Edebiyatta tavır, edebi tavır ve Dursun Akçam* * Bu metin, 16-18 Haziran 2006 tarihlerinde, Ardahan’da gerçekleştirilen ‘2. Dursun Akçam Kültür-Sanat Günleri’nde yapılan konuşmadır. Metin Turan KIBATEK [Kıbrıs Balkanlar Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu]Genel Başkanı I. En başından bir belirlemede bulunmak, belki de bilineni yinelemek gerekecek. Dursun Akçam’ı, dolayısıyla kuşağını,değerlendirirken edebiyatın toplumsal işlevine, edebiyatçının da toplumsal konumuna dikkat etmek gerekiğini vugulamıştır.. Çünkü bu kuşak edebiyatçılarının gerçekleştirmiş oldukları yazınsal yeniliği anlamak için buna gerek vardır. Onlar hem geçimlerini sağladıkları mesleklerini yaparlarken gösterdikleri özen ve sorumlulukla kişiliklerini bütünleştirmişler hem de toplumsallaşmış yazar kimliklerinin kendilerine yüklediği bilincin farkında olarak bu kimliğin gereklerini yerine getirmeye çalışmışlardır. Yazıp, konuştukları kadar farklı konumlarda yaptıklarını da doğru algılayabilmek için eylemlerini üzerine oturttukları düzlemi de kavramak gerekir. Arayışçıdılar. Yazdıklarının işlevine inananlardandırlar. Bu bakımdan da edebiyat adamlığını toplumsal bilinçle yerine getirmenin, topluma karşı sorumluluk duygusunun bir gereği olduğu bilincini taşımışlardır. Dursun Akçam kuşağını ele alırken, esasında bir dönemin edebiyat sürecini de ele aldığımızı unutmamak gerekir. Çünkü, onunla birlikte aşağı-yukarı aynı tarihlerde yazmaya başlayıp, yazdıklarını yayınlayanların adları anımsanırsa, varettikleri edebiyat kalıtıyla beraber edebiyatçı tavırları da görülebilir olur. Yazma ve yayımlama dönemlerinin önemli bir bölümünün 1950 sonrası ve 1980 öncesi bir süreci içerdiği de akla getirilir; bu tarihsel dönemin Türkiye’nin kültürel olarak en derinlikli dönüşüm sürecini oluşturduğu da anımsanırsa, bu kuşak edebiyatçıların tarihsel rolleri de kavranmış olur. Türkiye’nin kültürel olarak, –siyasal olarak demiyorum, çünkü Türkiye siyaseten tarihin hemen her döneminde, özellikle de cumhuriyet dönemi içerisinde sürekli devingenlik yaşamış bir ülkedir– en yoğun derinleşmeyi yukarıda da vurguladığım gibi, bütün kuşatmalara karşın, 1950-80 arasında yaşamış; kırılmalar ve sığlıkla ise daha yoğun biçimde 1980’lerden sonra tanışmıştır. Siyasal alanda çokpartili süreç, sendikalaşma, öğretmen örgütçülüğü; kentleşme dolayısıyla sosyo/ekonomik anlamda, köyden kente göç, gecekondulaşma; uluslararası ilişkilerde yurdum insanını yakından ilgilendiren yurtdışına işçi göçü... İki kutuplu dünyanın kuşattığı bir coğrafyada soğuk savaşın bütün acılarını yaşayan bir halk: Türk halkı... Genel çerçevesiyle böyle bir dünyanın içerisinde yazıyordu Dursun Akçam ve çağdaşları. Yazarlıklarının hakkını veren bir kuşağın insanlarıdır bu dönemin yazarları. Gecekonduyu, Almanya’ya emek transferini, kapıcılığı, apartmanı, töreyi ve töre gerçeğinin ardında yatan derin toplumsal ahlakı, kendi yerel iktidarlıklarıyla toplumu