Öyküde estetik denge; gerçeklik duygusu, dilsel yetkinlik ve ironi ile kurulur. Bu denge, okuma isteği yaratmada da etkili oluyor. Dursun Akçam’ın Almanya’daki yaşamına yönelik öykülerini bir araya getirdiği Sevdam Ürktü adlı yapıtını okuyunca bu denge üzerinde durma gereksinimi duydum. Akçam; gerçeklik duygusunu, iki toplum insanını iyi gözlemesiyle; dilini yerinde kullanmasıyla; ironiyi ise, bireyler arasındaki çatışmaları can damarından yakalamasıyla sağlıyor. Sanat eserinin amacı insan ruhunun bilinmedik boyutlarını bulup ortaya çıkarmak amacıyla insanı iyi gözleyip algılamaksa, Akçam’ın Sevdam Ürktü’de yer alan öyküleri, yurtdışı gerçeklerini yansıtma yönünden önemli bir boşluğu dolduruyor. Yurtdışında insanımızı yıldıran, o karanlık yalnızlık duygusudur. Fakir Baykurt’un öykülerinde dolaylı yoldan ele alman bu tema, yurtdışı eserlerinin ortak konusudur. Güney Dal, Kılları Yolunmuş Maymun’da, yalnızlık dünyasının insanı tüketişini; Habib Bektaş Hamriyanım’da bu tükenişini bilinçdışı yaşarken aldatılmışlıklarla gizlenen bir düşsel dünyaya sığınışı; Yüksel Pazarkaya Ben Aranıyor’da kendi içinde, “önbenlik” diye nitelendirilebilecek bir varlığın keşfini konu edinmektedir. Akçam’ım konusu ise, yalnızca yazar olarak değil, birey olarak da, insanın o mahşeri uygarlık kalabalığı içindeki direnişini günyüzüne çıkarmaktır. Bu temanın odağında, gülüşler sızdıran anlatımıyla, yalnızlıktan doğan erotik bunalımın düğümünü gevşetmeye çalışıyor. Beş on kilometre öteyi “yaban” sayarak nice ağıtlar yakan halkımızın yurtdışı gurbetindeki dışlanmışlığı yalnızca sanatçıların değil; toplumbilimcilerin, ruhbilimcilerin de temel konusudur. Ancak, insanın içe işleyen dramını yalnızca sanatçıların yansıttığı da bir gerçek. Örneğin, ülkenizde az çok tanınıyorsunuz. Çevrenizde aranan birisiniz. Kapısını vurup içeriye girebileceğiniz dostlarınız var. Yurtdışında, bir anda bütün bunlardan yoksun kalıyorsunuz. İşsizseniz, üstelik sığınmacıysanız; koca caddelerin kalabalık gibi görünen boşluğu yutup öğütür sizi. Gazetecilerde, sokaklarda, bulmacaları çözülmemiş dergiler, gazeteler ararsınız. Onları çözüp, “zamana direnen günün” canına okuyacağınızı sanırsınız. Karşınıza çıkan sıradan bir insanın (bir de o karşı cinsten olursa) yarattığı umut, size şunları söyletir “Entel Hanım” öyküsünde:      “Dışarı çıkar çıkmaz çiftetelli oynayacaktım nerdeyse! Bulmacalar sağ olsun, Gülü bulmuştum. Niceydi bir gönüldeş düşlerdim!.. Ayrı bir havası vardı Gül’ün, rakı sofrasında okunan şiir gibi. ...Gülle güllenecekti zamanın çoraklığı, zamanı tüketmeye çalışmayacaktım. Güle güle bulmacalar!..” Entelliği adam olmanın ölçüsü sayan Gül’ün çevresini dolduran köylüler, politikacılar, teröristler onu yıldırmıştır. Bu yılgınlıktan ancak “entel” olarak kurtulabilir Gül. Ona göre, köylü budala; politikacı ikiyüzlü, dönektir. Terörist korku yaratır. Kendi insanının toplumsal katmanını böyle niteler