocaya. Hoca da; “Desene arkadaş, ben camiye gidip namaz kılacağım” diye espri yapmış ve ardından da “Doğru söylüyorsun zaten ben de yorulmuştum, biraz uyumaya çalışalım” dedi. Kim bilir belki de düşlerindeki karabasanla başlayan içindeki huzursuzluk ezan sesiyle huzur bulmuştu.