Anam bir kez yoğurda kara demişti: “Bir yanaşmacı nereden buldu bu malı, serveti, onu da söyler misin?” “Sen üzümünü ye, bağını sorma!” “Ben onun bağına da, bostanına da demiştim! Ne zaman ki oğlu Ramazan, kaçakçıları soyarak evine döndü, O zaman Memo’nun biti kanlandı. “Yeter, kes sesini!.. Kazanım odur bugün kaynaya!..”
Anam sustu, babam sürdürdü:
“Adam ekin sonuna değin, senin oğluna, bir put arpa(16 Kg.), iki buçuk lira da sağlam para verecek! O parayla sırtına bir gömlek alır oğlan!” “Ya bizim öküzleri kim sürecek herif?” “Durmuş ne güne duruyor. Yaşı biraz küçük ama şimdiden alışsın velet!” Gömlek işine çok sevindim. Bluzumla yatıp kalkmaktan kurtulurdum. Bit, sirke gömleğime geçeceği için çamaşır günlerinde bluzumu giyer, çıplak çıplak dolaşmazdım. Hodaklık o denli zor değildi, ufak tefek pratiğim de vardı ama bu kez hem sürekli, hem ücretli hodak olacaktım. Öküzü boyunduruğa koşan, kağnı süren adam, hodaklığın da gelirdi. Her çocuk, eninde sonunda bu köprüden geçmek zorundaydı. Ne ki elime yine para geçmeyecekti, kanfet, yine almayacaktım, ama ağanın evinde salma çay (iki şekerli tatlı çay) içebilirdim. Hazırlığa başladım. Memet ağa, geleneksel töreni, alışılmışın dışında bir gösteriye dönüştürmenin çabası içindeydi. Cümle alem görecek ve anlayacaktı, Aşağı Mahallenin gerçek ağası kimdi, Cibo mu, Memo mu?.. Yakın, uzak demeden tüm komşuları bu töreni çağırdı. Konuklara salma çay, pişi, kete sundu. Akşamdan kalan bulaşıklar, özellikle yıkanmamıştı. Komşular, Memet ağanın evinde etli mantı yenildiğini gözleriyle görecek, parmak ısıracaklardı! Karısı Tello da eteklerini yukarı toplamış, dizlerine değin inen ak gömleğini, mor pazenden büzgülü tumanını(şalvar) göstererek çalımla hizmet ediyordu. Arada bir söze karışmadan da edemiyordu:
“Ankara’dakiler, kuş bokunu peynir sanırlarmış! Allah’a şükür, bizim her şeyimiz var, bir elimiz yağda, bir elimiz balda!..”
Memet ağa hodakını(beni), maçkalını( sabanı yönetecek Melo’yu) konuklarına tanıttı. Melo, sabanı ve önündeki öküzleri yönetecek, ben de boyundurukta ikinci çift öküzü sürecektim. Ancak Memo ağa,tohumu yanaşmacılara bırakamazdı, kendisi serpecekti tarlaya. Yani başka ağalar gibi her işi yanaşmacılarına bırakmayacaktı. Yemekler yenildi, salma çaylar içildi. Çifti çubuğu hazırladık, öküzleri dışarı saldık. Tello, Derviş Mollaya okuttuğu yufkaları lokma lokma dağıttı komşulara. Ağamız da dört öküzün alnında dört yumurta kırdıktan sonra en yakın tarlaya, Kilise tarlasına yollandık. Altı ay ahırda bağlı kalmış hayvanları, hamlatmadan yavaş yavaş işe alıştırmamız gerekirdi. Öyle yaptık, üç beş evlek attıktan sonra geri döndük Akşam oldu. Evde ne pişi, kete vardı, ne de salma çay!.. Bulgur çorbasını kaşıkladık. Memo ağa paltosu omzunda, sallana sallana geldi, karşımızda oturdu: “Beni dinleyin uşaklar,” dedi, “ ağzımdan çıkan her kelamı bir buyruk bilin, öyle dinleyin!” Buyruklarına benden başladı. Hodak olmak demek, asker olmak demekti. Ben de silah altına alınmış acemi eratlara benzerdim. Ekin bitene değin, tam bir ay talim yapacaktım. Ağayı temsilen takım komutanım Melo’ydu. Onun yat dediği yerde yatacak, kalk dediği yerde kalkacaktım. Emre itaat etmezsem, katıksız hapis cezası ile kurtulamazdım, kovulurdum! Geceleri bağada (sığır yemliğinde) yatıp kalkacaktım. Horoz ötümünde, öküzlerin karnını doyurmak, su içirmek de benim görevimdi. Harmana giren kirpi dirgene dayanmak zorundaydı.