Gül. Öyleyse, toplumun geçerli değerleri ona yabancılaştığına göre entelliğin yaratacağı bir “üst düzey” kaçışına sığınması doğaldır. Temel sorun, yaşamak için yaranmak zorunda olduğu Alman’a, entelliği bir öz değer sayıp kendini kabul ettirmektir. Entel heveslisi olmasının yanında, entellere yakınlığını da kanıtlaması gerekir. Ezilen, bir yandan da ezikliğini yapay düzeyler yaratarak ödünleyen Gül, yurtdışında varlık savaşımı veren insanımızı simgeleyen bir öykü soyutlamasıdır. Hep arada dolaşan, gene de ancak bir gölge gibi algılanan bu yabancı varlığın toplumsal debelenmeleri, gerçek boyutta öyküsel dramayı yaratır. Bu dramada ilgiyi yaratan, onun içe işleyen bu yalnızlığıdır. Gül için entelliğin genel ölçüleri önemli değildir; uyulması gereken, onun size biçtiği entellik ölçüsüdür. Örneğin köylü iseniz entel olursunuz ama tam olamazsınız. Bir yerinizden su koyuverirsiniz. Kibar toplumlarda burun çekmeniz, pantolonunuzun düşmesi, ayakkabılarınızın eğim büküm olması, arkadan gömleğinizin çıkması, sizi entelliğin soylu merkezinden ötelere fırlatır. Düşüncelerinizden ötürü suçlanıp kovuşturuluyorsanız, sosyal yardım kurumlarının önündeki kuyruklarda ömür tüketiyorsanız, beton soğukluğundaki yüzlerle karşılaşacak durumlara düşmüşseniz, siz entel değil, insan da olamazsınız. “Gurbet” neden lekeli bir sözcüktür? Yurtdışı ortamı dayatır  bunu size. Çünkü bu ortamda, yalnızca maddi varlığınız öne çıkar ya da çıkarılır. Kadın-erkek ilişkilerinde artık iyice açıktır bu. Örneğin Alman kadın, sizin bağımsızlığınız üzerine savaşım veriyor görünür, ama siz bağımsızlık lafı edemezsiniz. Sizin bağımsızlık saydığınız değerlerle alay eder. “Afgane” öyküsünde yalnızca bu çelişkilerle değil, değerler çatışmasıyla da yüz yüze gelirsiniz. “Floresan lambalar altında, çölde kalmışların çaresizliğini” yaşarken, sığınacağınız yer, masalarda küme küme oturmuş işsiz güçsüz işçilerin arasıdır. Sigara dumanı, loş bir koku, küllüklerde tepeleme izmaritlerin bulunduğu kahveleri aratan başka bir görünüm de şudur:      “Yaşlı kokotlar var şurada burada, içkileri tükenmiş, müşteri bekliyorlar. Biri eteğini çekmiş yukarı, edep yerine değin, sergilemiş baldırlarını, bir şişe biraya. Bir başkası, salıvermiş porsumuş memelerini ortaya. Kapıdan giren her erkeğe gülümseyerek selam veriyorlar. Dudaklarında satılık bir öpücük, kanlı gözlerinde umut!..” Bu yalnızlık içinde değerler çatışması daha başka ruhsal boşluklara yol açar. Alman sevgilinin, “geçip giden günlerden renkli bir deste” diye nitelediği tatil keyfi, Anadolulu Üzeyir için “kanlı yüreğine basarak” onu “arkadan hançerlemek”tir. Renate, Üzeyir’i “maskeli bir sarı yılan” gibi aldatmıştır. Üzeyir, “yüreğime bastım seni, yüreğimden vurdun beni” diyerek, Anadolu’nun biraz da arabeskleşmiş o türküsel bağlılığıyla yaklaşırken, Alman sevgili, “Tükürsünler yüreğine senin! Tek silahı da yüreği, bir yumruk et parçası!” diyecektir. Gurbet