İmece yoluyla bir kotana en az sekiz, en çok on iki çift öküz koşulur. Her aile öküzü ile birlikte bir de hodak vermek zorundadır. Bir aylık nadas süresi içinde bir çift öküze karşılık yalnız iki gün nadas yapılır. Artan kalan günler kotan sahibi, öküzcüler(gece öküzü otlatanlar), maçkal(kotanı tutan ve yöneten kişi) arasında bölüştürülür. Hazırlıklar tamamlandı, kotan kervanı yollandı tarlalara doğru. Bir ay gece gündüz, nadas bitinceye değin köye dönülmeyecekti. Korku ve heyecan yüreğimde düğümlü, ben bu işi yüz akıyla başarabilecek miydim?.. Haziran’ın uzun günleri hiç de kolay geçmiyordu. Güneş batanda da bir tarladan ötekine...Belalı bir dünyanın içinde bulmuştum kendimi. Dayanmak zorundaydım.
Altıncı günümüzdü. Akşamın karanlığında Kekeme Halil’in harosuna(nadasa bırakılmış yoz tarla) vardık. Hava bulutlu, kapkara, gözüne parmağını soksan göremezsin! Halil’in getirdiği bir kova çorbayı el yordamı ile kaşıkladık. Hasır örtüleri çektik başımıza, sıra sıra uzandık toprağa. Üstümüz orman, altımız Helevan’ın deresi. Böcekler cirit atıyor, yanımızda yöremizde. Gözüm yumulurken, ensemden, iğne batmış gibi bir sızı duydum. Elimi attım, yumuşak bir nesne. Yakaladım, parmaklarımla ezdim attım. İrkilmiştim bir kez, uykum kaçtı. Kurbağalar viyaklıyor, yılanlar ıslık çalıyordu. Yanımda yöremde hışırtı, fısıltısı. Cümle sürüngen mahlukat zifiri karanlıkta şenliğe durmuştu. Garip bir homurtu duydum, bir yaban domuzu muydu?.. Kurtlar, çakallar, tilkiler, tavşanlar da karanlığın özgürlüğünde dolaşırlardı! Tavşanlar zararsızdı, bir kıpırtıdan korkar, kaçarlardı. Çakallar, tilkiler kulağımı, burnumu kemirebilirlerdi. En belalısı kurtlardı. Onlar, insana, hayvana, tüm canlıya düşmandı. Öküzcüler, kotanın öküzünü korurlardı, ya bizleri kim koruyacaktı?.. Korktum, hasırın altına sindim. Yorgunluk, uykusuzluk, korkuyu bastırdı, uyudum. Şamataya yeniden uyandım.

“Yılan, yılan!” diyerek ünlüyordu İso. Tüm hodaklar ayaktaydı. Karanlıkta kimse yılanı göremiyordu. Maçkal Mıllo’nun tiz sesi karanlığı titretti:
“Hani nerede ulan, yılan nerede?” “Elimde, boğazını sıkıyorum!..” “Sıkı tut, gevşetirsen sokar!” dedi, el yordamı ile yılanı aldı İso’nun elinden. Biz hiçbir şey göremiyorduk. Ayağını yere vurarak, “Hıh, hıh!..” etti, İşte öldürdüm!” Yılan, kara bir ip gibi elinde sallanıyordu. “Boğazımda dolaşırken yakaladım!...” diyerek övünen İso, gecenin kahramanıydı. Kim uyudu, kim uyumadı bilemiyordum? Ben uyuyamadım. Öküzcüler, kotan öküzünü getirdiler, “ Sabah yakındır!” diyorlardı. Neye göre sabah yakındı?.. Çoban yıldızı, teraziler, kara bulutların altında kalmıştı? Yıldızların yok olduğu gecelerde, hep zamanından önce uyandırırlardı bizleri. Çünkü kendileri uyuyacaktı!
