KAF DAĞININ ARDINDAKİ DEV: DURSUN AKÇAM

19 Eylül 2003'te, güneşli, sıcak bir Ankara öğlesinde bir tabutun çevresinde toplananlar az sonra toprağa verecekleri kişinin yalnızca soğuk, cansız bir beden olmadığının bilinciyle bekliyorlardı. Toprağın sonsuz karanlığına armağan edecekleri, bir simgeydi; yaşamlarından bir büyük parçayı, coşkulu, heyecanlı, umutlu, iyimser, dövüşken bir parçayı da alıp götürecekti o simge. O toprakta yeniden yeşerir miydi geçmiş zamanları artık? Bu sorunun yanıtı yoktu; herkes tekti ve bir daha yeşermiyordu. Belki filiz sürerdi bir yerlerden; bir ışkın parlayıp geliverirdi güneşli bir ilkbahar sabahı… Ama giden gidiyordu şimdi. Bu kez gidenin adı Dursun Akçam'dı; coşkunun, heyecanın, umudun, iyimserliğin ve dövüşkenliğin adıydı. O gün cami avlusunda konuşmadan, Anadolu'nun o bilinen suskunluğuyla birbirlerine bakan yaşlıların neden sustuklarını kaç kişi anlayabilirdi? 

Susuyorlardı; çünkü içlerinde haykırışlar vardı. Bir miting vardı içlerinde. Bu cenaze töreni de neydi ki? Onlar 1969 yılında, büyük öğretmen mitingindeydiler. On binlerce eğitim emekçisi, kürsüden yükselen o haykırışa, Fakir Baykurt'un seslenişine bütün yürekleriyle katılıyorlardı. Şimdi duydukları o sesti: 

"En gür sesimizle bağıracağız. İşitmezlerse, bizi işiten halkımız, onlara işittirmesini bilecek. Çünkü gelecek yakın günler, o mutlu günlerdir(…) Gerçek ihtiyaçlarımız dururken istihdam edemeyeceğimiz kadar çok imam ve hatip yetiştiren eğitim düzenini istemiyoruz(…)Eğitimi halk için devrim için bağımsızlık için uygulayacağız. Atatürk'ün gösterdiği yönde ileri, tam bağımsız ve gerçekten demokratik ve devrimci bir Türkiye için uygulayacağız(…)Atatürk ve anayasa rehberimiz, Türk halkı desteğimizdir."

Soğuk, bulutların birikip birikip yağmura dönüştüğü o şubat günü, Ankara'nın zemheri soğuğunu ciğerlerinde ateşe dönüştüren anda bırakacaklardı kendilerini: 

"Devrimci Türk öğretmeni olarak ulusumuzu geri kalmışlıktan kurtarmak için hep birlikte var gücümüzle çalışacağız. Halkımızı iç ve dış sömürüden kurtaracağız. Ülkemizi, Atatürk'ün gösterdiği yönde, ileri üretim ve yönetim aşamalarına ulaştıracağız. Bütün karşı güçlere rağmen, tarihsel görevimizi başarıyla yapacağımıza ant içeriz!"

Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) İkinci Başkanı Dursun Akçam'ı da kürsüde, bu anda var gücüyle katılırken görmüşlerdi.

* * * 

O gün 42 yaşında olan Dursun Akçam, şimdi bu sonbahar öğlesinde yaşamının devingenliğine hiç yakışmayan bir sessizlikle öylece yatıyordu. Başkentin göğünde bulutlar birikiyordu. O gün de bulutlar biriktikçe birikiyor, yağmura, kara hazırlanıyordu. Türkiye'nin dört bir yanından gelmiş alanı doldurmuş on binlerce öğretmene bu başarıda payının olduğunu kimselere itiraf edemeden övünçle bakmıştı. Türkiye ayaktaydı. Öğretmenler ayaktaydı. "Ölü Ekmeği" adını verdiği öyküler toplamı yayımlandı yayımlanacaktı. Yalnızca devrimci bir öğretmen değil yazardı o; birkaç yıl önce 1963'te Milliyet gazetesinin Ali Naci Karacan Ödülünü almamış mıydı röportaj dalında? Geç başladığı okuryazarlık serüveninde araya kapatmak için ne çok yazmıştı. 