yalnızlığında yarattığı o duygu dünyası yıkılırken, Üzeyir, “sevmenin, sevişmenin güzelliğini onunla” yaşadığını anımsayacaktır. Sarışın bu Alman dilberini geceleri yatakta öpmeye kıyamamıştır. Kendini hep bir düş içinde sanmış, onu yitireceğinden korkmuştur. Masallardaki gibi, eline el değmediğini tasarladığı Renate ise, başkasının kucağında “ellenmiş, kirlenmiş”tir. Artık o, “balı alınan, posası atılan bir çiçek kadavrasıdır. Güzellikler karşısında türküler üreten, Üzeyir bilinçle düşünmektedir de:      “Çünkü o zaman bana ihtiyacın vardı. Ruhsal sarsıntı içindeydin. Hastalığın geçer geçmez, yeni arayışlar içine girdin. Sınırlar ötesi bir heriften aldığın küçük bir işaret yetmişti. Derhal Üzeyir’in üstüne bir çizgi çektin, kanatlanarak uçtun gittin! Şendeki mertlik, sendeki özveri, şendeki insanlık bu işte! Yazıklar olsun sana Renate!..”      Böyle diyecek, ama Üzeyir’in başını sokacağı o sıcak göğüs gene onunki olacaktır. Alman kadın, “duygusal dünyasına, cinsel organlarına ipotek” koydurmaz; ama Üzeyir’in kişiliğine bile ipotek koyar. Çünkü daha başta, Üzeyir onun “Sevgili Afgan köpeği” olmayı kabul etmiştir. Aralarındaki ilişki, bağımlı kılanla bağımlılık altında olan arasındaki tek yönlü egemenlik ilişkisidir: “Başlangıçta yanlış yapmıştı, bilmeden düşmüştü bu çıkmazın içine. Sonra da üç yıl, tam üç yıl hiç mi hiç ders almamıştı yaşadıklarından! Beyni durmuştu, gözü kör, kulağı sağırdı. Bir gün olsun habersiz gidebilmiş miydi o kadının evine! İsterse evet,  istemezse hayır, tatillerde, hafta sonlarında bile “Belki de o zamanlardan başlamıştı renkli yaşamaya! Apartmana girip çıkarken de birlikte görünmekten çekinirdi. Çevre sokaklarda o, önde, kendisi de peşinde. Duranda durur, yürüyende yürürdü, tasmalı köpekler gibi, zaten, ‘Benim Afgan köpeğim! ’ diye çağırırdı da ses etmezdi. Beklentisi, umudu neydi bu kadından?..” “Süleyman’ın Gözleri” öyküsündeki insan hakları savunucusu Inge’yi de Renate gibi tasarlar Süleyman. Inge, evliliği, kadının erkeğe tapulanması olarak niteler; bunu insan onuruyla bağdaştırmaz. Doğada hiçbir canlı yaratığın sözleşme imzalayarak çiftleşmediğini öne sürer. Ancak insan bunu yapar. Bu, insanın haklar yönünden en belirgin ilkelliğidir. Kimse Inge’nin cinsel organlarının sözcüsü, bekçisi değildir. Erkeği “Benim Afgan köpeğim” diyerek ya da gözlerine vurularak sevenlerin dışında; “bazı yaşlı dullar, bazı şişman çirkinler, bazı kafadan zoru olanlar” yüz verirler karakafalılara.[1] Yoksa, ölümcül hastaları hastaneden taburcu eden doktorlar, ölsen kılını kıpırdatmaz komşular, yabancı diye hizmet etmek istemeyen garsonlar; Avrupa’ya gelenleri “başkalarının kanından beslenen karasinekler” diye niteleyip “Afrika’nın yamyamı”, “Asya’nın kır ve çöl sürüleri” sayan sıradan insanlar, varlığını her fırsatta duyurur. Türkler ise, “köfte, lahmacun, sarmısak kokulu kültürleri; şalvarlı, kaftanlı, şıngırdaklı oyunlarıyla” en alttakilerdir. Son