egemenlekleri altına alan ağa, şeyh ve kasaba politikacısı üçgenindeki öteki Türkiye’yi bu kuşak yazarları; Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Bekir Yıldız, Ümit Kaftancıoğlu, Osman Şahin, Hasan Kıyafet, Yusuf Ziya Bahadınlı, Ömer Polat, Ali Kemal Gözükara... taşımıştır ülke gündemine. Bu bakımdan, bu yazarların metinlerine birer edebiyat yapıtı olarak bakmak kadar, Türkiye gerçekliği olarak da bakmakta hiç bir sakınca yoktur. Zaman zaman edebiyatdışı göndermelerle toplumun bu ağır sorunlarına reçete olabilecek metinler de sunulmuştur. Bunları görmezlikten geldiğim, üstlerini örttüğüm sanılmasın. Tam tersine, o dönemin edebiyat mantığını anlamak bakımından da bunların birer örnek olduğunu, özellikle edebiyat sosyolojisi ve tarihi çalışanlar için ciddi malzeme oluşturduğunu söylemek gerekiyor. Ama üzerinde özellikle durarak yinelemek istiyorum ki, bugünden bakarak, bugünün gerçekliklerini geçmişin birikimi ve deneyimi için şablon yapamayız. Geçmişi değerlendirirken, o sürecin mantığını da kavramak gerekiyor. II. Bu kuşak edebiyatçıların vermiş oldukları ürünlere bakıldığında, yaratıcılıklarının ürün çeşitliliği kadar, tür çeşitliliğine de yayıldığını görürüz. Röportaj, öykü, roman, şiir, deneme, söyleşi, günlük, mektup gibi. Bu durum aslında, bir arayıştan ziyade, ele aldıkları temaları dile getirme kaygılarının ağır basmasından ileri gelen bir seçim olarak karşımıza çıkmaktadır. Röportajın daha işlevsel olduğu düşünülen bir konuda, örneğin Analar ve Çocuklar’da bu tür yeğlenmiş, o türün dil ve anlatım olanakları denenmiştir. Dursun Akçam, çağdaş Türk edebiyatında röportajı bir yazınsal metin olarak kullanabilen; başka bir deyişle röportajı yazınsal metin halinde sunabilen birkaç addan birisidir. Diğerleri kimlerdir derseniz, sayıları az olduğu için hemen sayabilirim: Yaşar Kemal, Bekir Yıldız.. İlk baskısı 1964 yılında Varlık Yayınları arasında yayımlanan Analar ve Çocuklar ile bir yıl sonra yayımlanan Doğunun Çilesi adlı röportajlarına bakıldığında Anadolu’nun kültürel fotoğrafını görmek hiç de zor değildir. Tıpkı Mahmut Makal’ın Bizim Köy’le Anadolu gerçekliğini aydınımızın, siyasetçimizin dikkatine çekmesi gibi, Akçam’da bu çalışmalarında başka bir yörenin insan gerçeğini, doğa gerçeğini gözler önüne serer. Aynı özellikleri, Bekir Yıldız’ın çalışmalarında Güneydoğu Anadolu, Osman Şahin’de Güneydoğu’dan başlayıp Toroslar’da yoğunlaşan bir boyutta, Kaftancıoğlu’nda yine Kuzeydoğu Anadolu’dan başlayıp Mardin’e, oradan İstanbul’a ulaşan gerçekliğiyle görür, okuruz. Bütün bunlar yüzü kendi ülkesi ve insanına dönük, hayatla sıkı teması olan bir edebiyatın da adresidir. Analar ve Çocuklar, gerçekliği kendi algı dünyasının sınırları kadar düşünen, gerçeklikle yalınlığı biribirine karıştıran ve ne yazık ki bugün de Anadolu coğrafyası ve gerçekliğine uzak çevrelerin dışardan bakan gözleri için tipik ve enterasan gelebilir. Çünkü, yayımlandığı tarihlerde, sadece