Nüfus kaydımı da doğumumdan “birkaç yıl sonra” yaptırmıştı. Benden önce doğmuş kız, oğlan iki kardeşim ölmüştü. Çocuk sayısını altıya çıkarıp yol vergisinden kurtulma umudu suya düştükten sonra işi tavsattığını söylerdi. Acaba ölenlerin ardından ben de ölecek miydim?.. O nedenle adımı “Dursun” koymuş ve beklemişler. Görmüşler ki ölmüyorum! Kayıt işlemini de işte o zaman yerine getirmiş babam. Peşimden doğan kardeşime de benim uğurlu adımın bir benzerini vermişler, “Durmuş!” Durmuş da ölmemiş,durmuş! Espender, Sultan, kayıttan düşürülmeyen ölmüş kardeşim Cefer’le birlikte sayımız beşe ulaşmış. Babamda yeni bir umut, “Dayan avrat!” demiş anama, “Altıncıyı da getirdin mi bu iş tamam!” Anamla birlikte kendisi de dayanmış, iki yıl sonra altıncı kardeşim gelmiş dünyaya! Babam da böylece yol vergisinden,yani Arvin’in derelerinde bir ay boyu ,ngarya çalışmaktan kurtulmuş. İki kutsal ad koyarak ödüllendirmişler altıncımızı, “Ebubekir Kerim.” Yedinci ve sonuncu doğan kız kardeşim, anamın ifadesiyle, “teknenin son hamuru” olmuştu. Yaşımı, yaşıtlarımla karşılaştırarak bulmaya çalışırlardı. Oysa yaşıtlarımın da yaşları kesin belli değildi. Nüfusa kayıtlı olanlar, gerçek yaşlarından yabüyük,ya küçük olurlardı. Bunun nedenleri vardı. Bir kez önem verilmezdi, “Çocukla itin farkı yok”tu! Kayıt için kasabaya gitmek ve birtakım bürokratik işlemi yerine getirmek gerekiyordu. Üstelik bir kazanç da yoktu. O yüzden tavsatılırdı. Ancak çıkar hesapları işin içine girince durum değişirdi. Birincisi askerlik sorunuydu. Oğlan uşağı, çalışacağı en verimli yaşında askere alınıyor, iki yıl mı, üç yıl mı üretimden kopmuş oluyordu. O nedenle aradan beş, altı yıl, belki daha da fazla geçtikten sonra yeni doğmuş gibi yazdırdıkları zaman, askerlikten önce ailesine daha uzun bir süre yardımcı olma fırsatı doğuyordu. Bu görevden oğlunu temelli kurtarmak isteyenler, nüfusa kız olarak yazdırırlardı. Evlenme çağına gelen kız, imam nikahı ile kocaya gider, doğurduğu çocuklar ya kayıtsız kalırdı, ya bir yakının üstüne onun çocuğuymuş yazdırılırdı. Böylece adamın çocuk sayısı artar, yol vergisinden kurtulurdu!
Asıl büyük sorun işte bu vergi işinde yatardı. Başlangıçta aldırmaz görünenler, vergisinden kurutulmak isterken yaşanırdı. Başlangıçta aldırmaz görünenler,çocuk sayısı dörde, beşe varanda kayıt işlemini başlatırlardı. Aradaki boşluğu kapatmak amacı ile çift çift ikiz yazdırırlardı. Nasıl olsa arkası gelirdi. Bu arada ölenlerin de kayıtları düşürülmezdi. Ancak kimi kez evdeki pazar çarşıya uymazdı. Kadın gebe kalmıştır ama vergiyi ödeme zamanı da gelmiştir. Borcunu para olarak ödeyebilen tek kişi çıkmazdı köyden. Ya gidip yol yapım işinde çalışacaklar, ya da tahsildar, gelerek neleri var var, neleri yok alıp götürecekti. Bu engeli kolayından aşmak isteyenler, çocuk doğmadan, doğmuş gösterir, altıncıyı tuttururlardı. Değilse sanal bir çocuk yazdırarak bu beladan yakayı sıyırmış olurlardı. Doğmamış çocukların adı, genelde kız yazdırılırdı her olasılığa karşı. Sonradan yakayı ele verenler doğal ki cezalarını çok pahalı ödemiş olurlardı.