Melo’ya döndü:
“Sana gelince delikanlı,” diyerek sürdürdü, “Takım komutanı dedimse, bir yanaşmacı olduğunu unutma! Bana danışmadan, yani ağandan izin almadan, bir adım bile atamazsın! Yeni evlendiğini biliyorum. Karınla cima(seks) yaparken de benden izin alırsın demek istemiyorum. Zati işin en zor yanı da bu. Gece yatakta kimin ne alt ettiğini bilmek benim vazifem değil. Atın önüne arpa koyarsan, durmaz, sen de duramazsın! O avrat, senin helal malın, keyfine göre kullanmak senin hakkın. Buna ben değil, cumhurreyisi bile karışamaz. Lakin işin bir ucu bana dokunmakta. Nasıl mı diyeceksin? Geceleri cima yapacaksın, boy aptesti alamayacaksın! Çünkü baban, anan, kardeşlerin, gelinler, hepiniz bir arada yatmaktasınız. Sen utanacaksın, onların gözü önünde gusul aptesti almaktan çekineceksin ve de cünüp olaraktan buraya geleceksin! Cenabet bir insanın, her adımda lanet yağar başına. Onun ektiği ekin bitmez, el sürdüğü nimetin bini bereketi olmaz. Ben böyle bir adama çifti çubuğu teslim edemem. Bu haltı yediğin gece, yüzde yüz boy aptesti aldıktan sonra gelirsin işine. Nerede çimersen çim,orası beni ırgalamaz.” Memet ağa, sözlerini Melo’ya da onaylatmak istedi: “Anladın mı dediklerimi?” Melo başını sallamakla yetindi. Ağa kızdı: “Öyle baş göt sallamakla olmaz, adam gibi cuvap ver!” Melo süklüm püklüm zorlandı: “Ben ne diyem ağam, dinimizin ve de ağamızın buyruklarını yerine getirmek boynumuzun borcu!” “Aferin, işte senden bu cevabı beklemekteydim!” Eski alışkanlıkla koltuk altını kaşıdı, ağalığını anımsayarak birden elini çekti. Daha yumuşak bir tonla başladı: “Beni insafsız ağa belleme. Senin cima işine bir ay yasak koyuyorum sanma! Akşamları, evine gidebilirsin. Lakin Davalı, Çakmaklı, Taş Oluk, Eğri Yol gibi tarlaları sürerken, gitmeyeceksin, burada ahırda yatacaksın. Hem karanlıkta her gece gidip gelmekten kurtulursun, hem de cima yapmak, çimmek belasından...” Sigarasını dumanlattı, “Rençperlik ağır bir zanaattır. Rençper dediğin adam, ekin bitene dek bir ay, lazım gelirse bir buçuk ay urbasını üstünden hiç çıkarmaz, rençper dediğin adamın uçkurunda tahıl çimlenir, tahıl, anladın mı?..” Buyruklar bitti, ben ahıra, Melo evine gitti. Zorlu bir savaşın içindeydik. Melo, hem sabanı tutar, hem de öküzlerin ilk çiftini sürerdi. Saban taşa saplanır, çime saplanır, boşa çıkar , Melo sürekli çırpınır dururdu. Alnından buram buram ter akardı. Benim de boyunduruk üstünde pek başarılı olduğum söylenemezdi. Öküzlerin gözünde de çocuktum, çubuklardım, sinek ısırması gibi gelir, hiç aldırış etmezlerdi. Melo bana değil, öküzlere kızardı, arada bir sabanı bırakarak, elindeki kamçıyla benim öcümü