Dursun Akçam’ın bu çalışması değil, buna benzer başka çalışmalar da sözkonusu çevrelere tipik ve enteresan gelmiştir. Oysa, uzantıları bugün de süregiden gerçeklikler, Analar ve Çocuklar’da anlatılanların varlığını hâlâ geçerli kılmaktadır. Burada, dikkatimizi iki noktanın çekmesi gerektiğini düşünüyorum. Birincisi Akçam’ın bu gerçekliğe dikkat çekmesi; bunun aşılması için çaba göstermesi; ikincisi de bir halkbilimciler, sosyologlar, tarihçiler, antropologlar için o gün olduğu gibi bugün de dikkat çekici metinler ortaya koymasıdır. Bu metinler, bir sorunu eşelemek; özellikle de devlet ileri gelenlerinin, resmi makamların dikkatini çekmek yanısıra, bir toplumsal düzenin de fotoğrafını sergilemek bakımından önemlidir. Sonrasında, bu röportaj dili öykülerine de siner. Taş Çorbası, bu bakımdan hikaye-röportoj arası bir üründür ve orada da diyaloglar bir bakıma bu röportajların atmosferinde verilir. Unutmamak gerek ki, bu kuşak edebiyatçıların yazma eylemlerinin temel eksenini, Türkiye’nin gerçekliği oluşturmuştur. Edebiyatı, aydınlanmanın önemli bir unsuru olarak görmüşlerdir. Hayatın her alanında öncü olmak isteklerinin kaynağında, ülkeye ve insanına karşı duydukları içtenlik kadar bu hayatı değiştirmek, güzelleştirmek ülküsü de yatmaktadır. Daha sonraları, yine bir köy enstitülü olan Bekir Yıldız'la ayrı bir zenginlik kazanacak olan bu röportaj türü, göründüğü kadarıyla da, bu kuşakla son bulmuştur. Esasında, sadece bu tür üzerinden hareket edip, sorunlara yaklaşım ve bunların aktarılması biçimiyle bile olsa, sözkonusu kuşağın, yani Dursun Akçam çağdaşlarının yaşadıkları coğrafyaya, insana ve olaylara yaklaşımları konusunda ciddi ipuçları kolaylıkla yakalanabilir. Daha sonra, Türkiye'nin başka bir yarası olan, terör olgusunu irdelediği ve yavrusunu teröre kurban vermiş ailelerle gerçekleştirdiği Kan Çiçekleri adlı belgesel çalışmasında da yine, öykücülüğünün gazeteciliğine kattığı dil ve anlatım ustalığı belirir. Akçam'ın ilk öykü kitabı Maral 1964'te yayımlanır. Bu kitabında yer alan on yedi öyküsünde de, Analar ve Çocuklar, Doğunun Çilesi röportaj çalışmalarından izler görülür, ta ki 1969'da yayımlanan Ölü Ekmeği'ne kadar. Ölü Ekmeği, Akçam öykücülüğünün belli bir ustalığa oturduğunun en iyi örneğini oluşturur. Maral'a egemen olan röportaj havası, burada kırılmış, gerçek anlamda öyküsel anlatım egemen olmuştur. Röportajlarında yeğlediği anlatım tarzı, onun öykücülüğünde de belirgin olarak kendisini duyumsatır. Örneğin, 1970'de yayımlanan Taş Çorbası, araştırma niteliğindeki röportajlarıyla, öykücülüğünün iç içe geçtiği böylesi ürünlerinden birisidir. Bu yapıtlarında, ağırlıklı olarak kırsal kesimdeki insanın, köy mekanı içerisinde yaşadıkları sıkıntıları ele alınır. 