Yaşıtlarım arasında doğum tarihi kesin belli olan beli olan tek kişi vardı, teyzemin oğlu Kerim Doğru. Kerim’in babası adliyede “mamır”dı, daha sonraları katipliğe değin yükselecekti. Çocuk sayısı arttıkça onun da aylığı artıyordu. O nedenle kayıt işlemini günü gününe yaptırmıştı. Gel gelelim tanıkların her biri başka şey söylüyordu, birinin dediğini öbürü tutmuyordu. Anama göre bir buçuk, iki yıl sonra doğmuştum Kerim’den. Teyzemse altı ay, bir yıl sonra diyordu. Ayı, gününü bir yana, Kerim’in doğumu 1927. Ya benim? 1927 mi, 1928 mi, l929 mu?.. Nüfus kütüğündeki resmi yaşım, “1930”. Hasılı kelam, gerçek doğum tarihimi öğrenemediğimden bugüne değin yaş günümü kutlayamadım. 1980’lerde yurtdışına kaçmak zorunda kaldığım günlerde, “resmen” elli yaşındaydım. Almanya ve öteki Avrupa ülkelerinde, “doğum günü” önemli bir olay, törenlerle kutlanır. Ben doğum tarihimin kargaşası içinde orada da boş vermiştim kervana katılmaya. Ama hesap açmış olduğum banka, kimliğimdeki tarihe göre hiç sektirmeden kutlardı doğum günümü. Bir gün sıra bana da gelir korkusu içinde çağrıldığım yaş günlerine katılmazdım. Danışman olarak çalıştığım Hamburg Halk Kütüphanelerinde iş adaşlarım, doğum günü partileri düzenlerlerdi. Her zaman bir bahane uydurarak kaytarmak zor olurdu. İster istemez katılırdım. Bir sabah işyerine geldiğimde mutfakta masaların donatılmış olduğunu gördüm. Çalışanların hepsi orada toplanmışlardı. Herhalde birisinin yine yaş günü kutlanacaktı? Beni görür görmez, şampanya kadehleri kaldırıldı, koro halinde, “Hepy börtday Dursun!” temposu tutuldu.
Meğer benim “resmi” olan doğum gününü kutlamak içinmiş o hazırlık! Utandım. Belki onlar da utandırmak mı istemişlerdi ne?
Anam dokuz mu, on mu doğurmuştu, sayısını kendisi de bilmiyordu. Yaşayan altı kardeştik, 12 Eylül 1980 askeri darbesi yapılırken. Ablam Sultan’ı, küçük kardeşim Kerim’i yaban eldeyken yitirdim. Bana duyurmak istememişlerdi ama ben uzak yakın duymuştum. Yasakları aşarak ne cenazelerine yetişebilirdim, ne de otlar bürümeden taze toprak mezarlarını görebilirdim. Büküldüm, kaldım! Anam yineler dururdu, “ah oğul, adını Dursun koyduk, yerinde durasın diye. Ama sen yerinde duramaz oldun. Hem kendini, hem bizleri perişan ettin!” Anamın kemikleri sürme oldu. Soyadımın da ayrı bir öyküsü var. Soyadı Yasası çıktıktan sonra yazım memuru köyümüze gelir. Köylüler başlangıçta pek kavrayamazlar, ne demekti ata mirası sülale adını silerek onun yerine türedi bir ad koymak? Yoksa soylarının kökü mü kazılmak isteniyordu? “Osmanlının işi hiç belli olmaz”dı! İşin içinde mutlaka bir bit yeniği vardı! Korkudan hepsi dipte köşede saklanırlar. Köy bekçisin üst üste “ilanatına” karşın nüfus memurunun yanına kimse gitmez. Bu kez bekçi ev ev dolaşarak yakaladıklarını ite kaka muhtarın odasına sürükler.Küçük amcam Tosun’u da öyle yapar. Amcam direnir, “Ben aile resi değilim, reis büyük kardaşım Eyüp’tür( babam). Ben onun yerine ifade veremem!” Babam yitik! Muhtar Tıllık Ali, kırk dereden su getirerek amcamı inandırmaya çalışır, “Korkulacak bir hususat yok Tosun komşum, Ne kimsenin sülalesi yok olacak, ne de bir vatandaşın burnu kanayacak. Olanca mesuliyeti ben üstüme alıyorum. Sen bir kelimelik yeni soyadı yazdıracaksın, iş bitecek!..” Amcam kaygılar içinde sorar muhtara:
“Sen yazdırdın mı?”