zamanlarda şu tür yargılarla çok karşılaşılıyor:      “Niçin geliyorsunuz? Dedim ya beslenmek için! Eli bıçaklı sekso-manyak zorbalarınız, bedevi mukallidi sakallı, külahlı mollalarınız, kara çarşaf içinde kör kadınlarınızla işgal ettiniz yurdumuzu! Motor varken beygir gücüne ihtiyacımız yok bizim. Dört ayaklı koşum hayvanları tarihe karıştı ülkemizde. Şimdi de iki ayaklı barbarların saldırısı... Sokaklarımızı, metrolarımızı bile makineler temizler. Sefil sürüleri beslemek zorunda mıyız?..” Yalnızca bunlar değil; bir süre sonra kendi yarattığın duygu gurbeti büyür içinde. Belli ölçüler konmuştur. Maddesel biçimlenmeyle uyacaksın bunlara. Köylü diye, görgüsüz diye, geri kafalı diye kendi insanın bile dışlar seni; dayanamaz, sen de onu dışlar, kendi kabuğuna çekilirsin. O zaman yeni bir karanlık sarar benliğini. “Hem Babam Ol Hem..” öyküsündeki Sevda, yurtdışında sevginin yok oluşunun, insan varlığının çiğnenişinin öyküsüdür. Dayısının karısı kısırdır. Sevda’yı evlatlık alır. Adam bu arada ikinci bir kadınla evlenir. İkincisi doğurur. Yeğen de olsa Sevda’ya gerek kalmamıştır. Ama töre onu dışlamaya da engeldir. Sevda horlanır, dışlanır, bir tarafa atılır. Yük olmamak için her işte çalışmak zorundadır. Her işte çalışmak demek, ancak temizlik işi bulmak demektir. Temizliklerde tırnakları düşer Sevda’nın. Sokaklarda boynu bükük dolaşır. Dar odalarda sıcaklıklar arar. Kötülüklere yönelecekse özgürlüğü vardır, insan hakları onun içindir. Ya da evden uzaklaştırmak için, birine veriverirler. Gene de yok oluşuna direnir Sevda:      “Sersemin birisiydi. Ağzı kokuyordu, kendisi kokuyordu. Ben onunla nasıl yaşardım, köyde nasıl yaşardım? Bir hafta canım dişimde dayandım. Almanya’ya döndükten sonra daha da gitmedim. Eş durumundan dolayı dayım onu buraya getirmek istiyor, ben istemiyorum. O yüzden soluk aldırmıyor, o yüzden kan kusturuyor. Bir gün zorla Yabancılar Polisi’ne götürdü beni. Yeterli kazancım olmadığından istek kabul olmadı!.. Sevincimi gören polis şaşırdı.”      Alaman’a gelip yaşlı dullara içgüveyi olanların durumu daha acı! Her öyküde çelişkilerin daha da büyüdüğü görülüyor. Kuşaklararası çatışmadan, değer yargılarındaki tersliklere değin. Yetişkin kız, tepkisini gösterir: “Tüm insanlar güneşte, biz gölgede, onlar açık, biz kapalı!..” Başka çelişkilere de değinir: “işiniz gücünüz yemek! Ne spor, ne güneş, ne de başka bir hareket!..” Aralarından biri, alışılmışın dışında davranırsa, onun da tanımı yapılır hemen: “işçi olandan çıplak manyak çıkmaz, köyden gelenden hiç çıkmaz! ” Kırlara çıplak uzanan hemen dışlanır, dışlanmanın ötesinde suçlanır da: “Almanları taklit ediyon deel mi gocca kütük! ” Yalnızca bunlarda değil, konuşmada, anlamada, oturup kalkmada dışa vurur bu çelişkiler. Duruma göre ekonomik, duruma göre politik, duruma göre ruhsal, duruma göre bedensel özgürlüğünüzü yaşayamazsınız. Sizi çevreleyen kurallar kısıtlar özgürlüğünüzü.      