1973 yılında yayımlanan Köyden İndim Şehire yapıtında ise, artık Türkiye'nin yoğun biçimde yaşamaya başladığı köyden kente göçle birlikte birikmiş kentteki köylünün yaşadıkları yer alır. Dursun Akçam,edebiyatın, doğal olarak edebiyatçının sosyal işlevinin bilinciyle yazar. Onları yazmaya iten önemli etkenlerden birisi, gelmiş oldukları sosyal kesimin toplumsal beklentilerine aracı, hatta önayak olmaktır. Dursun Akçam’ın sözlü kültür kaynaklarıyla ilişkisi, bir dışardan okuma ya da toplama biçiminde değildir; o doğrudan doğruya bu kültürel atmosferin soluyucusudur. Onu bu gelenekten, bu birikimden soyutlayarak değerlendirmek başından yanlış olur. Bu bakımdan, sözlü edebiyat kadar halk yaşamının çeşitli yönlerine ilişkin bir dolu bilgiyi sadece Analar ve Çocuklar, Doğunun Çilesi, Ölü Ekmeği ya da Maral’da değil; hemen bütün yapıtlarında bulabiliyoruz. Özellikle Kafdağı'nın Ardı romanı ele alındığında, kendi biyografisi içerisinde yakın dönemde Türkiye'nin, köyü/ köylüsü, kasabası/eşrafı, eğitim kurumları/ eğitmeni ile geçirmiş olduğu değişim sürecini de buluruz. Dikkatli okurun kuşkusuz gözden kaçırmayacağı, duyarlı bir yazınerinin kendi hayatına ve dolayısıyla çevresine tutmuş olduğu projeksiyonla, yakın dönem Türk toplumunun fotoğrafını buluruz. Kars'ta, Urfa'da, Van'da, Diyarbakır'da varlığını bugün de sürdüren kadın erkek eşitsizliği; yoksulluğun, cehaletin kuşatmış olduğu bu toplumun sadece fotoğrafını çekme çabasında olmadığı içindir ki, Dursun Akçam ve kuşağı farklıdır. Onlar edebiyatın/sanatın tıpkı öğretmenlik gibi, hekimlik gibi, toplumu sağaltacak, biraz olsun sorunlarından arındıracak sosyal bir işleve de sahip olduğuna inanan, bunun hayat bulmasını isteyen insanlardır. Öyle de olmuştur. Türkiye'de, bütün yakınmalara, ağlayıp sızlamalara karşın, iyi-kötü belli bir edebiyat okuru varsa, kimse kendine pay çıkarmasın ama, bunun büyük çoğunluğunu biz bu kuşak edebiyatçılara borçluyuzdur. Yaratıcı yazarlık biraz da budur; okuru çoğaltmaktır, edebiyattan/sanattan, estetik değerlerden tat alabilen insanların sayısını arttırmaktır. Dursun Akçam, edebiyat okurunu çoğaltan yazarlardan biridir. Türkiye'de kitap okurunun en üst düzeylere çıktığı 1970'li yıllar onların eseridir. Bugün tek başına bir kitabı 100 bin, 200 bin 'satan' yazarların, yaratıcılıktaki eksik yanları, kitaplarının mevcut reklam ve medya olanaklarıyla iyi pazarlanmasına karşın, okur yetiştirememeleridir. Oysa Dursun Akçam'ın ve aynı anlayıştaki yazarların okuru çoğaltmada çok önemli işlevleri olmuştur. Yazarın toplumla kurmuş olduğu doğru bağ, biraz değil daha çok da çoğalttığı bu dalgadan anlaşılmaz mı? Kendisinin yanı sıra bir başka yazarda da okuma isteği uyandırmayan yazar, yaratıcılığı sınırlı yazardır. Nasıl oluyor da, bir kitap yüz bin, iki yüz bin 'okunuyor' ama, edebiyat okuru sayısında hiç bir artma gözlenmiyor? Oysa bugün, bırakın bir başka yazarı, aynı yazarın, reklamı az yapılan, promosyona sınırlı oranda sokulan yapıtlarını da okumuyorlar… Bunda suç sadece okurda değil kuşkusuz, sistemin manipüle ettiği 'yazarların' okunamaz olmalarından, yaratıcılıklarının sınırlılığından da kaynaklanmaktadır. Dursun