Millo’nun buyruğu duyuldu:
“Boyunduruk başına marş marş!” Kotan yönetiminden tek sorumlu kişiydi Mıllo, bir dediği iki olmazdı. Öküzleri kulağından tutarak koştuk boyunduruklara, bindik üstüne, “Ho babam, ho!..” çubukların biri iniyor, öbürü kalkıyordu. Neden sonra sabah geldi, bir nazlı bir gelin gibi, çok ağır geldi. Ne gelinliği vardı, ne duvağı, kapkara bir çarşaf içinde geldi, etekleri yer süpürerek... Yerle gök kucak kucağaydı. Yağmur başladı yavaştan. Ardından, sabahın soğuk soluğu örseledi bizleri. Bir elimle boyunduruğa tutunuyor, öbürü ile öküzleri çubukluyordum. Doludan korkuyorduk. Yağmur doluya dönüşürse, boyunduruklarda bizleri, yerde otu, çiçeği çimeni çiğner geçerdi! Dilimizde tekerlemeler, yana yakıla yine güneşi çağırıyorduk, ısınmak için her sabah çağırırdık: Güneş gel gel, çocukların ağlıyor Yüzleri, yürekleri kara bağlıyor
Sıcak çorba kovada, gömlekler kucağında
Gel gel! Dağlardan tepelerden aş da gel Tez gel anam tez gel! Ho babam, ho!.. Kekeme Halil, iki elinde iki kova ile göründü. Tarlası sürülen kişi, kotan çalışanlarının, on bir, o iki kişinin günlük yiyeceğini de sağlamak zorundaydı. Bir çift öküzün bir aylık emeğine karşılık yalnız iki gün nadas yapılacaktı Kekeme’ye. Sırası gelen herkesi alırdı bir korku, acaba hava elverişli olacak mıydı, maçkal, hodaklar yeterince çaba harcayacaklar mıydı? Rüşvet olarak Mıllo’ya bir paket tütün getirmeyi unutmazlardı. Hodaklara da pişi, kete, yağlı ekmek... Biz daha çok pişi beklerdik. Peynir, ekmek,yoğurtla günü savmak isteyenler, pişman olurdu. Yani İşi yavaşlatır, öküzleri iyi sürmezdik. Ses sese, horavellerle de(tekerlemelerle) önceden uyarırdık:
Ho babam ho!
Bizim öküzlerin işi
Boynuzu çelikten, sedeften dişi
Sabahlığa gelir sıcak pişi
Getirmeyenin yaştır işi
Ho babam,ho!..
Kekeme Halil, bir kova dolusu pişi getirmişti, öbür kovada da öğle nevalemiz... Mola verildi, sofra kuruldu. Aç kurtlarca saldırdık. Herkes davranıyordu, ben de... Lokmalar yutağımda düğümlenende, göğsümü yumrukluyordum. Ötekiler de öyle yaparlardı. Cümleten doymuştuk. Kekeme, görevini yapmıştı, sıra bizdeydi. Göğün götü yine karaydı, bulutların suratı yer süpürüyordu. Öküzleri koştuk, “Ho!” dedik. Kekeme Halil’in gözü üstümüzde:
“Davranın uşaklar, kurban olam, davranın!”

Bir tapan genişliğinde ancak sürebilmiştik tarlayı. Gök gürlemeye başladı, ardından, şimşekten kamçısını şaklattı. Sonra da mısır büyüklüğünde dolu taneleriyle dövdü başımızı, kulağımızı, burnumuzu...Giderek sulu sepken yağmura dönüştü. Göz gözü görmez olmuştu. Sudan çıkan ite dönmüştük. Öküzler, çamura bata çıka direniyordu. Millo, kotanın peşinde çamurlaşmış toprakla boğuşuyordu. Hakoz çukurları göl olmuştu.

Mıllo yana çıktı, ünledi:

“İnin aşağı, öküzlerin altına girin!”

Kotan durdu. Neyse ki bizim Kolik(boynuzları kısa) öküzün karnı büyüktü, iyice altına sokuldum. Mübarek hayvan hiç kımıldamıyordu yerinden. Eğer teprenirse, sırtından akan sularla iyice ıslanırdım. Bir ana yavrusunu nasıl korursa, öyle koruyordu kolik beni, boynunda taşıdığı o yaramaz kişiyi, kendisini kırbaçlayan acımasız insan dölünü!.. Üşüyen ellerimi de onun oyluklarında ısıttım.