Dursun Akçam’ın öyküleri, genellikle bu bunalımlar üzerine kurgulanmış. Akçam, insanı evrensel gerçeğiyle, bu trajikomik ilişkiler içinde yakalamaya çalışıyor. Erotik gerilimlerin bunalttığı insan ise, aşağı yukarı her öykünün başkişisi. Öykülere asıl tadı veren de bu. Koşullar, sizi siz olmaktan çıkardığında, geriye insanın model’i kalır. Ruhsuzlaşan, donuklaştıran bu insanın kıpırdayan gerçeğini sezdiriyor Akçam Sevdam Ürktü’de. Örneğin sevginizi yaşayamazsınız. Rüyaların dışındaki sevgileriniz hep ürker. Sevginizi bulduğunuzda acıma ve koruma duygularının öne çıktığını görürsünüz. Memlekette dilsiz, evde dilsiz, Almanların arasında dilsiz kalmış genç bir dişiliğin yerini, birden cinsiyetsizlik alıverir. Odaları aydınlatan dişiliğin bunalımı varlığınızdan utandırır sizi. Öte yandan, masallara özgü güzellikler düşlerde kalmıştır. Alışılmış öykücülüğün bir ürünü olan “Sevdam Ürktü” başlıklı öyküde buna rastlıyoruz. “Aile Var” öyküsündeki Misi ise, gerçeklerin bizden uzaklığını simgeler. Elini bikinisine daldırsa da, parmakları o duyarlı bölgede oynasa da, sutyensiz de kalsa, siz onu bir “tanrı armağanı” saysanız da, umutlarınız söner, “öksüzlüğün on parmağı” boğazınızda düğümlenir. Doğup büyüdüğünüz yerin baskılarından kaçıp yurtdışında bir köşeye atmışsınızdır kendinizi. Bu dar köşe başka baskılarla sıkıştırır sizi. Bu duygular altında özlemler, korku, kararsızlık, güvensizlik öyle bir kişilik aşınmasına uğratır ki sizi, varlığınızın öz benliğinize yabancılaştığını duyumsarsınız. Dursun Akçam’ın yurtdışı öyküleri bu gerçeklik duygusunu depreştirdiği için önemli. Sanat eserinin besini gözlem, deneyim, duyumsama, yani yaşamdır. Sanatçı, insanın ortak duygusunu belirleyecek bir kıvam tutturabilirse başarılı sayılır. Bu kıvamı tutturmanın bir üslup işi olduğu açıktır. Bu yönden, her eli kalem tutanın yazdığı, ilginç gibi görünen olayların aktarımı sanat olmuyor. Kendi kanında, iliğinde duyumsadığı olayları, gerçekleri sanatsal bağlamda yansıttığı için, Akçam, öyküleriyle ilgi çekiyor.     Ek Dağların Sultanı Şito        Dursun Akçam Dağların Sultanı’nı yayımladığında (1988), biraz da yurtdışında yazılanların aceleye getirilmiş havasının etkisiyle, romanı yalnızca ilginç bulduğumu söylemiştim. Ne ki, günler geçtikçe, romanın başkişisi “Şito”, yüreğime trajikomik bir ezgi gibi işliyordu. Akçam’la aynı sınıfta okuyorduk, ikimizin de derin saygı beslediği hocamız Mustafa Nihat Özün, bir gün, derste, “Tiyatro, tiyatro salonundan ayrıldıktan sonra başlar; yolda oyun üzerine bir şeyler konuşulabiliyorsa, o, etki yaratmış demektir,” demişti. Tiyatro gibi, Şito da, romanı okuyup kitaplıktaki yerine koyduktan sonra etkisini göstermeye başlamıştı bende. Şito’dan niye etkilenmiştim? Avrupalarda yurt tutmuş insanımız, Türkiye’dekinden başka bir hava estirir. Yerinde yurdunda kimse eline su dökemezken, buralarda namerdin namertliğini bile dile getiremez. Ciğeri beş