Yalnız türkülerde değil, yaşamın her alanında da karşılıklı etkileşim vardı. Davranış biçimleri, değer yargıları, yemek, giyim kuşam kültürleri birinden öbürüne geçerdi. Eş anlamlı sözcükler çoğalmıştı köylünün dilinde. Mantıya isteyen hingel, hengel der, isteyen hinkal... Kibrit, kiminin dilinde spişka, pişka’ydı, sigara da paproz, çikara, cigaraydı. Kimi “çorba içer”di, kimi aş, kimileri de “gırar(çorba) yerdi.
Anam anlatırdı, budunsal kavimler(etnik guruplar) için gökten dört elma düşmüştü. Azeri, şekeri diline sürmüş, Alevi sazanın tellerine, Çinçavat(Türkler), çorbasına katmış, Kürt de konuklarına sunmuştu. O nedenle Azeri’inin dili tatlı olur, Alevi’nin sazı yanık öter, Türk’lerin çorbası güzeldi, Kürt’ler de konukseverdiler.

Bir gün jandarma eşleğinde bir kafile Kürt geldi köyümüze kadın,erkek, kız, kızan... Kış ortasında neyin nesiydi bu?.. Hükümetin buyruğuydu, kim ne diyebilirdi? Yurtsuz yuvasız mı kalmışlardı, yoksa bir suçları mı vardı? Kimi nalına vuruyordu, kimi mıhına... Söylentiler, sonunda bir noktada toplandı, bunlar azılı Kürt’lerdi, Türk devletini yıkacaklardı! En büyük düşmanları da Mustafa Kemal’di. O yüzden Türk köylerinde gözetim altında tutulacaklardı. Gene de otursun kalksın, Mustafa Kemal’e dua etsinlerdi. Onun yerinde padişah olsaydı, bunların kellesini uçururdu.

Hemen hepsi de Kars’ın Digor yöresinden getirilmişlerdi. Boş bulunan evlere, ahır ve samanlıklara yerleştirildiler üçer beşer. Ancak yerleşik Kürt ailelerden uzak oturmalarına özen gösterildi. Hiçbiri Türkçe bilmiyordu. Köyümüzün Kürtleri de onlarla konuşmaktan çekinirlerdi. Zorunlu durumlarda köy muhtarının izniyle tercümanlık yaparlardı ancak. Hangisi varsıl, hangisi yoksul pek belli değildi. Malı, davarı olanlar, ya satmışlar, ya da keserek elden çıkarmışlardı. Giysilerine göre de hüküm vermek yanıltıcı olurdu. Ama içlerinde Apo Cındo gibi yoksulluğu üstünden başından akanlar da vardı. Sığındıkları barınaklar, kışın ayazına, karına göre değildi. Yatak, yorgan, tencere, tava gibi zorunlu gereçlerden yoksundular. Köylülerin her biri bir yandan yardıma koşuyordu. Biz de bir hasır, bir tüy yastığı, bir torba da un verdik Apo Cındo ile karısı Fitos neneye. Babam, onların vatan haini olacağına inanmıyordu, “Cındo ile Fitos’un yıkacağı bir dövletin ben!...” diyerek başını sallıyordu.

Cındo hastaydı. Babam Türk’tü, anam da onun yanında ehlileşmişti(asimile olmuştu). İkisi de Cındo’nun evine rahatça girer, çıkarlardı.
Bir akşam anam, tahta çanağa kesme çorbası koydu, Cındo ile Fitos’a götürecekti. Ayaklarıma Aslı yengemin çoraplarını geçirdim, peşine takıldım. Anam beni azarladı, geri çevirmek istedi, dinlemedim. Devlete başkaldıran bu asileri yakından görmek istiyordum. Babam da arkadan yetişti, elinde çıra vardı, “Onlar şimdi karanlıktadır!” dedi.
Fitos nene kapıyı açtı, içerisi bir zindan, göz gözü görmüyor! Babam çırayı yaktı, eşikten ünledi:

“Apo Cındo!..” İçerden ağrılı bir ses :

“Cane(can) Eyibo(Eyüp)!” Ardından öksürük nöbeti...

Cındo upuzun yatıyordu. Fitos nene, ağzındaki balgamı temizledi, çorba içirecekti. Apo içmedi, “Av, Av!” diyerek, su istiyordu. Fitos, teneke maşraba ile isteğini yerine getirdi.

Anam, Fitos nene ile Kürtçe konuşuyor, Türkçe’sini bize aktarıyordu. Çıraya çok sevinmişti Fitos nene. Hep karanlıktı evleri, ne zaman gece, ne zaman gündüz bilemezlerdi. Uzunca konuştular. Cındo da Fitos da Mustafa Kemal’in adını duymuşlardı ama Cumhuriyeti duymamışlardı. Neymiş o?.. Koyun keserken kullandığı bıçağından başka silahı yoktu Cındo’nun. Köylerinden niçin sürüldüklerini de bilmiyordu, “Osmanlı’nın işi belli olmaz!” diyordu. Cındo’nun boynu boğazı sarılıydı. Çıra ışığında rengi mum gibiydi. Kesik kesik öksürüyor, sürekli, “Av, Av!..” diyordu. Anam Cındo’nun yanına oturdu, bir cüz Kuran okudu. Bitirir bitirmez çıktık.

Aradan kaç gün geçti, bilemem? Apo Cındo öldü, dediler.

“Tamam,” dedi babam, “Cındo öldü, dövlet kurtuldu!”

Cındo da kurtulmuştu ama Fitos nenenin daha çekeceği vardı!