7 yaşında Kuran-ı Kerim'i ezberlemişti. Bu başarısından ötürü müezzinlik yapıyor, mukabele okuyordu. Ama okuryazar bile değildi. Açtı da. Dağdan bayırdan ot toplayıp kaynatıp yiyorlardı. Öğrenmişti ki cennette her bir yiyecek vardır. Yine duymuştu ki birilerinden, çocuklar ölürse melek olurlar ve doğrudan cennete giderler. Bu çıkarsamayla ölmeye yatmıştı. Yemiyor içmiyor ölümü bekliyordu. Ama tutkuyla bağlandığı Allah nedense ona cennetin kapılarını açmamakta direniyordu; ot kaynatıp yemeğe mahkûm ediyordu. 

Türkiye, cumhuriyetle birlikte büyük adımlar atıyordu o çocukken. Yazısını, dilini, yaşam biçimini değiştiriyordu. Millet Mektepleri açılmıştı her yerde; koca koca insanlar akşamları halk dersanelerine gidiyor, "a" yazmayı "b" yazmayı öğreniyorlar, öğrendikçe seviniyorlardı. Kalpaksız Kuvayımilliyeciler en ücra köşelere kadar aydınlanmayı taşımaya ant içmişlerdi. Kars'ın unutulmuş bir köyünde, sabahtan akşama hafızlık yapan Dursun'a da ulaşacaktı o ışık; halk dershanesinin penceresinden bakacak ve gördüğü harflere, sözcüklere şaşıracaktı. 

Okuma yazmayı öğrenince Ardahan'daki ilkokula gitmek istemişti. Ama öylesine perişan bir haldeydi ki onu "dilenci" sanıp okulun bahçesinden dışarı atmışlardı. Ama o vazgeçmemiş, kabul ettirmişti, köyünden Ardahan'a 14 km'lik yolu çarıklı ayaklarla teperek, dördüncü gidişinde kendini okula; hem de 4. sınıfa! Ardından, binlerce köylü çocuğunun yazgısını değiştiren Köy Enstitüsüne gitmişti. Edebiyatın büyüsüne kapılmıştı burada. Dünyayı, yaşamı tanımıştı. 1956'da da Gazi Eğitim Enstitüsünün Türkçe Bölümüne girmişti. Cumhuriyetin başkentinden yeniden Anadolu'ya giderken artık devrimci bir öğretmendi.

Milliyet gazetesi 1963'te, kurucusu Ali Naci Karacan için "En önemli yurt gerçekleri" başlıklı bir yarışma açmıştı. Bu yarışmaya "Analar ve Çocuklar" başlıklı bir röportajla katılıp birinci olmuştu. Yurt gerçeklerini dile getirdiği bu röportajın ardından yazmaya hız vermişti. Bu röportajını da içeren ilk kitabı, 1964'te, aynı adla yayımlanacaktı. Ancak aynı zamanda devrimci bir öğretmen olduğunu, onca yokluk içinde ona okuma olanağı veren halkına karşı sorumlu olduğunu da unutmamıştı. O yıl Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonunda yönetim kurulu üyeliğine seçilmişti. Bir yıl sonra kurulacak Türkiye Öğretmen Sendikası (TÖS) yaşamının akışını da belirleyecek bir örgütlenmeydi.

1969 yılındaki baskılar, yıldırmalar, sürgünler, tehditler canlarına tak demişti. Büyük bir eğitim ordusuydular; aydınlığın gücüydüler. TÖS Yürütme Kurulu toplanmış, tarihsel bir bildiri yayımlayarak bütün öğretmenleri 15-18 Aralık tarihleri arasında boykota çağırmıştı. Kendisinin de yazımına katkıda bulunduğu o bildirinin en can acılı noktalarını hiç unutmamıştı yaşam boyu: "Bundan sonra öğretmenlerimize düşen, başlarını kaldırmak, tarihin ve Türk milletinin önünde son sözünü söylemektir."

Bedenini hızla tüketen hastalığı döneminde bile bu tümceleri anımsadığında ruhundan bedenine bir güç akardı sanki. "Çünkü öğretmen yalvarmaz. Öğretmen boyun eğmez. Öğretmen el açmaz. Öğretmen Almanya'ya, Hollanda'ya işçi çöpçü gitmez. Öğretmen dövülmez. Öğretmen yakılmaz. Öğretmene kıyılmaz. Öğretmen sürülmez. Öğretmen DERS verir."