Akçam kişilikli, tavrı olan bir yazardır. Bu tavrı olan yazar vurgulamasını özellikle yapıyorum, çünkü, yakın dönemde, Türkiye’de edebiyat dünyasına egemen olan kişiliğini iktidara, hiyerarşiye göre belirleyen tavırsızlık , Dursun Akçam ve o kişilikteki yazarların nasıl bir sorumluluk örneği oluşturmuş olmaları yanında, bizzat bu sorumluluğun kaynağı olduklarını da işaretlemektedir. Akçam’ın, hayat karşısındaki tavrı bu sanatçı kişilikten kaynaklanmaktadır. Onun yoksulların, yoksun bırakılmışların, çocukların yanında tavır sergileyen bir yazar olması; kimlik bilgileri anlatılırken mücadele insanı olarak anılması hiç tesadüfi değildir. Siyasi bir duruşu da olmuştur Akçam’ın. Ne var ki, onun siyasal duruşu, bugün iyice kirlenmiş politik bağlanmalarla açıklanamaz. Haksızlık karşısında, yoksulluk karşısında, doğanın, kadınların ve çocukların ihmali karşısında bir siyasal duruş, bir tavır alıştır onun yaptığı. Yeni kuşak 'yazıcıların' Dursun Akçam'a burun bükmelerinin altında bu gerçeklik yatar. Nasıl olsa bütün sözcükler sözlüklerde var deyip, önlerine sözlük koyarak şiir yazanların, öykü kuranların ve bunun giderek kuramsal altyapısını oluşturmaya çalışanların; bu yolla kendilerini alkışlayacak bir 'cemaat' yaratabileceklerin,Dursun Akçam'ı, Başaran’ı, Bekir Yıldız'ı, Ümit Kaftancıoğlu'nu, Adnan Binyazar'ı, anlama ve algılama düzeyleri elbette farklı olacaktır. Bunu yadsımamak da gerekir. Çünkü, her sanatçının, yazarın dünyayı ve olayları algılama biçimi farklıdır. Gelmiş olduğu sosyal kesim, hayata bakış açısı, olaylara yaklaşımı çok doğal olarak edebiyat/sanat anlayışını da şekillendirecektir. III. Dursun Akçam ve kuşağının kimi sanatçıları, örneğin 11 Nisan 1981'de demokrasi düşmanı kurşunlara hedef olan Ümit Kaftancıoğlu, Fakir Baykurt, Osman Şahin, Talip Apaydın, Ali Kemal Gözükara, Ali Yüce, Başaran, Bekir Yıldız ve elbette Yaşar Kemal bir geçiş dönemi sanatçılarıdır. Bu geçiş dönemi, bir yanıyla Türkiye'nin siyasal anlamda yaşadığı çalkantıları, altüst oluşları kapsadığı gibi, daha derin olarak köyden kente göçle yaşanan sürecin tanıklığına denk düşmektedir. Bu süreç içerisinde, sözkonusu yazarlar, bu tanıklığı yazın dünyasına taşırlarken, işlevsel bir edebiyatçılık görevi de yapmışlar, bunda başarılı da olmuşlardır. Toplumsal değişmeyi edebiyata taşıma konusunda başarılı bir değerdir Dursun Akçam. Bugün genel bir Türkiye fotoğrafı olan; eğitim, ticaret, kentleşme, ve siyaset kurumlarını bir bütün olarak içerisine alan gecekondu kültürü onun Köyden İndim Şehire’de ilginç bir biçimde ele aldığı konulardır. Güçlü bir sanatçı sezgisiyle, Türkiye’nin geçirmekte olduğu değişimle birlikte kuşanmakta olduğu örtünün de karakterini bu yapıtlarda bulabilmekteyiz. 