“Hiç yazdırmaz olur muyum?”

“Ne yazdırdın?”

“Sarıçam.”

Amcam ikirciklenir, yutkunur. Her olasılığa karşı muhtarın soyadına benzer bir sözcük söyler:

“Öyleyse bizimki de Akçam olsun!” der.
Köyümüz orman içindeydi o zamanlar, sarıçamlardan oluşan dünya güzeli bir orman. Zaman içinde kesildi, yakıldı yıkıldı, uzaklara taşındı. Orman katillerinden birisi de bendim. Gencecik fidanları, yeşil çamları baltayla keser, öküzlere sürüterek eve taşırdım. Her seferinde anamdan, babamdan övgüler alırdım. Anama göre, bir karış bacağımla babamdan daha sorumlu, işini bilen bir kişiydim. Ödül olarak kaz etinden közde kebap pişirirdi benim için. Sekiler, raflar yapardık benim getirdiğim odunlardan. Çatının çürüyen merteklerini, kiriş ve direkleri yenilerdik. Kalanı da kurutur, tezekle yakardık. Orman askerleri korurdu ormanları. Kolay atlatırdık askerleri. Değilse bir paket köylü tütünü, biraz yağ, peynir vererek işimizi aşırırdık. Biz ormansız yaşayamazdık. Üretim araçları ve aletleri tümüyle ağaçtandı kağnı, kağnının tekerleri, pulluk, cılga(saban), yaba, tırmık, boyunduruk, kar küreği, dirgenin sapı, tırpanın natı(ucuna tırpanın monte edildiği budaksız fidanlardan yapılmış ağaç), tırpan natının elceği de (el tutamağı) ağaçtandı. Dahası, ekin ekildikten sonra toprağı düzleyen tapan, tapanın peşinden sürüklenen dallı yapraklı yemyeşil fidanlar, daha başka ne varsa hep ormandan kesilerek yapılır çatılırdı. Tez kırılır,bozulurdu bu aletler. Ardından yine ormanın yolu tutulurdu.

Cılavuz Köy Enstitüsünde başlamıştım öğrenime. Yazın Kırk beş gün izinle ilk kez dönmüştüm köyüme. Asker dayımla birlikte Batak Köprü ormanına yürüdük. Sanki yeni görüyor, yeni dolaşıyordum bu ormanı. Taban yemyeşil, çiçeklerle bezeli. Kuşlar ötüyordu her yandan. Kendilerini göremiyordum ama sesleri bir senfoniydi. Soğuk pınarlar kaynıyordu bir orada, bir burada. Suları  mavi, içimi doyumsuz. Ne ki çok kesilmişti orman, topraklar yer yer çıplak! İçim burkuldu. Suçlulardan birisi de bendim, kahrettim kendime. Bana düşman gözüyle bakıyordu çamlar, o güzelim ağaçlar. Sarı gövdeleri dümdüz, budaksızdı, dalları, yaprakları yukardan açılan bir şemsiye. Tutamadım kendimi:

“Görüyor musun bu çamların güzelliğini Asker dayı?” dedim. Dayım aşağıdan yukarı çaprazlama baktı:

“Dediğin doğru yeğenim, bu ağaçlardan çok iyi kereste olur, tahta biçilir!” diye karşılık verdi.

Dam üstünde saksağan!