110.000 öğretmen katılmıştı bu boykota. Bu Türkiye tarihinde bir ilkti. İktidar gecikmesizin harekete geçmiş ve 50.000 öğretmen hakkında soruşturma başlatmıştı. Binlerce eğitimci türlü cezalara çarptırılmışlardı. Kendisi de yargılanmış ve aklanmıştı ama bu büyük boykotu örgütleyen, ülkeyi sarsan örgütün öncü kadrosu için de elbette işaret konmuştu; zamanı gelince gereği yapılacaktı(!) O zaman, çok değil bir buçuk yıl sonra gelecekti: 12 Mart darbesi… 

Darbe ve işkenceler

Türkiye'nin önde gelen devrimci aydın, düşünür, bilim adamı ve sanatçıları 12 Mart Darbesinin ardından gözaltına alındı, tutuklandı ve sudan gerekçelerle yargılanmaya başlandı. 

Dursun Akçam da 5 Temmuz 1971'de gözaltına alınmıştı. Önce Mamak Muhabere Okulu'nda, sonra Mamak Askeri Cezaevi'nde kalmıştı. Burada TÖS Davası'ndan yargılanmış, 17 Aralık 1971'e kadar tutuklu kalmıştı. İddianameyi adı çok bilinen bir savcı hazırlamıştı: Baki Tuğ. İddianameye göre TÖS'lüler Marksist Leninisttiler; Türkiye'ye Komünizmi getirmek için örgütlenmişlerdi. Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Numaralı Askeri Mahkemesi'nde yargılanmışlardı. Yargılama 1972'de sonuçlanmıştı.

"Gerekçeli Hüküm Kararı"nda kendisine ilişkin bilgiler okunurken elinde olmadan gülümsemişti. Böyle uzak, yabancıydı kendine:"Dursun Akçam. Eyüp oğlu, 1930'da Seyehat'tan doğma, Ankara, İçcebeci, Uzun Gemiciler Sokak'ta mukim. Evli, çocuklu"

Davada böyle tanımlanmış ve altında imzasının olmadığı bir bildiriyi yazmakla ve TÖS'ü Marksist Leninist bir örgüt haline getirme suçlanmıştı. 8 yıl 10 ay ceza verildiğinde içinde bir dal kırılmış, üzünce boğulmuş ama yurdunu sevmenin, inandığı doğrular için savaşım vermenin bir bedeli olduğunu da düşünmüştü. 

Altında imzasının olmadığı bir bildiriyle ve aslı, kanıtı olmayan bir suçla yargılanıp ceza alması hukuksal açıdan gülünçtü. Nitekim, Askeri Yargıtay bu cezayı bozmuş ve şu yargıya varmıştı.: "Sanığın, TÖS örgütünü illegal hale getirip sevk ve idare ettiğine dair dava dosyalarında aleyhinde yeterli delil bulunmadığından müsnet suçu delil yetersizliği nedeniyle teşekkül etmediğinden BERAATİNE karar verilmesi icap ederken TCK'nin 141/1 maddesi uyarınca tecziyesine karar verilmesi yasaya uygun görülmediğinden çoğunluk kararına uyulmamıştır" 

Bu karar bile, hukukun ve yasaların zorlanarak mahkûm edilmek istendiğini açıkça gözler önüne seriyordu. Yine de özgürdü işte artık. Cezaevinde kaldığı sürece yaşadıkları, gözlemledikleri, yaşamının en acılı dönemini oluşturmuştu. 

Cezaevinde "Vitrinlikler" denilen koğuşta ülkenin önde gelen aydınlarıyla kalmıştı. Burası bir cezaevi koğuşundan çok bir okulu andırıyordu. Ama okulun öte yüzünde acılar vardı. Tam bağımsızlığı isteyen, Atatürk'ün devrimciliğini savunan ve yaşama uygulamaya çalışan biri olarak işkencelerden de geçirilmişti.