para etmezler, ormanlar kralı kesilir. Yozlaşma denen bir şey varsa yeryüzünde, bunun gökkuşağı renkleri, yurtdışı insanının yırtık yüzünün perdesidir. Romanı ilk okuduğumda, Şito, her nasılsa buralara düşüp kendi rengiyle kendini boyamış, çağ yozu bir yaratık izlenimi bırakmıştı bende. Şito bu muydu? Görünüşte, dil bilmez ağız vermez, kendini Avrupalara sığdırma savaşımı veren, benzeri kıyamet gibi olan bir yurt kaçağıydı! Dursun Akçam’ı kompozisyon ödevi yazdığı dönemlerden tanırım. Onun her satırını okumuşumdur; “tipik” olanı yakalamadan kalem oynatmaz. Öyleyse, köşeleri belli, derinliksiz gibi görünen, gurbet vurgunu bir Şitocuğa niye yıllarını verip onu bir roman kahramanı olarak sunmuştu?  Bu izlenimlerimle kalmadım; Dağların Sultanı’nı birkaç kez daha okudum. Okudukça, bu romandan nefis bir oyun çıkarılabileceğini düşünüyordum. Tiyatroyla ilgili kimi arkadaşlara duyurdum. Ya okumadılar ya da Şito’nun Kürtlüğünün engel yaratacağını düşünmüş olmalılar; kimselerden bir habercik alamadım. Burada açıkça duyuruyorum! Yetkin yönetmenler, salon dolduran oyunlar çıkarırlar Dağların Sultanı’ndan. Filmi yapılırsa, örneğin Şener Şen gibi yetenekli bir sanatçının eline düşerse, oynayacak yer bulamayan Türk filmlerinin “makûs talihi” yazgı olmaktan kurtulur belki... Bu, işin teknik yanı; benim üzerinde duracağım, Şito’nun yürek yakan türküsel kimliğidir. Korkusuz ol, gözünü budaktan sakınma; yüksek yüksek dağlarda “sultan” ilan etsinler seni; dağların koyaklarından doruklarına dek, yarattığın sevginin uzun havaları söylensin; Alamanya yurdunda kadından kadın beğen, yüreğinde yine de o ilk güzelliği yaratanın ezgisini unutma!.. Sonra, Anadolu’dan kopup gelmiş garibanların buralarda yurt tutmasını sağlayacak yolların yasa dışılığını yasal kılacak “usul evlilikleri”nin virtüozü ol! Akçam’ın dediği gibi, nice “sidikli karı”nın seni iğrenç bulan hışmından sonra... Yalnızca bu mu?.. Herkesin yaptığı “mubah” sayılsın; sen o yüce yüce dağların sultanlığından ol!.. Bir yanın Avrupa. Töre’nin mörenin kaç yüzyıl gerilerde kaldığı bir makine adamlar ülkesi. Bir yanın Ağrı dağları, Herodağı, Süphanlar, Cilolar, uzayıp giden bozkır Anadolu’su... Dursun Akçam’ın o ironi yüklü diliyle anlattığı Şito’nun dramı burada başlıyor işte; “Dağların Sultanı” olup türküsünü ünlediğinde, Alaman toprağının duygu kırında... “Şito”, Dede Korkut’lardan üreyen anlatı geleneğinin bu çağlara, Avrupaların töretanımaz pisliği içine düşmüş insanlığıdır. Türkü’yle Kürdü’yle, Şito, Doğu Anadolu dağlarının insan yüzü görmemiş doruklarından seslenen uzun havalarıdır. Onun bu aşılmaz dağlarda kanatlanan türküsünü okuduğumuzda, her dorukta, her ocak başında, yanağı elma kırmızısı her güzelin sevgisinde kendi iç aynamızın yansısını buluruz. Dursun Akçam, Şito’yu, yiğitliğin, gerçeğin buğu tutmaz aynasıyla yansıtıyor günümüz insanına...                        

[1] Türkleri, karakafa” diye anıyorlar.