alırdı. Boyunduruktan düştüğüm zaman, koşar gelir, düştüğüm yerden alır, yeniden boyunduruğa bindirirdi. Yüzümün yarasını beresini, karısı Dudu’nun işlemeli mendille silerdi. Soğuk havalarda ceketini çıkarır, sırtıma verirdi. Horoz ötümünde, bazen uyanamazdım. O yüzden öküzler aç kalırdı. Melo Bundan dolayı ne beni azarlar, ne de ağaya haber verirdi. Arabaya fazladan ot koyar, tarlada doyururdu öküzleri. Uzun yollarda, kağnıyı kendisi sürerdi Melo. Benim de üstüme öte beri örterek, tohum çuvallarının üstünde uyuturdu. Melo’nun en belalı sorunu, gusul aptesti almaktı. Memet ağanın yasaklarını yararak, hemen her gece Dudu’ya ulaşırdı. Ben de onun işlerini üstlenir, ağaya haber vermezdim. Melo’nun cima yapmadığı gece yok gibiydi. Her sabah cünüp gelirdi! Ağanın dediği gibi ailesi yanında çimemezdi. Cenabet dolaşmak da istemezdi. Tek seçeneği vardı, yolda giderken yolda gusul aptesti almak, ya da tarlayı sürmeye başlamadan önce nerede su varsa oraya koşmak!.. En büyük korkusu, yıkanırken başkalarının görmüş olmasıydı. Bir sabah küçücük bir su birikintisinde çimerken, Kel Yusuf gördü yukarıdan, önce ıslık çaldı, sonra da öteki sürücülere ünledi: “Melo, bu gece Dudu’yu yine ...miş!” Melo, anadan üryan, eli belinde dikilerek,Yusuf’a karşılık verdi: “ Dediğin doğrudur, şimdi sıra senin avradında!..” Kısacası, Melo dışarıda da rahat boy aptesti alamazdı. Sabahın soğuğunda karlı buzlu sularda çimmek, her babayiğidin harcı değildi. Bir kez de Burdosan dağında buzları baltayla kırarak boy aptesi aldı. Hemen her boy aptesinden sonra, ısınmak için deli danalar gibi koşardı. Bazen de toprağa yüzüstü yatarak sırtını bana çiğnetirdi. Sık sık nezle olurdu. Neyse ki karasabanla boğuşurken, terler, tez kurtulurdu. Tarlaya tohumu Memet ağa serperdi. Bizden yarım saat, bir saat sonra kır atın üstünde çalımla gelirdi. Önce Melo’nun, “Kelime-i şahadet” getirmesini ister, cünüp olup olmadığını öğrenirdi! Melo, cenabet de olsa, “Eşhedü en lailahe illallah!” diye başlayarak bir çırpıda sonlardı! Giderek Melo bu görevi, otomatik olarak yapmaya başladı. Memo ağa tarlaya gelir gelmez, Melo koşarak önünde dikilir, “Eşhedü lailehe...” ile selamlardı. ağayı. Ne yaparsak yapalım, Memo ağayı hoşnut etmek çok zordu. Tembeldik, işin ehli değildik. Tarla temiz sürülmüyordu. Özellikle benim için aşağılayıcı sözler etmekten çekinmezdi, “Babam gibi” dalgacıydım, “çocuğu yolla bok yemeye, peşine git çok yemeye!” derdi her fırsatta. Ağzımı açamazdım. Bir gün dayanamadım, Memo’ya olan öfkemi, öküzleri kırbaçlayarak almak istedim. Bağırarak üstüme geldi: “Dövme ulan hayvanları, dövme, piç! Baban kapısında var mı böyle bir çift öküz?..”
