olmazdı. Sudan tutamaklarla kavgalaşır, zamanı doldururlardı. Babam, ağabeyimi kınardı, karı gibi adamdı, karısını dövmüyordu. Babam, anamı dövende o da karısını döverek erkek olurdu. Çoğunlukla biri öbürüne küs dolaşır, suratları yer süpürürdü. Bu boğucu havanın etkisinde kahrolurdum. Bir komşunun, yabancı bir konuğun gelmesini dört gözle beklerdim. O zaman buzlar çözülür, hiçbir şey olmamış gibi, evdekilerin biri öbürü ile konuşurdu. Konuklarla birlikte bir canlılık gelirdi evimize. Söyleşiler, kahkahalardan yeni bir dünya kurulurdu. Doğal ki her zaman böyle olmazdı, bazen da yoksulluğun, çaresizliğin karamsar havasında eser tozarlardı, küfün bini bir paraya!.. Yine de bir değişiklikti, sıkmazdı bizleri, hiç gitmesinler isterdik. Ağabeyim, biz çocuklara çok sert davranırdı, hoşgörüsüzdü. Ne ağlardı, ne gülerdi. Biz de gülemezdik korkumuzdan. Onun evde olduğu günler büsbütün devinimsiz ve dilsiz kalırdık. Sofuydu, imamlığı meslek edinmişti. Başı secdeden kalkmazdı. Günde beş vakit namaz yerine, belki on vakit kılardı. Sürekli Kuran okurdu. Elinde Mushaf olmasa da dudakları kıpır kıpır, zikir ederdi. Bir an önce evden ayrılmasını beklerdik. Aslı yengem de pek hoşnut değildi kocasından. Güler yüzlü, şakacı, şen şakrak bir kadındı. O da biz çocuklar gibi özgür sayılmazdı. Aile içinde gelin olmanın kuralları vardı. Büyüklerin yanında konuşamazdı, hangi konuda olursa olsun, kendi düşüncesini söyleyemezdi. Kocasının, kaynana ve kaynatasının buyruklarını, ağızsız dilsiz yerine getirmek zorundaydı. Onun hali bizden de beterdi. Yetişkinler için zamanı tüketmenin en geçerli yolu, Kuran okumak, namaz kılmaktı. Yaz aylarında hiçbirini başı secdeye gitmezdi, ama kış gelende her biri bir sofu kesilirdi. Yengem de ister istemez ötekilere uyardı. Hepsinin elinde Mushaf, her biri bir köşede, yüksek sesle kuran okurlardı. Çünkü sesli okumanın sevabı daha çoktu. Bunlar ne zaman medreseye gitmişlerdi, Kuran okumayı nerede, kimden öğrenmişlerdi, bilmiyordum? Okumasına, okurlardı da tek sözcük yazmayı bilmezlerdi. Onlar Mushafı alanda, başıma taş düşerdi. Soluğumu tutar, susardım. Bir kıpırtı duydukları zaman, “Estaüzübillah!” diyerek, kötü kötü bakarlardı. Gürültünün yinelenmesi durumunda, ayağa kalkar, ele geçirdikleri odun, tezek ne varsa, üstümüze fırlatırlardı! Namaz kılınırken de ayni baskı altındaydık. Namazlar, eğilip kalkma eylemi ile bitmezdi, her namazın ardından bilmem kaç cüz Kuran okunurdu. Sıra dua etmeye gelende, çok sevinirdim, namaz sona yaklaşmış demekti! Onlar tespihlerini toplar toplamaz, parmaklarımı ağzıma sokar, keskin bir ıslak çalardım! Islığı duyan kardeşlerim oynaya, zıplaya ortaya çıkarlardı. Kış aylarına rastlayan ramazan günlerinde, üstümüzdeki bu karabasan daha da ağırlaşırdı. Kuran’la oturur, Kuran’la kalkar, Kuran’la soluklanırdık. Aralarında “hatim indirme” yarışı başlardı. Sesli okumak daha sevap sayıldığından, birinin sesi ötekine karışırdı. Bir hatimle, yani kutsal kitabı baştan sona bir kez okumakla yetinmez, iki, üç kez, belki dört kez okurlardı. Hatimlerden biri kendi ölülerimizin ruhuna bağışlar, ötekileri satarlardı. Hatimleri ücretle satın alanlar da, o hatimleri, kendi geçmişlerinin ruhuna bağışlardılar. Babamın hatmine pek müşteri çıkmazdı. Onun dine, imana bağlılığından kuşku duyulurdu. Ayrıca türkü gibi okurdu Kuran’ı. Böyle bir adamın indirdiği hatim, ölülerin ruhunu incitirdi . Babam da buna pek önem vermezdi. Kuran’ı, yalan yanlış bir kez okuduktan sonra kaldırır atardı kitabı. Kimlerin ruhuna bağışladığı da belli değildi. Babama karşılık, anamın hatimleri kapışılırdı. Çünkü yanlışsız(!) okurdu, inanarak, duyarak okurdu. O yüzden de üç, dört hatim birden satarak, kazancını artırırdı. Bir ayda, bu denli hatmi nasıl indirirlerdi, şaşardım?.. Anamın başka kerametleri de vardı. Onun okuyup üflediği patates haşlamasını, soğan ezmesini, iki yüzlü sac emeğini yiyenler,dipdiri olurlardı. Yalnız hastayken değil, son nefeslerinde de kadınların başucunda oturur, okurdu, üflerdi. Öldükten sonra da çimdirir, öbür dünyaya yolcu ederdi. O nedenle anamın hatimleri pahalıydı. Sözgelimi, babamın hatmine bir çanak un veren çıkmazken, anam, hatim başı bir teneke dolusu arpa alırdı. Öteki hizmetlerine karşılık belirli bir hizmet istemezdi anam. Gönülden ne koparsa, onu kabul ederdi.
Babam kıskanırdı anamı, altta kalmamak için o da kendi hünerlerini ortaya koyardı. Bunların en önemlisi, tükürük tedavisiydi. Hopa’dan bir şileple Mehti ağanın koyun sürüsü ile birlikte İstanbul’a gitmişti. Bu yolculukta, hem deniz gören, hem deniz suyu içen tek kişiydi köyümüzde. O nedenle babamın tükürüğü, cümle yaralara merhemdi. O yıllarda ne de çok yüzüne sarı yara, çıkan çocuklar, gençler vardı! Babam, evin ortasına, aralıklı yan yana, iki sepet koyar, ayağının birini bir sepete, biri öbür sepete atarak ayakta durur, bacakları arasından geçen yaralıların yüzüne tükürürdü. Babamın tükürüğü sarı yara, sulu yara, yanık, çıban vb. cümle yaralara merhem olurdu! Anama göre bu keramet babamda değil, içtiği tuzlu deniz suyundaydı.
İlkbahardan sonra, bir yaz boyu bunların hepsi unutulurdu.