Yeni dönem yeni görevler 

Dursun Akçam aklandıktan sonra Ankara Atatürk Lisesi'nde göreve başlamıştı. Ancak Milliyetçi Cephe Hükümeti, onu çalıştığı yerden almış ve İncesu Ortaokulu'na sürmüştü. Burada da rahat vermemiş, açığa almıştı. Bir süre sonra da Ankara Olgunlaşma Enstitüsü'ne atanmıştı. Mesleğinden kopartılmak, bıktırılmak istenmesine karşın o ısrarla sürdürmekteydi eğitimciliğini. 

Öte yandan edebiyatın büyülü evreninden de uzakta durmamış, "Haley" adlı öyküsüyle Antalya Film Şenliği'nde öykü dalında birincilik ödülünü kazanmıştı. Bu ödülden iki yıl önce, 1973'te de "Köyden İndim Şehre" adlı yapıtı yayımlanmıştı. 1975'te de bir romanı yayımlanacaktı: Kanlıdere'nin Kurtları… Kanlıderenin Kurtları'da 1976 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü'nü alacaktı.

Türkiye de bu dönemde kanlı bir dereye dönüşüyor, ortalığı kurtlar kaplıyordu. Devrimci yükseliş sürerken, bu yükselişi durdurmanın yolu olarak faşist şiddet seçilmişti. Ülke bir kargaşanın içine sürüklenmekteydi.. Dursun Akçam, bu dönemde Cumhuriyet, Milliyet, Akşam ve Vatan gazetelerinde yazılar yazmaktaydı.

Devrimci bir gazete yönetmek 

1978'de yayın yaşamına başlayan devrimci günlük gazete Demokrat'ın künyesinde "Sahibi: Dursun Akçam" okunur. Bu elbette ki bugünkü anlamda bir gazete sahipliği değildir; o yasal bir zorunluluktur. Kurucularına göre bu gazetenin asıl sahipleri devrimcilerdir, halktır. O günleri yıllar sonra kendisi şöyle anlatacaktır: 

"12 Eylül 80 öncesinin hareketli günleri yaşanıyordu ülkemizde. 12 Mart 71 kıyımından geçen aydınlık kesim, yeniden toparlanabilmişti. Kitlelerin bilinç düzeyi yüksekti (…) Çelişkiler çok sertti. İnsanca, uygarca bir düzen uğruna canlarını ortaya koyan 'devrimci gençlik'le, onlara, 'komünist!' diyerek saldıran 'devletin yardımcısı' ülkücü-milliyetçi örgütlenmeler arasında kıyasıya bir hesaplaşma vardı. Doğal ki devlet de yardımcılarından yanaydı. İşte böyle bir ortamda, 70 ortak bir araya gelerek, kurduğumuz bir yayın şirketi ile 'Demokrat' gazetesini yaşama geçirdik. Şirket adına, bu gazetenin sahibi ve yönetmeniydim. Kurucular arasında Aslan Başer Kafaoğlu, Emil Galip Sandalcı, Gülten Akın gibi daha birçok yazar, sanatçı aydınlar da vardı. Gazete, İstanbul'da ofset basılır, Türkiye'nin her yanına dağıtımı yapılırdı. Ortalık toz dumandı. Yaratılan birtakım provokasyonlarla olayların içine itilen, gözü kara gençler toplanır, gözaltı hücrelerinde işkence tezgâhından geçirilirlerdi. Giderek, 'Anarşi ve terörü durdurmak amacı ile' bazı illerde sıkıyönetim ilan edildi. Ankara Sıkıyönetim Komutanı Recep Paşa, Demokrat gazetesinin yayınından çok rahatsızdı. Solcuların, yurtsever aydınların üstünde estirilen devlet terörünün, işkencenin üstüne üstüne gidiyorduk." Demokrat gazetesi faşizmin tuzaklarını, oyunlarını halka duyuran, devrimsi seslenişi yükselten bir gazete olmuştu. Ülkenin önde gelen aydınları, düşünürleri, bilim adamları bu gazetede yer almışlardı. Elbette ki bu iktidarın dikkatini çekiyordu. Gazete sıkıyönetim komutanlıklarınca yasaklanıyordu. Dursun Akçam da ölüm tehditleri almaya başlamıştı.. Akçam için armağan kitap hazırlayan Vecihi Timuroğlu o dönemi şöyle anlatır: "Aydınların, gazetecilerin art arda katledildiği günün siyasi karmaşasında Dursun Akçam'ın adı da sağ basında sıkça geçmekte, açıkça hedef gösterilmektedir. Art arda cenaze törenleri, faili meçhul cinayetler yaşanmaktadır. Demokrat kapatılmakta, zaman zaman yasaklanmakta, muhabir ve yazarları öldürülmektedir. Tedirginlik, kuşkular, kaygılar egemendir yaşama."