Yağmur yavaşladı, Mıllo ikinci buyruğunu uçurdu: “Binin uşaklar, ho deyin öküze!” Bluzum sırtıma yapışmıştı. Elimi, kolumu sallayarak, daha çok öküzleri döverek ısınmaya çalışıyordum. Kolik başını geri çevirdi, tutsaklara özgü bir çaresizlik içinde bana baktı, “Kalleş insan!” demek istiyordu! Boyunduruktan indim, gözlerinden öptüm, özür diledim, “Anam avradım olsun Kolik, bir daha seni döversem!”dedim. Bakışları yumuşadı, bağışlamış mıydı? Ve sözümde durdum, Mıllo’dan azar işitmeme karşın, hiç dövmedim onu, çubuğumu okşarcasına sallardım hep. Kolik’in eşi Cıgal’a da öyle davranıyordum. Yağmur aman vermiyordu. Kekeme Halil, iki de bir havaya bakarak Tanrı’ya yumruk sallıyordu: “Yaptığını beğeniyor musun ulan?.. Erkeksen çık ortaya, saklanma bulutların ardırnda!.”diyordu. Gün akşama değin yağmur sürdü. Tarlanın yarısı kaldı. Kekeme Halil, yedirdiği pişiye, aşa ekmeğe, çektiği çileye mi yansaydı, yoksa bir çift öküzün, boşa giden on beş günlük emeğine mi?.. Kimseye artık eyvallahı kalmamıştı. Mıllo’ya, hodaklara, Allah’a, peygambere küfrederek ayrıldı tarladan. Kara kotanı yükledik kağnıya, biz de yollandık Boztepe’ye, Kör Sılo’nun tarlasına. Yollar çamur, yollar hendek, çakır çukur. Üstümüz başımız vıcık vıcık. Bir yandan uyku, bir yandan soğuk!.. Az gittik uz gittik, gecenin bir faslında varabildik Boztepe’ye. Kör Sılo peydahlandı aramızda, “Akşamdan beri, yağmur altında sizi beklemekteyim!” diyerek yakınıyordu. Devrisi gün nadas sırası ondaydı. Büyük bir tencere dolusu çorbayı getirirken yolda devirmişti. Yavan ekmekle içimiz ısınmazdı. Titriyorduk. Yorgun ve bitkindik. Üstelik tarlaya birkaç evlek atmadan yatamazdık. Ne zaman uyur, ne zaman kalkardık ve nasıl dayanırdık? Sonra da tan atandan, gün batana, “Ho babam, ho!..” Mıllo yatıştırmaya çalışıyordu Sılo’yu: “Sen hiç meraklanma, bu çocuklar demir gibidir, bu çocuklara bir kuş uykusu yeter!..” Yağmur yeniden başladı. Yatacaktık. Örtülerimiz su içindeydi. Üstelik benim hasır yırtıktı, leş gibi kokuyordu. Anam, yazık olur diye hasırın yenisini kıyamamıştı. Amca oğlu Meco ile anlaştık, benim hasırı altımıza , onunkini de üstümüze alarak, böcekler gibi büzüldük,soluğumuzla ısınacaktık. Yağmur hışırtı ile dövüyordu hasırlarımızı. “Allah’ın götü yırtılmış!” dedi Meco. Ben, “Tövbe estağfirulluh!” diyerek, bizi bağışlaması için Allah’a yalvardım.
Mıllo’nun buyruğu, imdadımıza yetişti:
“Hakozun çukuruna uzanın, üstünüzü,kotanın devirdiği çimlerle kapatın!..” Biz iki arkadaş yine ortaklaşa yaptık bu işi. Önce ben uzandım, Meco, kapı gibi çimleri devirdi üstüme, sonra da kendisi, sürünerek sokuldu yanıma. Ötesini bilmiyorum? Bir gümbürtüye gözlerimi açtım. Tekmeler iniyordu yukarıdan, Güm,güm!.. Yer yarılmış, toprak yutmuştu sanki. Çimler söküldü, Öküzcü Kasım’ı sesinden tanıdım: “ Sabah oldu, yallah, boyunduruk başına!..” Göğün tavanı yükselmişti. Sabah yıldızı gülüyordu, tüm yıldızlar gülüyordu. Öküzler koşuldu, Bayramın boyunduruğu boş kaldı, Bayram kayıplardaydı. Herkes Bayramı arıyordu, “Bayram, bayram!..” Bayramı, sonunda Mıllo buldu, çıkardı, yattığı çimin altından. Vurulmuş turnalar gibiydi .Bayram ölmüştü! Babası, bir tulum peynir çalmaktan hapisteydi! Şaşkınlık, üzüntü... Ama tarla sürülecekti. Mıllo, bir hasıra sardı Bayram’ı, Sılo’nun sırtına vererek köye yolladı. O görevi yapacak bir başkası olsaydı, Sılo ölür, yine de tarlanın başından ayrılmazdı. Giderken, başını geri çevirdi: “Gecikirsem, işi gevşetmeyin!” dedi. “Sen de pişi getir, gecikme!” diye ünledi İso. Kaldığımız yerden başladık, “Ho babam, ho!..”

