MEHMET ALPTEKİN'DEN ŞİİR

“Arkadaşım Dursun Akçam’a” Anımsa; biz beş yıl aynı havayı Soluyarak dirsek çürüttük Akçam. Amaç edinilen kutsal dünyayı, Sabırla, inatla yürüttük AKÇAM. Cilavuz’da iken her şeye fittik, Okulu bitirdik, köylere gittik. Öğrenci okuttuk, halkı eğittik, Çok eski tezleri çürüttük AKÇAM.

Sevdam Ürktü - (Dursun Akçam) ADNAN BİNYAZAR'DAN

Öyküde estetik denge; gerçeklik duygusu, dilsel yetkinlik ve ironi ile kurulur. Bu denge, okuma isteği yaratmada da etkili oluyor. Dursun Akçam’ın Almanya’daki yaşamına yönelik öykülerini bir araya getirdiği Sevdam Ürktü adlı yapıtını okuyunca bu denge üzerinde durma gereksinimi duydum...

“DOĞUNUN ÇİLESİ” BİTTİ M’OLA DAVUT KÖKSOY'DAN...

“Öğretmen unutulmaz. İnsanın insan olmasında öğretmenin yeri büyüktür. Öğretmen yönlendirir; güzelliği, mutluluğu bulmada yön göstericidir. Ne var ki, büyük öğretmen azdır.” Bu sözler Y.Ziya Bahadınlı’ya ait. Ama katılmamak da mümkün değil. Ben büyük öğretmenlerde okumuş şanslı insanlardan biriyim. İlkokul öğretmenim Behzat Ay idi. Her sabah beslenme saatine kadar bize ya bir kitap ya da gazete okuturdu. Beslenme saatinden sonra o gün işleyeceği konulara geçerdi. 1964 yılında bir günlük gazetede gün bölük yayınlanan “Doğunun Çilesi”ni okutmaya başladı. Her sabah beslenme saatine kadar bu yazıyı okuyorduk. Öğretmenimiz Behzat Ay’ın Siirt’e sürgünü çıktığında bizleri teselli etmiş ve hepimizin bu yazıyı mutlaka okumasını istemişti. Ayrıca ilkokul bitince Ankara’ya ortaokula gideceklerin kaydını mutlaka Demirlibahçe Ortaokulu’na yaptırmasını istemişti. Çünkü “Doğunun Çilesi”nin yazarı Dursun Akçam bu okulda Türkçe öğretmeni imiş.

NİYAZİ YAŞAR ŞİİRİ

Niyazi Yaşar öğretmenin Dursun Akçam'ın 7. ölüm yıldönümü nedeniyle Kartal Hasan Ali Yücel Salonu'nda yapılan toplantıda okuduğu şiirdir

DURSUN AKÇAM KARNAVALI

KAVİMLER UĞRAĞI, KAFDAĞLARI KARNAVALI: DURSUN AKÇAM ve DAĞLARIN SULTANI* Dursun Akçam, Kuzeydoğu Anadolu’da yüzlerce yıl birçok kavime Anadolu’ya geçerken ev sahipliği yapmış, değişik kültürleri konaklatmış, bugüne kadar bağrında, bir arada yaşatmış kültürler harmanından, dillerin yurdu Kafdağları’ndan gelme bir yazardır. Yoksul bir köylü çocuğu olarak dünyaya gelmiş, okuma yazmayı köydeki halk okulunda öğrenmiştir. Çocukluğunda bir süre başarılı bir Kuran okuyucusu da olan, âşık hikâyelerine merak salan Akçam, daha sonra okuma ve memur olma sevdasıyla, köyünden on dört kilometre uzaktaki Ardahan’a kadar birçok kez çarıklı ayaklarıyla yürüyerek gitmiş... Kendisini okula kaydettirmeye çalışmış, defalarca dilenci sanısıyla okul bahçesinden kovulmuştur. Daha sonra dönemin coşkulu aydınlanmacı öğretmenlerinin yardımıyla Ardahan 23 Şubat İlkokulu’na dördüncü sınıftan öğrenci olarak girmeyi başarmış... Arkasından Cilavuz Köy Enstitüsü ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirerek öğretmenlik yapmıştır. Dursun Akçam, öğretmenlik uğraşı içindeyken bir yandan öğretmen örgütlülüğü, Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF) ve Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) içinde önemli görevler alırken bir yandan da yazınsal çalışmalara başlamıştır. Röportaj, anı, gezi notlarıyla başlayan yazınsal çabası, daha sonra öykücülüğe ve arkasından romana varmıştır. Aynı zamanda gazete yazıları yazan, 12 Eylül 1980 öncesi Demokrat gazetesi sahipliği yapan Dursun Akçam 12 Eylül 1980 sonrası Almanya’da on bir yıl sığınmacı olarak yaşamıştır.