Bu tedirginlik, kuşku ve kaygılar içinde Dursun Akçam darbenin ayak seslerini işitmektedir bunca yılın deneyimiyle: 

"Bir ayağım üzengideydi. Ülkeyi kurtarmak bir yana, paçayı kurtarmanın derdine düşmüştüm. 27 Mayıs 1960 hareketini güle oynaya karşılamıştık. O zaman T.Ö.D.M.F( Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu) merkez yönetim kurulundaydım. Özellikle Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenler, DP. İktidarının on yıllık zulmünden kurtulmuş olmanın sevincini yaşıyorlardı. Çünkü onlar, Köy Enstitülerini yıkmakla kalmayarak, bu enstitülerde yetişen öğretmenleri de yok etmek istiyorlardı. On yıl aradan sonra gelen 12 Mart 1971 darbesinde ise bizim aile payına düşeni fazlasıyla almıştı. Ben TÖS'ün(Türkiye Öğretmenler Sendikası) ikinci başkanıydım. Mamak Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde sekiz yıl, on ay, yirmi gün hüküm giymiştim. Yeni darbenin daha bir beter geleceği ayak sesinden belliydi. İşkence görmek, bir daha zindanlara düşmek istemiyordum. Ancak birinci derecede sorumlusu olduğum demokrat gazetesini, tüm çalışanlarıyla bırakıp bir yana ayrılamazdım."

12 Eylül Darbesinin beklenen de çabuk geldiğini bir gün önce öğrenecektir. Hemen gazetenin İstanbul bürosunu arar ve durumu bildirir. Peki kendisi ne yapacaktır? 12 Mart'taki gibi cezaevine kapatılmasına, işkencelerden geçirilmesine izin mi verecektir? Bunu düşünür uzun uzun. Ve kararını verir: Hayır, teslim olmayacaktır! 

" Yeşil pasaportum hazırdı. Yurtdışına çıkabilmem için Merkez Bankasına yüz dolar yatırıp pasaportuma işletmem gerekiyordu(…)Valizi hazırladım, soluksuz Esenboğa Havaalanına vardım, saat, 19.30. Bilet için dış hatlarda boşuna zorlandım durdum. Yurtdışı seferleri durdurulmuştu! Döndüm, dolaştım, 21.00 İzmir uçağında ancak bir yer bulabildim. Orada bir gurup gazeteci, Bülent Ecevit'i bekliyordu, bir yerlere gideceklerdi. Nedense, Ecevit bir türlü gelmiyordu. Belki de göz hapsine alınmıştı. Basın danışmanı Turhan'ın canı çok sıkkındı. 'Yarın darbe var!' dedim, öfkelendi, 'Her Allah'ın günü ayni tevatür uçurulur!' dedi. Onu inandırmak zorunda değildim. Ben kendi başımın çaresine bakmalıydım.

Uçak biraz gecikmeli kalktı. İzmir havaalanı, oradan otobüs garajı derken, saat 23.00'ü geçiyordu. Amacım, darbeye yakalanmadan Kuşadası'na, ulaşmaktı. Eşim Perihan'ın emeklilik ikramiyesi üstüne, benim de haksız tutuklanmaktan dolayı yargı kararı ile aldığım kırk bin lira 'tazminat'ı ekleyerek bir yazlık alabilmiştik. Arta kalan borcumuzu da taksitle ödeyecektik. Gel gör ki adaya hiçbir vasıta yoktu. Basmahane'de otel işletmecisi dostum Selahattin'i buldum belki bir yardımı olurdu? Tüm zorlamasına karşın, gece orada sabahlamak istemedim. Otel benim için tehlikeliydi. Yine Selahattin'in çabası ile Aydın'a giden bir otobüse binebildim. Selçuk'ta inecektim, oradan Kuşadası'na...

