Evimizde iki seki vardı karşılıklı. Biri oldukça uzundu. Bir başta anam, babam, öte başta biz çocuklar yatardık. Öteki seki, ağabeyimle, yengemindi. Kızları Sato da anası, babası ile ayni yatağı paylaşırdı. Ağabeyim sürekli evde kalamazdı. Ben gözümü açtım açalı ağabeyim çobandı, ırgattı, Kuvarshan’da amele, Kürt köylerinde imamdı. Hepsini anlıyordum da ağabeyimin imamlığını bir türlü anlayamıyordum. Ağabeyim, nasıl imam olmuştu? Köyümüzde Laz Yusuf”un yanında hatim indirmişti ama bu yeter miydi? Anam gülerek anlattı: “Ay oğul, Kürtler dine, diyanete bostan korkuluğu gibi bakarlar.”derdi. Kürt köylerinde cami, medrese yoktu. Kuran okuyan da pek bulunmazdı. Yerlilerden (Sünni Türk’lerden) çekindikleri için imam tutarlardı. Özellikle ramazan aylarında mutlaka bir imam bulundururlardı. Başına sarık bağlayan her Allah’ın kulu, bu köylerde imamlık yapabilirdi. Espender ağabeyim, onlara göre derin hoca sayılırdı!.. Ağabeyimin ayrı bir hüneri daha vardı, muska yazar, hamayil yazar(muşambma içinde korunan hikmetli ayetler), okuyup üfleyerek, cinleri, çöplerin üstünde toplayarak, ateşte yakardı. Baş çevirirdi, yani sevmeyen kızı oğlanla ya da oğlanı kızla birleştirirdi. Yeni yazıyı da öğrenmişti ağabeyim, Hoçvan-Hasköy’de , Kurs Öğretmeni Selim efendiden öğrenmişti. Hem okurdu, hem yazardı. “İmamlık, bir ekmek kapısı oğul!” diyerek sözlerini tamamladı anam, daha başka sorularımı yanıtsız bıraktı. Zemheri geldi, evimiz, adam boyu kar altında kaldı. Kar kitlesini tünel gibi oyarak dışarıya çıkabilirdik. Ak bir dünya, dere, tepe dümdüz görünürdü. Karın aklığı gözlerimizi alırdı, içeri girende karanlık bir kuyuya düşmüş gibi olurduk. Bizim sevgili Çerme’miz(dere suyu) buz tutardı zemheride. Üstündeki kar, kürekle atıldıktan, sonra da buzlar kırılır, açılan delikten kovalarla su taşınırdı. Biz çocuklar yalınayak, çıplak eşikten dışarı adım atamazdık. Yaban hayvan yavruları gibi inden başımızı dışarı uzatır, ayazı yiyince, inimize çekilirdik. Biz İstesek de anam bırakmazdı. Acımaktan öte, altımıza işerdik, “Yine hasırı çürüteceksiniz!” diye bağırırdı. Karla, tipiyle daha çok anam, Aslı yengem savaşırdı. Yengemin “Kartal” marka lastiklerini ortaklaşa giyerlerdi. Hayvanlara ot, saman vermek, ahırı süpürüp boku dışarı atmak da onların göreviydi. Babam zorunlu kalmadıkça, hiçbir işin ucundan tutmazdı. Ocağın önünde oturur, kaynattığı sıcak suyu, çay yerine içererek, sigarasını dumanlardı. Keyfi yeindeyse, elini kulağına atar, türkü söylerdi. Espender ağabeyim, Hopal köyünde imamdı. Geldiği zaman çayımız, şekerimiz olur, babamla birlikte bizler de çay içerdik. Yarım şeker, bazen bir şeker hakkımız olurdu. İsteyen kıtlama, isteyen yalama çay içerdi. Ama biz dayanamaz, önceden şekerimizi, kıtır kıtır yerdik, sonra da çayımızı şekersiz yudumlardık. Ağabeyimin belirli bir ücreti yoktu, Köylüler, gönülden ne koparsa onu verirlerdi tahıl, un, yağ, peynir vs... Doğal ki, ölüleri çimdirirken, bağladığı önlük, arta kalan sabun, öte beri de kendisinin olurdu. Ölü, bir ağanın ya da bir varsılın evinden çıkmışsa, eline üç, beş nakit para da geçerdi. Kürtlerin “imanı gevşek” olduğundan, muska, hamayil, baş çevirmek gibi hünerlerinden pek kazanamazdı.