İBRAHİM DİZMANDAN

Kaf Dağının ardındaki dev: DURSUN AKÇAM 23 Eylül 2003’te, güneşli, sıcak bir Ankara öğlesinde bir tabutun çevresinde toplananlar az sonra toprağa verecekleri kişinin yalnızca soğuk, cansız bir beden olmadığının bilinciyle bekliyorlardı. Toprağın sonsuz karanlığına armağan edecekleri, bir simgeydi; yaşamlarından bir büyük parçayı, coşkulu, heyecanlı, umutlu, iyimser, dövüşken bir parçayı da alıp götürecekti o simge. O toprakta yeniden yeşerir miydi geçmiş zamanları artık? Bu sorunun yanıtı yoktu; herkes tekti ve bir daha yeşermiyordu. Belki filiz sürerdi bir yerlerden; bir ışkın parlayıp geliverirdi güneşli bir ilkbahar sabahı… Ama giden gidiyordu şimdi. Bu kez gidenin adı Dursun Akçam’dı; coşkunun, heyecanın, umudun, iyimserliğin ve dövüşkenliğin adıydı. O gün cami avlusunda konuşmadan, Anadolu’nun o bilinen suskunluğuyla birbirlerine bakan yaşlıların neden sustuklarını kaç kişi anlayabilirdi?

GÖZLERİ YÜREĞİYDİ

Asıl yaşam, yüreğimde saklı benim. Yüreğimin bir yarısı gece, bir yarısı gündüz. Ayrılık ve ölümler gecem, sevgi ve dostluklarım gündüzüm diyordu, gülümseyerek kadehini kaldırırken.

BAŞARANDAN KOÇERO DURSUNA

D U R S U N A K Ç A M A Y D I N L I Ğ I Bir güzel aydınlıktı; tüm Anadolu halkını,toprağını kucaklayan bir aydınlık.Cılavuz Köy Enstitüsünde, uygarlıklar beşiği Anadolu ekiniyle yoğurulmuştu hamuru. Çılgın Türklerin yaktıkları ateş, bilinç aydınlığına dönüşmüştü. O aydınlığın sürdürümüydü Dursun Akçam. Sömürüye, gericiliğe bir Prometeus direnciyle karşı çıkıyordu. Türk yazınını varsıllaştıran bir büyük yazardı. Aramızdan ayrıldığında, ürünleri eylemiyle, “ansiklopediye geçmişti ama, medyaya geçememişti.” Cumhuriyet dışında, hiçbir gazetede ölüm haberi yoktu. O gazetelerde çalışanlarda yaşıyorlardı elbet ama, işte öyle…. Çağdaşlaşma savaşıymış, Anadolu aydınlanmacılığı, Akçam aydınlığıymış…

EDEBİYATTA TAVIR / EDEBİ TAVIR VE DURSUN AKÇAM

* Bu metin, 16-18 Haziran 2006 tarihlerinde, Ardahan’da gerçekleştirilen ‘2. Dursun Akçam Kültür-Sanat Günleri’nde yapılan konuşmadır. Metin Turan KIBATEK [Kıbrıs Balkanlar Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu]Genel Başkanı I. En başından bir belirlemede bulunmak, belki de bilineni yinelemek gerekecek. Dursun Akçam’ı, dolayısıyla kuşağını,değerlendirirken edebiyatın toplumsal işlevine, edebiyatçının da toplumsal konumuna dikkat etmek gerekiğini vugulamıştır.. Çünkü bu kuşak edebiyatçılarının gerçekleştirmiş oldukları yazınsal yeniliği anlamak için buna gerek vardır. Onlar hem geçimlerini sağladıkları mesleklerini yaparlarken gösterdikleri özen ve sorumlulukla kişiliklerini bütünleştirmişler hem de toplumsallaşmış yazar kimliklerinin kendilerine yüklediği bilincin farkında olarak bu kimliğin gereklerini yerine getirmeye çalışmışlardır.

GECELER KARABASAN

Hidayet Tunçer GECELER BİR KARABASAN “Bırakın beni bırakın ! Gidin başımdan ! Uçurmayın, savurmayın beni ! Ben kuş değilim bırakın ! “ diye bağırırken kendi sesine uyandı, gecenin bir yarısında. Ter içinde kalmıştı bedeni. Nefes almakta güçlük çekiyor, sanki boğulacakmış gibiydi. Ok gibi fırladı yerinden evin tüm ışıklarını yaktı.