Gecenin ikisi, Selçuk kapkaranlık. 25-30 km.'lik yolu, taksi ile gitmekten öte çarem yoktu. Sağa sola seğirttim, bir taksi bulabildim. Şoför mahallinde iki genç yan yana oturuyordu. Bakışları bir tuhaftı. Çengel bıyıklarından ikisinin de ülkücü kahramanlardan oldukları anlaşılıyordu. Onlardan, Ankara'da yalnız olduğum bir gece, 'Polis!' diyerek evin kapısını tekmelerken, ben dördüncü kat balkondan, urganla sarkarak kendimi zor kurtarabilmiştim. Darbeden kaçayım derken, canımdan da olabilirdim. Tabana kuvvet uzaklaştım. Bir çaresizlik içinde gözlerimi çevrede dolaştırırken, bir dükkânda ışık gördüm. Çekinerek yaklaştım, Orta yaşın üstünde badem bıyıklı bir kişi aptes alıyordu. Kuşkusuz MSP'liydi(Milli Selamet Partisi)! Çocukluğumda sofuluğum vardı, camide müezzinlik yapmıştım. İçeri girerek MSP selamı verdim. Onların dili ve kültürleriyle kolayca diyalog kurabildim. Adam oturmamı söyledi. Namazını kılar kılmaz, motoru hırlayan eski arabasıyla beni Kuşadası'nda evimin önüne bıraktı. Ücret ödemek istedim, almadı, 'Biz din karındaşıyız' dedi, o, para yerine sevap kazanmıştı. Kimi kez, 'gerici' denilerek suçlanan bu insanların, böyle güzel yanları da vardı. Umulmadık bir saatte evdekileri uyandırdım. İzmir Milletvekili Ferhat Aslantaş'ın eşi Rabia da bizdeydi, 'Ferhat'a niye haber vermedin!' diyerek dövünmeye başladı. O, milletvekiliydi, bir şey olmazdı gibilerden sözler ettim. Yorgundum, sırtüstü uyuklarken, Perihan uyandırdı, 'Haydi gözün aydın, seninkiler geldi!' dedi. Radyodan marşlar okunuyordu. Saat dört dolayında falan olmalıydı. Sokağa çıkma yasağını konmuştu. İkinci bir emre kadar kimse evinden dışarı çıkmayacaktı. Neyse ki yeni tamamlanan yazlığımızda, fırsat bularak kalamadığım için meskenimiz henüz mimlenmiş sayılmazdı. Yasak kaç gün sürdü, şimdi anımsayamıyorum. Ya sabır çekerek yasaklı günleri tükettikten sonra İzmir'e giderek Ferhat'ın akrabalarında birkaç gün saklandım. TÖS'ün yıllarca Ege bölgesi temsilciliğini yapmış, değerli bir arkadaşımdı Ferhat. Orda sıkıyönetim bildirilerinden, yurtdışına çıkış izni verildiğini duydum. Ancak kolluk kuvvetlerince arananlar, anarşistler, teröristler bu haktan yararlanamayacaklardı. Benim iş yine yaş sayılırdı, çıkışta enselenebilirdim. Tekrar Kuşadası'na döndüm. Bir yolunu bularak limandan bir gemi ile kaçmayı düşünüyordum. Bindiğim otobüs, yolda bir iki kez denetlendi, ama askerler yaşını başını almış kravatlı bir bürokrattan pasaport sormadılar. Onlar daha çok gençleri sıkıştırıyorlardı. O günlerde komşumuzun oğlu Necdet, son model bir mersedesle anasını, babasını, iki yaşında oğlunu Almanya'ya götürmek içir gelmişti. Ben Necdet'i Frankfurt'ta katıldığım, 'Türkiye'de Bozkurtlar Almanya'da Dazlaklar' konulu bir toplantıda, 'devrimci' kardeşi Bayram nedeni ile tanımıştım. Necdet, Almanya'da bir benzin istasyonu çalıştırıyor, bir yandan da firmaların yeni arabalarını pazarlıyordu. Onun öyle devrimcilikle falan bir ilgisi yoktu. Yeni arabasıyla beni adada dolaştırırken sıkıntımı anlamıştı Necdet: 'Ben seni Almanya'ya götürebilirim amca!' dedi. Napoli'ye değin Feribotla gideceklerdi. Üç kişilik biletleri hazırdı, 'Sen benim oğlanın kamarasında yatarsın, ötesini ben şey ederim...'