Kıçı Kısa Cevri’nin tarlasındaydık. Ardan günler geçmişti, günler tükenmiyordu. Köyümü özlemiştim, anamı özlemiştim, doya doya uyumayı, bir de derede çamurdan oyuncaklar yapmayı... Hava güneşli, tarlakuşları sevinç içinde, her biri bir yandan ötüyordu, kanatları sarıya, yeşile, maviye boyalı kuşlar. Ben onların keyfinde değildim. Haziranın uzun günleri bitmek tükenmek bilmiyordu. sabahın götü açılandan, akşamın götü kapanıncaya dek hep boyunduruk üstünde, güneş, yağmur, ayaz demeden... Ben günleri tüketemiyordum, günler beni tüketiyordu parça parça... Pantolonumun dizleri yırtık, mintanımın koltukları sökük, ilik düğmesi kopuk... Pızankal dediğimiz bıyıklı, mavi kanatlı sineklerin saldırısına uğrardım. Çıplak yerlerimden sokar, kaçarlardı. Korunmak olanaksızdı. Yakalayabildiklerimi ya öldürür, ya da kıçlarına bir çöp sokarak öcümü alırdım. Yani ben öten kuşların keyfindi değildim, sevmezdim, sevemezdim, çektiğim çilenin bir yansımasıydı onların sesi. Çevre yeşil, yeşil üstünde her renkten çiçekler nakış nakıştı, bir acem halısı gibi. Bana ne, ben, yeşili , çiçeği, çimeni de sevmiyordum! Hiçbir güzellik, beni kurtarmıyordu o çileli yaşamdan. Kara bulutlar en büyük korkum, en büyük düşmanımdı benim. Güneşi boğar, hem yağmur yağdırır, hem ıslatır, hem titretirdi. Sabahları da sis yağdırırdı üstüme. Yürürken çarığım, çorabım, paçalarım su içinde kalırdı, sancılanırdım. Sabah yıldızı da bir felaket habercisiydi, uykunun en tatlı yerinde tekmelenirdim:
“Yallah de ula, boyunduruk başına!!” diyen öküzcülerin, o sevimsiz sesi ile dik sıçrardım. Babam “Aferin!” yollamıştı bana: “Hodaklığın üstüne diyecek yok, bu sefer yüzümü kara çıkarmadın oğul!”diyerek. Yüz akıyla eve döndüğüm gün, Anam da kaz kebabı yedirecekti!.. Ben yalnız uyumak istiyordum, sonra da gönlümce dolaşmak, oynamak, bir de bizim Çerme suyunda çimmek!.. Aslında her hafta Cuma günü köye dönerek dinlememiz gerekirdi. Oysa iki cuma geçmesine karşın, nadasa ara verilmemişti. Aradaki açığı kapatmak için cumalar bile yetmiyordu. Değilse yağmurda, çamurda tarlası yarım kalanlara yazık olurdu! Birden zincir gerildi, tepemin üstüne yuvarlandım boyunduruktan. Yer, gök birleşti, öküzler üstüme düştü. Ölü müydüm, diri mi?.. Meco kolumdan kaldırdı, ilk müjdeyi verdi, “Kotan kırıldı!” dedi. Tüm hodaklar yerdeydi. İso koşarak haber getirdi: “Köye gidiyoruz, köye!” hepimizde tarifsiz bir sevinç, bir coşku! Biri öbürünün boynuna sarılıyordu. Kotanın dişi kırılmıştı, köye dönecektik! Kamil ustanın, yeni diş yapması bir gün sürerdi! “Yaşasın İso, yaşasın köy”!..” diyerek Kol kola halay çektik, türkü söyledik. Mıllo sopayla üstümüze yürüdü, çil yavrusu gibi dağıldık. Kalakaldı yerinde: “Karasinek, karlı günde çiftleşir!” dedi. Köyün içine girende anam, gaziler gibi karşıladı beni.