Evimiz, “baca” denilen, çatıdaki bir delikten aydınlanırdı. Bacanın yeri biraz çıkıntılı olurdu, sözde insan ve hayvan ayağından korunurdu. Tipilerde kar kapatırdı bacayı. Yerini bulmak ayrı bir sorundu. Dikkatsiz davrananlar, ayağını basar, kırılan cam parçaları şangır şungur içeriye düşerdi, camla birlikte bir bacağımız da boşlukta sallanırdı! Zaten camlar, çerçevesiz konur, çevresi sığır bokuyla sıvanırdı. Karlı, fırtınalı havalarda sık sık kapanır, karanlıkta kalırdık. Böyle günlerde bacayı açmak için tüm ev halkı seferberdi, biri iner, öbürü çıkardı damın üstüne. Özellikle tipili günlerde kan kusardık.
Bu belalı günlerin birinde ağabeyim çıkageldi. Evcek Şaşırmıştık, nasıl olmuş da yollarda donarak ölmemişti? “Allah’ın hikmeti!” dedi anam, “Sure-i en’am”ı okudu. Ağabeyimin yüzü ayaz yanığı, bıyıkları buzluydu, dili zor dönüyordu ağzında. Aslı yengem demirleşmiş çarıklarını çıkardı, çıplak ayaklarını karlı suyun içine soktu. Bu yolla parmakları kopmaktan kurtulacaktı. Herkes merak içindeydi, ağabeyim niçin gelmişti? Anam uzun dayanamadı: “Bu havada, derdin neydi ay oğul, neden canını tehlikeye attın? ”diye sordu. Ağabeyimin yüzü asıldı, ıkına sıkına anlattı, İsteğiyle ayrılmamıştı köyden, işine son verilmişti! Bunun iki nedeni vardı, birincisi cuma namazlarını çok uzun kıldırıyordu. ikincisi de herkesi namaz kılmaya zorluyordu. Babamın kaşları kasıldı, dik dik baktı ağabeyime:
“Ey akılsız oğul, seni o köye imam yapan, Allah mı, Bego ağa mı?.. Hiçbir kimse, kendi parası ile başına kumandan tutmaz!”
”Baba, günaha giriyorsun,” dedi ağabeyim, “Haşa, ben Allah’ın kumandanı değil, naçiz bir kumuyum!” “Öyleyse neden kovuldun?” “Açıkçası adamlar ibadet etmek istemiyorlar!” “İstemeyen adam, seni çağırmaz, bize imamlık yap, demez!” “Adet yerini bulusun diye...” “Sen de adet yerini bulusun diye imamlık yapsaydın! Allah’ın cendermesi misin sen, ay oğul?..” Anam çıkıştı babama: “Oğlan sağ salim evine döndü, şükretsene herif! Daha parmaklarının donu çözülmeden başının etini yemektesin!” Babam ters ters baktı, anam sustu, ağabeyim kendini savundu: “Köyde cami yok, mescit yok baba, ben namazı, köylülerin toplandığı Cezo ağanın odasında kıldırıyordum. Namaz vakti gelende, içerdekiler, topluca dışarı çıkarlardı, iki, üç yaşlı kalırdı arkamda. Namaz biter bitmez, yeniden girerlerdi içeri. Öğle namazları uzun sürdüğünden, tabiatiyle dışarıda beklerken üşürlerdi... Babam yine sözünü kesti: “Sen de kısa kıldırsaydın, kış günü, adamlara talim yaptırmasaydın!” “Nasıl yani?..” “Vaaz vermeseydin, cumalarda hutbe okumasaydın!..” “Zati öyle yapmasaydım, ilk günden kovulurdum!” “Hiç saklama, mutlaka bir suçun vardır senin?” “Suçumu söyleyeyim, bir gün dedim ki, ey ehli islam, ben, on sekiz bin alemin sahibi, ol Rabbimizin buyruklarını ifa etmek için buradayım. Ama siz ibadetten kaçmaktasınız. Hepizi ikaz ediyorum, eteğinizdeki bu taşı dökün, cehennem azabından kurtulun, dedim. Devrisi gün köy muhtarı geldi, ‘Komşular seni istemiyor!’ diyerek, yol gösterdi.” “Eloğlunun günahından, sevabından sana ne ay oğul, sen karakol çavuşu değilsin. Kürt’ün kafası kızdı mı imamı değil, haşa, Allah’ı bile kovar!” Bacayı yine kar kapatmıştı, ev karanlıktı. Ağabeyimin kovulması, birtakım olayları da birlikte getirmişti Hopal’a. Naze nenemin aşiretinden olanlar, karşı aşiretten Muhtar Çeto’yu dövmüşlerdi. Çeto, Bego ağanın yokluğundan yararlanarak, kendi aşiretinin gücünü göstermek için yapmıştı bu işi. Bego ağanın, aşiretler üstü saygın bir kişiliği vardı. Ağabeyimi de köye imam tutan oydu. Muhtarın davranışı, ayrıca iki köy ( bizim köyle Hopal) arasında kurulmuş olan dostluğa, kardeşliğe de yakışmazdı. Hopallılar, kurban ve ramazan bayram namazlarını, bizim köyde kılarlardı. Göğsüne al eşarp bağlı atlarla topluca girerlerdi köyümüze. Onların gelişi ayrı bir renk katardı bayramlara. Köylüler,sabahın köründe, onları kaşılar, konuk etmede yarışırlardı. Babam da yakalayabildiklerini tutar getirirdi. Kimileri dostumuzdu, kendileri gelirlerdi. Atları bağlanır, namazdan sonra da mutlaka yemekte bulunmaları rica edilirdi. Ama kimi kez onlar, isteseler de gelemezlerdi. Cemaat, camiden çıkarken, konuklar paylaşılamazdı. Yaman bir itiş kakış başlardı, “ Ben götüreceğim”, “Hayır ben!..” kavgası içinde ilik düğmesi kopanlar olurdu. Yemekte kim daha çok konuk ağırlamış olursa, o denli onur kazanırdı. Zaten birçok aile, birbiriyle akrabaydı, bizim köyden, Hopal’a, Hopal’dan bizim köye kızlar gelin olurdu.
Bu iki köy arasında sıcak Türk- Kürt dostluğunun kurulmasında Bego ağanın etkisi büyüktü. Bego ağa değişik bir ağaydı. Kasılmazdı, çalım yapmazdı. Cömertti, yoksul ölülerin kefenini kendi parası ile alırdı, “Fukara babası” derlerdi ona. Şakacı, hazır cevaptı. Bir ayağı bizim köydeydi Bego ağanın. Muhtar Seyfi ile karşılıklı birbirlerine takılır, köylüleri güldürürlerdi. Bu şakalar, köyümüzün gülmece kaynağıydı. Her fırsatta biri öbürüne anlatır, kahkaha atarlardı.
Bir gün Muhtar Seyfi köy odasında yine Bego ağaya takılır: “Bego, bu gece Nevruz gecesi, bilir misin?”der. “Ne varmış bunda?” “Yani demek isterim ki, bu gece bir Kürt’le, bir eşek dışarıda kalırsa, Kürt de, eşek de üşümez!” Ağanın yanıtı çok kısa olur: “Kürt ben, eşek sen, gel birlikte bekleyek!” Bir başkasını da Kadim dayımdan dinlemiştim. Bego ağa, bir gün kaymakamı köyünde pikniğe çağırır. Kaymakamın karısı allıklı, süslü püslü. Beğo ağanın karısı günlük giysiler içinde, tepesi üstünde dönerek hizmet etmekte. Kaymakam: “Bego ağa, bir benim hanıma bak, bir de senin karıya!.. Hangisi daha güzel?” Bego ağa ellerini iki yana açar: “Dilerim Allah, şimdi bir sicim gibi yağmur yağdıra, senin avradın boyası, benim avradın da kirleri gide! Görem o zaman hangisi daha güzel?..” ... Ağabeyimin olayında, İstanla’da olan Bego, dönmüştü. Bir gün Hopal köyünün bekçisi Cibo, karlı bir günde çıkageldi. Adımı eşikten atar atmaz haberi iletti:
“Espender hoca yeniden köyümüzün imam oldu, götürmeye geldim. Bego ağa dedi ki, ‘Muhtar poh yedi, bir hata yaptı, lakin pişman oldu. Hoca durmasın gelsin!’ dedi, Muhtar Çeto da deki ki, ‘Hoca efendiyi incittim, beni bağışlasın!’ Gene dedi ki, ‘Gelsin, nasıl isterse, namazı öyle kıldırsın!’ Köy halkımız da söz verdi, ‘Hoca gelsin, biz onu cemaatsız bırakmazık!’ dediler.” Sdoluğunu topladı, “ Ben emir kuluyum, imamı götürmeden gidemem, hem vallah, hem billah!..”
Babam Ağabeyime işaret etti: “Davran oğul, nazlanmamın zamanı değil!” Eklemeyi de unutmadı, “Sözlerim kulağına küpe olsun, Allah’ın, peygamberin sana ihtiyacı yok, sen kendi ekmeğini düşün!” Önde bekçi, peşinde ağabeyim, boz bulanık havada kayboldular.