İnansa mıydım? Benim zanlı durumum, pasaport kontrolü falan! Tüm bunlar Necdet için hiç de önemli değildi: 'Olmazsa, babamın pasaportunu sana veririm. Sınırı geçtikten sonra da kendi pasaportunu kullanırsın. Ben babamın işini şey ederim!' Nasıl şey edecekti? Babası ile aynı yaşlarda olsak bile adamın pasaportundaki fotoğraf bana hiç benzemezdi. Kendi elimle yakayı ele vermez miydim? Necdet'in canı sıkıldı: 'Gıcık yapma amca, benim liman gümrüğünde tanıdıklarım var, anladın mı?' diye çıkıştı, 'Sen hiç merak etme, ben her şeyi, şey ederim!' Ekledi: 'Hazırlan, yarın yola çıkıyoruz!' Bir fırsat ayağıma gelmişti. Ne olursa olsun denemeliydim. Kaygı, korku, biraz da kurtuluş umudu içinde İzmir Limanına geldik. Necdet kısa bir süre için yanımızdan ayrıldı, uzun sürmedi, döndü geldi. Çıkış kapısı birden aralandı. Limanda bekleyen feribotu gösterdi: 'Sen çık orada bekle, ben öteki işleri şey edeyim!' dedi. Ben gemiye doğru adımlandım, kapı arkamdan çat diye kapandı. Perihan da birlikte gelmiş, beni uzaktan izliyordu. Feribotun içinde personelden başka kimseler yoktu. Gözler üstüme çevrilince, kendime sivil polis süsü vererek gemide çalımla kaçak aramaya başladım. Onlar sessizce, biraz da çekinerek beni izliyorlardı. Denetimim epeyce uzun sürdü. Neden sonra kapılar açıldı, yolcular akın etti, tomsonlu askerler de birlikte... Askerlerin gözleri, kuşbakışı geçiyordu üstümden. Onların derdi gençlerdi. Kuşkulandıklarını, iğnenin deliğinden geçiriyorlardı. Bıyıklı esmer bir delikanlıyı yakalayıp, karga tulumba götürdüler. Gemi hareket etti, Necdet kulağıma eğildi: 'Köşeyi döndün amca!' dedi, sigara verdi.

Feribotta günler, geceler geçmek bilmiyordu. Zamanı saniye saniye tüketiyordum. Giderek yaptığım işten utanç duymaya başlamıştım. Gazetede çoğu ücretsiz çalışan o yiğit insanları, evde karımı, gencecik militan iki oğlumu Alper'i, Cahit'i ateş çemberi içinde bırakmış da ben nereye kaçıyordum! Zaman zaman bağırasım geliyordu, Ben buradayım hey, gelin yakalayın! Âmâ olduğundan kuşkulandığım kara gözlüklü kişinin o garip bakışları üstüme çevrilende korkuyordum. Türk feribotundaydık. Yolcular arasında dedektiflerin dolaştığı söyleniyordu. Ben barda Necdet'in zengin içkili sofrasından hiç kalkmak istemiyordum. Solcular, 'bölücü ve yıkıcılar' öylesine çok paralı olamazlardı! Tek avuntum, ortalık yatıştıktan sonra, taş çatlasa bir, bir buçuk ay içinde ülkeme gerisin geri gelirdim."


Oysa tam 12 yıl boyunca ülkeye ayak basamayacaktı. Almanya'daki yaşamının yakın tanıklarından Deniz Kavukçoğlu, o günlerini şöyle yazacaktı sonradan: 

"Almanya'daki ilk yılları büyük bir koşuşturma içinde geçti. Bir kentten diğerine, izleyicilerin çoğunluğunu yurttaşlarımızın oluşturduğu siyasal konferanslara, açık oturumlara, yürüyüşlere katıldı. Demir Özlü, Ömer Polat, Şanar Yurdatapan gibi aydınlarla birlikte 'Demokrat Türkiye' adlı bir gazetenin yayımlanmasına öncülük etti, yazılar yazdı."

