DURSUN AKÇAM’DAN BİR YILLIK AYRILIK 18 Temmuz 2003 Cuma günü öğlen sonu cep telefonumda duyduğum ses, bugünü sezdiren bir kaygıyı taşıyordu yüzlerce kilometre öteden. “Oğlum bugün bir film çektirdim, iyi bir şeye benzemiyor çıkan...” diyordu babam Dursun Akçam. Yüreğimin ortasına kocaman bir buz kalıbı gibi düştü sesi. O günden sonra başlayan iki aylık süreçte, ölüm yolculuğunu adım adım birlikte yaşadık. Başka bir Dursun Akçam’dı o artık. Çok sevdiği hayattan kopmaya hiç razı olmayacak, ama adı belli bir kötü hastalığı da bir lanet halkası gibi boynunda taşıyamayacaktı... Kaçınılmaz ölümün çağrısıyla köşesine çekilmişti. Dünyayı onunla kavga edemeden yalnızca izliyor olmanın dayanılmaz ağırlığı altındaydı. Algılıyor, hep o müthiş sorgulama gücüyle yargılıyor ama eylemlilik, davranış için gücü yetmiyordu. Görüş uzaklığı giderek geriye, bedenine doğru çekiliyordu. Hekimlere ilk önemli yakınması “artık gazete okuyamıyorum” olmuştu. Gördüğü tedavi sonucu tüm bedensel dengeleri sarsılmıştı çünkü. Değil okumakta, ayakta durmakta, en sıradan bedensel gereksinimlerini yerine getirmekte zorlanıyordu. Ve akciğer kanseri tanısı konmasının tam iki ay sonrasında, 19 Eylül Cuma günü, aldığı o son büyük soluğunda herkesi ve her şeyi içinde saklamak ister gibi büyümüştü yüreği, donmaya yüz tutmuş gözbebeklerinden bizleri ve çok sevdiği hayatı bırakıp gidiyor olmanın efkârı yansıyordu.... Hastalık tanısı konulduğunda, en kötü olasılıkla altı ay yaşar demişti götürdüğümüz uzmanlar. Onu tanımıyorlardı. Mücadele etmeyi beceremeyen, okuyamayan, direnemeyen hastalıklı bir bedeni bu dünyada uzun süre tutmanın Dursun Akçam için hiçbir anlamı olmayacağını nereden bilsinlerdi? Tam bir yıl geçmiş o günlerin üzerinden. Yüreğimdeki, hem ömrünü eve bir sonraki gün daha çok ekmek getirme çabasından çok, ulaşabildiği herkesi eğitme, bildiklerini başkalarıyla paylaşma, bu arada kendini de geliştirme uğraşılarıyla geçirmiş bir babayı, hem büyük bir devrimciyi, hep insandan yana çoğalmış bir insanı yitirmiş olmanın yarası bir türlü kabuk bağlayamıyor. Bir yandan da, Dursun Akçam’la, babamla olan tanışlığımın, dostluğumun, ona saygımın giderek büyüdüğünü görüyorum bugün. Onun oğlu olmanın nasıl onurlu bir şey olduğunu yaşıyorum gün gün. İki dost, iki arkadaş gibiydik biz onunla. Tüm çocuklarıyla, yeğenleriyle, hatta herkesle de öyleydi zaten. Yaşamının özellikle son yıllarında çok yakın bir birlikteliğimiz olmasına karşın onun içinden çıktığı o zor toplumsal koşulları hayatın birçok alanında birden, eğitsel, politik, sanatsal bir yaratıyla değiştirmeye yönelik o bitmeyen savaşımını şimdi çok daha iyi anlayabiliyoruz. Her adımında, her soluğunda, “ben devrimciyim, ben insandan, ben adaletten yanayım” diyen bir adamdı o; yaşamı boyunca çıkar için bir tek geri adım atmadı inandığından, bir tek yaltaklanma, yaranma sözcüğü kullanmadı.. Bir yıldır onsuz ama hep onunla yaşıyoruz. Onu anmak için yaptığımız her toplantıda, her etkinlikte, konuşulanların ve konuşanların üstüne çıkmayı başardı hep. Onun adıyla attığımız her adım, yeni bir adımı gerektirdi. Dursun Akçam’ın bir ömür sürmüş mücadelesi, ömürler sürecek bir anlamlandırmalar, etkinlikler zamanına uzuyor, bizim eylemliliğimizi hiç beklemeden kendini çoğaltıyor şimdi. 11 Şubat 2004 günü Kuşadalı komşularının hazırladığı “Anma Toplantısı ve Dursun Akçam Sinevizyon Gösterisi”nde, 17 Nisan 2004 günü Ardahanlılar’ın düzenlediği, İstanbul Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi’nde “Dursun Akçam’ı ve Köy Enstitülerini Anma” toplantısında, 8 Haziran 2004’de anısına yapılmış Kuşadası Öykü Yarışması Ödül Töreni’nde, 25 Haziran 2004’de Ardahan Çamlıçatak Ormanı’nda, Her Fidan Bir Dursun Akçam bildirimli Orman Şöleni’nde, Dursun Akçam Ormanı ağaçlandırmasında, Ardahan merkezinde yapımı süren ve Ekim ayı içinde yapılması düşünülen 1. Dursun Akçam Kültür Sanat Günleri etkinliğiyle açılacak DURSUN AKÇAM KÜLTÜREVİ’nin sözünde, yazısında, ağacında, taşında, tuğlasında, yörede tezek dumanı tüten tüm bacalarda, her rüzgâr ıslığında, her yağmur çisentisinde, açan tüm kır çiçeklerinde, bereket bağlayan her buğday başağında, her çocuk açlığında, her yalancı soysuzluğunda onun yaşamının, onun mücadelesinin, onun sanatının o devrimci tözü büyüyor. Dursun Akçam aramızdan ayrılalı bir yıla yakın bir zaman geçti. Geçen zaman bize daha da yakınlaştırdı, daha da çoğalttı onu sanki: daha çok bizimle artık o. Ölüm günü vermiştik zaten sözümüzü; açıkça da duymuş, son gücünü kullanarak gülümsemişti... Bizler yaşadıkça o da yaşayacak!... 3 Ağustos 2004