1980’den sonra kendisi de göçmen olarak Almanya’da yaşamak zorunda kalan Akçam, oradaki insanımızı anlatan yapıtlar verdi. Almanya gerçeğini, ilk Türkler Almanya’da romanıyla Bekir Yıldız yazmıştı... Yıldız, farklı bir kültür içerisinde, Türk işçisinin durumunu birçok öyküsüne de konu etti. Sonraki yıllarda Fakir Baykurt, Aras Ören, Yücel Feyzioğlu gibi yazarlarımız da aynı konuya ele aldılar. Dursun Akçam ise, farklı toplumsal koşullarda, Almanya gerçeğini yazdı. Çünkü, onun Almanya’yı mesken tutuşunun zorunlu nedenleri, cumhuriyet aydınlanmasının önüne set çekildiği, siyasal iktidarı ele geçiren güçlerin 12 Eylülle birlikte ülkeyi kuşattığı bir sürece oturmaktadır. Dağların Sultanı ile Ucu Ucuna Yaşam romanları ise, Almanya’daki insanımızı anlatmaktadır. Bu romanlara yansıyan sadece insanımızın Almanya’daki durumu değil; sarsıntılı politik ortamın ardından sürgün olmuş, sığınmacı durumuna düşmüş Türk insanının ruhsal dünyası, bir başka toplumda içerisine itildiği açmazlar, ilk bu romanlarda dile getirilmiştir. Hayatlarının bir bölümü Anadolu’da geçmiş, bir bölümünü Almanya’da geçirmekte olan insanların Türk ve Alman mentalitesi arasında; Türkiye’den taşıdıkları ve özellikle de belli bir sürecin siyasi aktörleri olarak üstlendikleri kimlikle, Almanya’da içerisine düştükleri açmaz çok çarpıcı bir biçimde irdelenir. Dağların Sultanı’nda Anadolu işçisinin, sığınmacısının hayatını; parayla alınıp satılan nikah kavramını, Doğulu ve Batılı ahlak anlayışlarının farklılığı; bu farklılık içerisinde Türk insanının trajedisi ustaca kurgulanıyor. Ucu Ucuna Yaşam ise, özellikle Türkiye’de politik mücadelenin bir biçimde içerisinde olmuş insanlar dünyasından, dünyanın yeniden şekillendiği süreçte, bir hesaplaşma romanıdır. Gerçekle yanılsama, umutla umutsuzluk sürgündeki insanın tinsel dünyasında oluşturduğu gerilimlerle bu romana taşınır. Bu romanda Akçam, aynı zamanda Türk toplumundaki kırılmaların da altını çiziyor. Türkiye’de politik kimliklerinden dolayı hayat alanı bulamamış ‘devrimci’lerin; kapitalizme karşı örgütlenirken, kapitalist bir ülkede sığınmacı olarak yeniden bu örgütsel ilişkilerini sürdürme biçimlerini ele alır. Almanya’daki insanımızın dramı, orada doğup büyümüş ve Almanca yazan yazarlarımız tarafından da ele alınmıştır. Ayrıca yukarıda belirttiğim gibi başka yazarlarımız da ele almış, bu konuda çok sayıda yapıt yayımlanmıştır. Ancak Akçam’ın ele aldığı konuları Türkçenin anlatım ve çözümleme gücüyle bir dilsel zenginliğe dönüştürmesi, bir başka açıdan önemini yansıtır. Gürsel Aytaç’ın da altını çizdiği gibi, Anadolu insanının Alman kültürü içerisinde yaşadığı sarsıntıyı, değerler çatışmasını, gurbet duygusunu bütün canlılığıyla işleyer. “ Bu konuyu benzer ya da başka bakış açılarından Almanca anlatan Türk yazarlarının kitapları, Türk okuyucusuna bir şey söylemediğine göre, Dursun Akçam gibi Türkçe yazarak Almanya’daki insanımızın dünyasını bizlere başarıyla yansıtan yazarlarımızın kıymetini bilelim.” Bunları gözönüne alarak baktığımızda Dursun Akçam’ın bir geçiş dönemi yazarı olduğunu ifade etmek hiç de yanlış olmamaktadır. Geçiş dönemi vurgulaması, Türkiye’nin, sadece