Melo tutamadı kendini:
“Ağam,” dedi, “ bu çocuk, öküzü dövüyor, dövme diyorsun, dövmüyor, elin kırık mı, diye azarlıyorsun! Çocuk ne halt etsin?”
Memo ağada şafak attı:
“Bana bak Delikli Melo, çizmeden yukarı çıkıyorsun! Sen, benim tutmamsın. O dilini çıkarır, götüne sokarım! Bussaat kovuyorum seni, defolgit! Melo’nun rengi sapsarı oldu. Ağanın vereceği para ile karısı Dudu’ya bir çift lastik, bir kokulu sabun alacaktı, kalanı da babasına... Kovulmayı göze alamazdı: “Bağışla ağam, bir it idim, ayağını dişledim!” Ağa yumuşadı, babacan bir tavırla: “Bu sefer bağışladım. Lakin bir daha ayni boku yersen, karışmam ha!..” dedi, atına binerek yollandı. Melo peşinden yumruğunu salladı: “Senin ağa gibi ben ananı avradını!..” dedi, yere tükürdü, “Kendi çektiklerini, şimdi de bize çektirmek istiyor dürzü!..” Askerliğine bir yıl vardı Melo’nun. “Vatan borcunu ödedikten sonra” Dudu’yu alarak Zonguldak madenlerinde çalışacaktı. Ekinin sonuna yaklaşmıştık, ekilecek iki tarlamız vardı. Memo ağa, iki çuval tohumdan birini serpti, ikincisini yarılamadan gitti, kalanı da devrisi gün... Ardından Çerçi Şavkı geldi. Tahılla incik boncuk satıyordu. Bize uğramdan önce öteki tarlalarda epeyce satış yapmıştı. Kovanın içinde yine de çok şey vardı, kokulu sabun, ayna, kanfet, kişmiş(kuru üzüm), incir, iğne, iplik...Melo’nun gözleri kokulu sabundaydı. Birkaç kez aldı, kokladı. Kendi kendine söylendi: “Bunun almak isterdim ama...” Çerçi sözünü kesti: “Alacaksan, al işte! Zati bir tane kaldı, onu da sana vereyim.” “Söylemesi dile kolay!” dedi Melo içini çekerek. “Çuvalda hiç tahıl yok mu?” “Var ama benim değil, Memet ağanın...” Şavkı dudaklarını çarpıtarak güldü: “ Ağa mı dedin? Onun adı, Hizmetkar Memo’dur! Mihrali ağanın tutmasıydı uzun yıllar. Hangi tarlaya giderse, beni de peşinden çağırırdı. Canı ne isterse onu alırdı... Ben yirmi yıldan beri bu ticareti yaparım aslanım. Benim en iyi müşterilerim tutmalar, azaplardır. Neler sattım onlara, neler... İçlerinde senin gibi bir kork göremedim!” “Yani ne demek istersin?” “Anlamıyorsan, ben ne diyeyim?..” Elini uzattı, “Bak şu tarlalara, yolumu bekleyen daha kaç kişi var!..” “Tahıl sattığımı yarın Memo ağa duyarsa?..” Şavkı’nın dudakları yine kaydı: “Bana bak delikanlı, dedim ya ben yirmi yıldır bu ticareti yaparım. Bugüne bugün, hiçbir müşterimin burnu kanamadı. Bu benim ticaretim, bindiğim dalı kesemem! Ağzımı sıkı tutmak zorundayım. Bunu yapmazsam aç kalırım!” Melo yumuşadı, gözüme baktı benim. Herhalde benim de onayımı alacaktı. Çerçi bana fırsat vermedi: “Bu çocuğa da iki üç adet kanfet