Bir şarkının ardı sıra 

Akçam, yurtdışında da devrimci savaşımın içindedir ama içinde büyüyen yurt özlemi, gurbette olma duygusu da çok ağırdır. Bir an önce yurda dönebilme düşlerinden güç almaktadır. Ama zaman uzadıkça uzamakta, bir türlü dönememektedir. Yurt özlemini biraz olsun gidermenin, kendini avutmanın bir yolunu bulur, kendisi gibi sürgün yaşamı içindeki Deniz Kavukçuoğlu ve Faruk Çiftçi'yle birlikte: Yunanistan'ın Türkiye'ye en yakın adasına gitmek…

Giderler… Uzaktan uzağa Türkiye'yi izlerler:

"Tuhaftı ama sanki sözleşmişçesine hiçbirimiz Türkiye'nin sözünü etmiyorduk. Bu durum birkaç gün sürdü. Sanırım dördüncü günün akşamıydı. Dışarıya yemeğe çıktık(…) Bilenler bilir, yurt özlemini hep en akla gelmedik zamanlarda en akla gelmedik rastlantılar çağrıştırır. O akşam da öyle oldu(…)Üçüncü dördüncü kadehlerden sonra günlerdir içimizde bastırdığımız özlemlerimiz de boşalmaya, taşmaya başladı. Nerede olduğumuzu unutmak, kendimizi başka bir yere, hep gitmek istediğimiz ama hiç gidemediğimiz başka yerlere götürmek istiyorduk sanki. 'Ah, orada olsaydık şimdi!' dedikçe boşalıveriyordu kadehlerimiz(…) Lokantanın patronu bir de ada zeybeği koymuştu kasetçalara. Kökenimde Egelilik var ya, kalkıp 'sarhoş zeybeği' oynadım. Oynarken gözlerimden niçin yaşlar süzüldüğünü bilemedim(…)Duygularımız boşalmış, vidalarımız yerinden oynamıştı bir kez, artık durmak olur muydu(…)Türk olduğumuzu ama uzun süredir Türkiye'ye gidemediğimizi söylediğimiz bir bara gittik(…)Barmen bir şişe Yunan kanyağı Metaxa ile üç kadeh getirdi. Sonra gidip kasetçalara bir kaset yerleştirdi ve tekrar yanımıza geldi. Eliyle, mehtap vurmuş denizin ötesindeki ışıkları gösterdi: 'Orası Bodrum, Akyarlar. Sizin toprağınız' dedi. Aynı anda kasetçalardan Zeki Müren'in 'Gün batar kuşlar döner / Dönmez bu yoldan beklenen' şarkısı duyuldu. Donup kaldık. Sanırım, önce ben ağlamaya başladım."

***

12 Eylül darbesinden 23 yıl sonra, sıcak bir eylül günü, Ankara'da bir tabutun çevresinde toplananlar; sessizce akan zamanı düşünürken aynı zamanda bu ülkenin yaşadığı acıları; ezilen devrimcileri, bağımsızlıkçı öğretmenleri düşünüyorlar ve gökyüzünün duru maviliğine bakarken geçmişten heyecan veren sesler duyuyorlardı. Ya gelecek? 
   ÖLÇEK KÖYÜ TARİHİNDEN BİRKAÇ SAYFA...Son günlerde internet ortamında gezinen bazı iletilerde Dursun Akçam’ın babası Eyüp’e kadar uzanan iğrenç iftiralar ve tarih tahrifatları gözlenmektedir...Yüzlerce yıl önce bilimin çöp sepetine atılmış soy hikâyeleri ile tarih çözümlemesi yapmaya çalışanların gülünç zavallılığı somut tarih verileri ile de yıkılıp gidiyor.

Dursun Akçam’ın babası Eyüp’ün Gürcü asıllı olduğunu savlayan, adını Agop olarak değiştiren bu zavallı bok böceklerine en güzel yanıt, Dağcılık Federasyonu eski başkanı, genel cerrahi uzmanı Prof. Dr. Mecit Doğru ve eski Sanayi Teknoloji Bakanı Abdulkerim Doğru'nun babaları Mehmet Doğru Prof. Dr. Mecit Doğru’nun babası Mehmet Doğru’nun “Ölçek Köyü Tarihi” adlı yapıtında yer alıyor.

Mehmet Doğru 1972 baskı tarihli kitabında döneme ait canlı tanıklıkları, fotoğrafları, krokileri aktarıyor…