sosyokültürel anlamda, özellikle 1950-1980 dönemini kapsayan köyden kente ve yurtdışına göç, çarpık kentleşme; kültürel yozlaşma gibi gerçekliklerle tanışmasından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda, yazınsal düzlemin aktörleri olarak bizzat bu eylemlerinden dolayı, geçiş dönemi temsilcileridir. Türk edebiyatının en verimli dönemini oluşturdukları gibi, birçok temanın kavramsal düzlemden yazın düzlemine akmasını da sağlamışlardır. Ağa, eşraf, imam, öğretmen, muhtar, gecekondu, kasaba siyasetçiliği, tefeci tüccar, bezirgan burjuvazi, işgüzar bürokrat... tüm bunlar en canlı halleriyle Dursun Akçam kuşağının edebiyata taşıdığı tema ve karakterlerdir. Ele aldıkları sosyal kesimden dolayı, 'köy edebiyatı' gibi, edebiyat dışı bir tanımlamayla kategorize edilen sözkonusu dönemin yazarları, bir yandan Türkiye'de sadece sorunları dile getirip, entelektüellerin bile çok önemli bir kesiminin uzak olduğu, bilmez bulunduğu konuları yazın düzlemine taşırken, diğer yandan da toplumun geniş kesimlerine edebiyat gibi sanatsal bir gücün varlığını duyumsatmayı başardılar. Bugün edebiyat dışı bir kaygıyla, düzlem bulan yazar-yayıncı-medya grubu ya da tarikat eksenindeki dayanışma biçimi; Dursun Akçam kuşağının ilkel bulduğu, dolayısıyla asla onay vermediği bir anlayıştır. Dursun Akçam kuşağı gücünü toplumdan alan bir edebiyat anlayışının temsilcileridir. Türk edebiyatının özellikle 1990'lardan sonra içerisine düştüğü 'bunalım', bir anlamda 1970 ve hatta 80'li yıllar boyunca hemen herkesin ağzına pelesenk olmuş kavramların içlerinin doldurulamamış olmasından kaynaklanmıştır. Edebiyat ürününü gerçeklik/ gerçekçilik ya da yakın anlamlardaki diğer kavramlarla dillendirme çabası, bunların sözkonusu düzlemde hayat bulmasından çok, yıpranmasına, içerisinin boşaltılmasına neden o lmuştur. Ayrıca, 12 Eylül despotizmiyle başlayan ve 1990' larda kültürel olarak hayatın bütün alanlarını işgal etmiş olan ekonomik / siyasal yapılanma, alttan alta, deyim yerindeyse edebiyatın, sanatın bir seçkinler işi olduğu anlayışını yerleştirmeye çalıştı. Edebiyat/sanat dışı insanların finanse ettiği kültür dergilerinin hayat bulması, buralarda Türkiye dışı yazıların/görüntülerin ağırlık taşıması bir bütün olarak bakıldığında hiç de bilinçsiz olmayan 'kültürsüzleştirme politikası'nın nasıl bir yoğunlukla işletildiğini de sergilemektedir. Dursun Akçam, edebiyatta bir tavrın adamıdır. Bu tavır, ürettiklerini oturttuğu toplumsal zeminle edebiyat düzlemini insana/topluma odaklayan bir anlayışın yansıması olarak özetlenebilir. Bugün, edebiyatın hayata teğet duran, gerçeklik kadar gerçeklerden de uzaklaşan görüntüsü karşısında, o kuşağın yaklaşım ve tutumunun bugün artarak daha iyi anlaşılacağı kanısındayım. Sözcükler bir şekilde metne dönüştürülebilir ama, edebiyat yapıtı, ancak kişilikli edebiyat adamının kalemiyle zenginlik kazanır. Türkiye’nin de bugün en çok gereksinim duyduğu kişilikli edebiyattır.