Kafdağı’nın ardından ayağındaki çarıklarıyla çıkagelip dünyaya kafa tutmaya kalkışan Dursun Akçam’ı 19 Eylül Cuma günü ülkesine uğurladık yeniden... Kafdağı’nın ardına döndü... Ölene kadar da çarıklı ve çocuk olarak kalmayı başarmıştı Dursun Akçam. Nereden geldiğini, hangi koşullar içinde yetiştiğini bir gün olsun unutmamıştı. On üç doğum yapıp altısını yaşatabilmiş, emperyalist güçlerin iki yüz yıldır bir tek rahat soluk aldırmadıkları, halkları birbirine kırdırdıkları Güneybatı Kafkasya coğrafyasında, Rus ordusundan, Ermeni çetecilerden kar altındaki dağlarda yalınayak kaçarken sırtındaki heybede bebeklerini taşımış bir köylü ananın çocuğuydu o. Yokluklar, yoksulluklar içinde büyümüştü. Ölü evlerinin kapısı sıcak ekmek demekti çocuk belleği için... Onlarca yıl sonra “Ölü Ekmeği” öykü dosyasıyla gün yüzüne çıktı o günler. Onu tanıyanlar, çocuk Dursun’un inanılmaz düş gücünü, çevresindeki yoksulluk kısır döngüsünü ve geçit vermez dağları aşmak için çocukluğundan başlayarak nasıl büyük bir çaba içinde olduğunu anlatırlar. Dilenci sanısı ile kovalandığı Ardahan 23 Şubat İlkokulu’na dördüncü sınıftan öğrenci olarak girmeyi başarmıştı. Kaf Dağı’nın Ardı adlı kitabı o unutulmaz kavgasının, Köy Enstitüsü’ne varmış büyük mücadelesinin öyküsü üzerine kurulmuştur. Cilavuz Köy Enstitüsü’ne vurmuş Kuvayımilliye ve Anadolu Aydınlanması ışığında, yaşamsal güdülerini, tutkularını müthiş bir varoluş bilincine dönüştürmüştü. Kavgacıydı, yaratıcıydı, isyankârdı, aykırıydı, yaşam sevinciyle doluydu; ve o benim babamdı... Köy Enstitüsü’nden Gazi Eğitim’e, öğretmenlikten öğretmen sendikacılığına, yazarlığa, gazeteciliğe, politik mücadeleye uzanan uzun ve çileli bir yolda, tüm yaşamı altüstlükler, savrulmalar içinde geçti. Açığa alındı, sürüldü, tartaklandı, taşlandı, tutuklandı, arandı, yıllarca yurt dışında yaşamak zorunda kaldı. Her şeye karşın, bir an için olsun dünyası, ülkesi ve insanı için doğru bildiği şeylerden geri çekilmedi, eğilmedi, döneklik, riyakârlık yapmadı. Hastanelerde çok sevdiği yaşama tutunabilme çabası içindeyken, en ağır şoklardan, komalardan uyanırken bile ilk yaptığı şey kolundaki saatine bakmaktı. Zaman bilinci, günde en az üç beş kez dinlediği günlük haberler, didik didik okuduğu önce Cumhuriyet, sonra diğer gazeteleriyle, topluma ve “öteki”ne dönük yüzüyle, kararlı, duyarlı, duygulu, örnek bir aydındı. Kafdağı’nın ardından gelen çocuk epeyce küskün ayrıldı dünyadan. Öncelikle kendisine gösterilen ikiyüzlü insan davranışları üzmüştü onu. Onun tüm yaşam felsefesini, varoluş bilincini, topluma çıkış noktasını özetlendiği, büyük bir özen, heyecan ve duyarlılıkla kaleme aldığı son yapıtı “Kafdağı’nın Ardı” adlı kitabı neredeyse kim vurduya getirildi. İnsancıl tözünü bugüne taşımayı başarmış iki gerçek dostu ( sevgili Deniz Kavukçuoğlu ve Vecihi Timuroğlu ağabeyleri minnet ve saygıyla selamlıyorum) dışındaki Türkiye yazın dünyası ve tüm eski arkadaşları görmezden geldi yapıtını. Birçoğu, artık büyük sermayeli yayın gruplarının etki alanında el ovuşturarak “himmet” bekliyorlardı çünkü; Dursun Akçam’sa, muhalifti, aykırıydı, ipe sapa gelmez bir