HİDAYET TUNCERDEN KÜLTÜREVİ ANISI

Sevgili Hocam, Tanıştığımız, can dost olduğumuz günden beri doğduğun topraklara her gidişinde “Hadi arkadaş, hazırlan birlikte gidelim Ardahan’a, Ölçek köyüne. Sana Çıldır gölünün kıyısında Çıldır’ın balıklarıyla bir rakı ziyafeti çekeyim.” Derdin. Bak işte geldim. Ta Kuşadası’ndan senin doğduğun, yaşadığın, anılarını anlattığın bu topraklara. Hem de seni çok seven dostların, güzel insanlar dediğin İbrahim beyi, Ergül hanımı, Emine hanımı, Belma hanımı ve Aynur hanımı da alarak yanıma

DURSUN AKÇAM KARAKOLDA

Yüreği insan sevgisiyle dolu, güzel insan sevgili Dursun AKÇAM’la (Sevgili Hocamla, ben ona hocam diye hitap ederdim o da bana emekli derdi) Kuşadası’nda l998 yılının Mart ayında tanıştım. Ama, ne tanışmaydı ya!. Bu tanışma konusu ayrı bir anıydı benim ve sevgili hocamın belleğinde. Çünkü, onunla olan dostluğumuzun bir başlangıcıydı. “En iyi dostluklar kavgayla başlar” derler ya, işte öyleydi bizimkisi de. Sonuçta iyi bir dost ve kapı komşusu olduk. Gün oldu dertlerimizi-sevinçlerimizi, gün oldu anılarımızı-sırlarımızı paylaştık. Ta ki; ölüm onu bizden ayırana dek. Onu çok özlüyorum. Hele “Hadi arkadaş çık ininden de şöyle bir yürüyüş yapalım” deyişini. Ben evden kolay kolay çıkmazdım, o da benim eve in derdi dışarıya çıkmadığım için. Onun, öğretmenlik, yazarlık, gazetecilik ve sendikacılık gibi aydınlatıcı ve mücadeleci yanlarını hepimiz biliyoruz. Ama, bir yanı vardı ki; o sert görünüşünün altında, sevecen, şakacı ve sevgi dolu yüreği. En kötü anlarda, en sinir bozucu olaylarda bile sevgi dolu yüreği bir başka olurdu, bir başka yorumlardı o anları, olayları. Sizlerle, onun başından geçen bir anısını paylaşmak istiyorum.

DURSUN AKÇAMDAN BİR YILLIK AYRILIK

DURSUN AKÇAM’DAN BİR YILLIK AYRILIK 18 Temmuz 2003 Cuma günü öğlen sonu cep telefonumda duyduğum ses, bugünü sezdiren bir kaygıyı taşıyordu yüzlerce kilometre öteden. “Oğlum bugün bir film çektirdim, iyi bir şeye benzemiyor çıkan...” diyordu babam Dursun Akçam. Yüreğimin ortasına kocaman bir buz kalıbı gibi düştü sesi. O günden sonra başlayan iki aylık süreçte, ölüm yolculuğunu adım adım birlikte yaşadık. Başka bir Dursun Akçam’dı o artık. Çok sevdiği hayattan kopmaya hiç razı olmayacak, ama adı belli bir kötü hastalığı da bir lanet halkası gibi boynunda taşıyamayacaktı...

DURSUN AKÇAMDAN BİR YILLIK AYRILIK

DURSUN AKÇAM’DAN BİR YILLIK AYRILIK 18 Temmuz 2003 Cuma günü öğlen sonu cep telefonumda duyduğum ses, bugünü sezdiren bir kaygıyı taşıyordu yüzlerce kilometre öteden. “Oğlum bugün bir film çektirdim, iyi bir şeye benzemiyor çıkan...” diyordu babam Dursun Akçam. Yüreğimin ortasına kocaman bir buz kalıbı gibi düştü sesi. O günden sonra başlayan iki aylık süreçte, ölüm yolculuğunu adım adım birlikte yaşadık. Başka bir Dursun Akçam’dı o artık. Çok sevdiği hayattan kopmaya hiç razı olmayacak, ama adı belli bir kötü hastalığı da bir lanet halkası gibi boynunda taşıyamayacaktı...

“DOĞUNUN ÇİLESİ” BİTTİ M’OLA

“Öğretmen unutulmaz. İnsanın insan olmasında öğretmenin yeri büyüktür. Öğretmen yönlendirir; güzelliği, mutluluğu bulmada yön göstericidir. Ne var ki, büyük öğretmen azdır.” Bu sözler Y.Ziya Bahadınlı’ya ait. Ama katılmamak da mümkün değil. Ben büyük öğretmenlerde okumuş şanslı insanlardan biriyim.

ALPER AKÇAMIN MEZAR KONUŞMASI

Kafdağı’nın ardından ayağındaki çarıklarıyla çıkagelip dünyaya kafa tutmaya kalkışan Dursun Akçam’ı 19 Eylül Cuma günü ülkesine uğurladık yeniden... Kafdağı’nın ardına döndü... Ölene kadar da çarıklı ve çocuk olarak kalmayı başarmıştı Dursun Akçam. Nereden geldiğini, hangi koşullar içinde yetiştiğini bir gün olsun unutmamıştı.