alırsın, ağzı bağlanır, hem de Allah’ın da hoşuna gider. Bir yoksul çocuğu sevindirmek, büyük sevaptır!” Kanfet dediğimiz, kırmızı çizgili o peynir şekerlerine baktıkça içim eriyordu. Onun için ırgatlık yapmıştım ama yine tadamamıştım. Melo kulağıma eğildi: “Sana da kenfet alacağım, ağzını sıkı tut, ikimizin arasında kalsın!” dedi. “Ekmek gözümü tutsun, Kuran çarpsın, kimseye söylemem!” Çerçi kovayı önüne çekti: “Çabuk karar ver delikanlı, ben gideceğim!” Pazarlık başladı. Şavkı’nın özel yaptırdığı bir urupluk( beş kg) ölçeğin iki dolusu arpaya, bir kokulu sabun, beş kanfet aldı Melo. Kanfetin dördünü bana verdi. Şavkı, tahılı yüklendi, aşağıda çuvalla kendisini bekleyen oğluna doğru yollandı. Melo sabunu koklarken, ben de ağzıma attığım kanfeti hazla emiyordum. Bu meret gibisi yoktu dünyada! Memo ağa her zamanki gibi evinin önünde karşıladı. Biz öküzleri açarken, ağanın gözü çuvala takılmıştı. Hopladı, kağnıya çıktı, çuvalı iki eliyle indirdi, kaldırdı. Suratı allak bullak oldu. Atladı, indi aşağı, Melo’yu çağırdı: “Çerçi Şavkı bugün bizim tarlaya da geldi mi?” diye sordu. Melo’nun esmer yüzü kıpkırmızı oldu. Yutkundu, zorlandı: “Oralarda dolaşıyordu.” “Dolaştığını ben de gördüm, yanınıza geldi mi, gelmedi mi?” “Uğradı, gitti.” “Yani Şavkı’ya tahıl satmadın, öyle mi?” “Hayır!” Ağa yüzünü bana çevirdi, yumrukları sıkılı: “Sen söyle kara böcek, Şavkı’dan bir şey almadınız mı?” “Almadık!” “İkiniz de yalancı, ikiniz de hırsız!”diye bağırdı, “Tohumluk arpayı cinler mi yedi, çuvalı dibine indirdi?..” Ceplerimi aradı, sakladığım iki kanfeti çıkardı, “Bunlar nedir sıpa” diye gösterdi, bir şamar attı, gözlerimden kıvılcımlar aktı. Sıra Melo’ya gelmişti. Ceplerini, göğsünü aradı, bulamadı. Ellerini apuş arasında indirdi. Melo karşı koyuyordu, “Taşaklarımı sıkma yahu!” diyerek bağırdı. Memo ağa okulu sabunu almıştı bile: “Bu nedir, eşek oğlu eşek!” dedi. Melo birden atıldı, kokulu sabunu çekti, aldı elinden. Karşılıklı itiş kakışta Memo ağa güç yetiremeyeceğini anlayınca geri çekildi: “İkinizi de kovuyorum, defolun kapımdan!” dedi. Gürültüye toplanan komşulara döndü, “Tarlada tohumu satmışlar, biri kokulu sabun, öbürü kanfet!..” Bu kez komşular arasında tartışma başladı. Çoğunluğu Memo ağayı kınıyordu. Gerçek ağa, bir kokulu sabun, iki kanfet için yanaşmacılarıyla boğuşmazdı. Cıbo, mahallede yılların ağasıydı, böyle bir rezillik çıkarmamıştı! Memo’nun yandaşları karşı çıkınca, iki grup arasında kavga başladı, gerçek ağası Cibo’ydu, hayır, Memo’ydu diye. Melo sabunu aldıktan kaçmıştı. Ya ben hangi yüzle gidecektim eve?..