deli çocuktu, ondan uzak durmalıydılar. En son geçtiğimiz haziran ayında birlikte bulunduğumuz çok sevdiği memleketi Ardahan’dan ve yöre insanlarından da küskün ayrıldı... Bir daha Ardahan’a dönmeme kararı vermişti gözleri dolu dolu... Onun yaşıtı yazarların, aydınların doğum yerlerinde, onurlarına şölenler düzenlenir, caddelere, sokaklara adları verilirken, o, birkaç yıl önce benim Ardahan’da yerel bir gazetede yazdığım, doğayı korumayı amaçlayan, yöredeki çıkarcıları eleştiren yazılarım nedeniyle, olayda en küçük bir etkisi ve katkısı olmamasına karşın jandarma tarafından derdest edilmek istendi, hakkında ağır suçlamalarla dava açılmaya kalkışıldı. Daha birkaç yıl öncesine kadar, nüfus kaydımızın hep kalacağı yöreden istenen tüm resmi belgelerde “sakıncalı kişi” izi göze batıyordu önce. Akrabalarından birinin çocuğu, Ankara’da rastlantı sonucu kendisiyle karşılaştığında, zamanında varlıklı bir arkadaşından kendisi için iş istemediği için, “sen zamanında babamgilin çok ekmeğini” yemişsin diyerek kendince serzenişte bulunmaya kalkışmıştı. Yıkılmıştı o gün... Elbette ekmeklerini yemişti Dursun Akçam köylülerinin. Çünkü, onlarca yıl köylüleri için çalışıp çırpınmıştı; ilk öğretmenleri, avukatları, hayvancıları, tarımcıları, arıcıları, tuvalet yaptıran, ağaç ektiren eğiticileri olmuştu ve şimdi türü tükenmiş Kafdağı insanları, köylüleri tarafından hep el üstünde tutulmuş, çıra isinde, titrek ışıklı kandil akşamlarında iki lokmalar paylaşılırken bir yandan da yaşam dersleri verilmiş, doyumsuz söyleşiler yapılmıştı. Onun öğretmenlik yaptığı dönemde yüzlerce öğretmen, başarılı üniversite öğrencisi yetiştiren, öğrencilerinin çalışkanlığıyla, yırtıcılığıyla ün yapan Ardahan ve Ölçek Köyü, örümcek kafalı yöneticilerin, günlük çıkarların arkasında bezirgânlaşmış, takkeye, çarşafa, türbana bürünmüş kafaların ürünü olarak, eğitim ve öğrenim başarısızlığıyla, ülke sıralamalarında en son sıralarda yer alır olmuştu. Ölçek köyünde, dede ocağının yerinde yaptırdığımız evin önüne hiç gereği yokken ikinci camiyi kondurdular. Yıllardır kapısı kapalı duruyor. O tarafa baktıkça kahırlanırdı. Okul yapılmasını istemişti, dinlemediler. Caminin tuvalet çukurunu köyün eskimiş, paslanmış su borusunun yanına eştiler. Karşı çıktı, uyardı, dinlemediler... Küskün uğurladık Dursun Akçam’ı... Kendisinin de simgesel bir temsilcisi olduğu Anadolu Aydınlanması karşıtlarının gün geçtikçe güçlenmesinden, ülke üzerine çöken kara bulutlardan müthiş kaygılıydı, bu karanlık gidişe karşın oluşmuş umursamazlığa öfkeliydi. Politik yaşamı, ülkeyi sarmış karmaşa içinde kimi zaman ayrı kanılar vermiş olsa da, aslolarak, o bir aydınlanmacıydı. Ve en son, kendini güçsüz kılan, gazetesinden, haberlerinden, yazılarından ayıran, içindeki yaşam sevincini bitirmeye kalkışan bedenine kırgındı, öfkeliydi... Durmaksızın öksüren ciğerine, elektrolit dengesizlikleri nedeniyle zaman zaman çok güçsüzleşen, kendini dinlemeyen ayaklarına sövüyordu. Öylece uğurladık onu. Uğurlar olsun sana Kafdağı’nın çarıklı çocuğu, ülkesinin ve insanının örnek öğretmeni, yazın ustası; sen artık hepimizlesin, hiç unutmayacağız...