Hidayet TUNÇER'den mektup

Sevgili Hocam,
Tanıştığımız, can dost olduğumuz günden beri doğduğun topraklara her gidişinde “Hadi arkadaş, hazırlan birlikte gidelim Ardahan’a, Ölçek köyüne. Sana Çıldır gölünün kıyısında Çıldır’ın balıklarıyla bir rakı ziyafeti çekeyim.” Derdin. Bak işte geldim. 
Ta Kuşadası’ndan senin doğduğun, yaşadığın, anılarını anlattığın bu topraklara. Hem de seni çok seven dostların, güzel insanlar dediğin İbrahim beyi, Ergül hanımı, Emine hanımı, Belma hanımı ve Aynur hanımı da alarak yanıma.
Belki aramızda değildin ama içimizdeydin, yüreğimizdeydin.

Hidayet Tunçer - GECELER BİR KARABASAN

“Bırakın beni bırakın ! Gidin başımdan ! Uçurmayın, savurmayın beni ! Ben kuş değilim bırakın ! “ diye bağırırken kendi sesine uyandı, gecenin bir yarısında. Ter içinde kalmıştı bedeni. Nefes almakta güçlük çekiyor, sanki boğulacakmış gibiydi. Ok gibi fırladı yerinden evin tüm ışıklarını yaktı.Yine o karabasanlardı düşlerinde gördüğü. Dayanamıyordu artık ölümlere. Hep düşlerine giriyordu ölenler. Ellerinden , ayaklarından tutup fırlatıyorlardı onu odanın ortasına. Başı dönüyordu bir o yana bir bu yana uçup durmaktan. Eşi, kardeşleri ve babasıydı onun düşüne girenler. Onlara bağırıyordu ama ne sesi çıkıyor ne de kurtulabiliyordu o karabasanlardan. Nice zaman sonra kendi sesine uyanıyordu. O gece de öyle olmuştu.

Hidayet Tunçer - Dursun Akçam Karakolda

Yüreği insan sevgisiyle dolu, güzel insan sevgili Dursun AKÇAM’la (Sevgili Hocamla, ben ona hocam diye hitap ederdim o da bana emekli derdi) Kuşadası’nda l998 yılının Mart ayında tanıştım. Ama, ne tanışmaydı ya!. Bu tanışma konusu ayrı bir anıydı benim ve sevgili hocamın belleğinde. Çünkü, onunla olan dostluğumuzun bir başlangıcıydı. “En iyi dostluklar kavgayla başlar” derler ya, işte öyleydi bizimkisi de. Sonuçta iyi bir dost ve kapı komşusu olduk. Gün oldu dertlerimizi-sevinçlerimizi, gün oldu anılarımızı-sırlarımızı paylaştık. Ta ki; ölüm onu bizden ayırana dek. Onu çok özlüyorum. Hele “Hadi arkadaş çık ininden de şöyle bir yürüyüş yapalım” deyişini. Ben evden kolay kolay çıkmazdım, o da benim eve in derdi dışarıya çıkmadığım için.

Öner Yağcı - Kars'ın Köylüğünden Cılavuz'a, Öğretmenliğe, Yazarlığa Bir Çocuk*

Ardahan'ın Ölçek Köyü'nde 1930'da doğar Dursun Akçam (oğlu, onun doğumunun 1927 olduğunu söyler). İlk öğrenciliği Kuran kurslarında hocaların yanındadır. Dindar, sofudur. Köyde açılan geçici Halk Dershanesi'nde okuma yazma öğrenir. Sınavla Ardahan'da 4. sınıfa yazılır. 5. sınıftan sonra okumayı düşIeyemez bile. Ama Cılavuz'da açılan Köy Enstitüsü'ne köy çocuklarının ''dövlet'' tarafından okutulacağı söyIentisi dolaşmaya başlar ve önce düş, sonra gerçek olur orada okumak.
1945'te girdiği enstitüyü 1950'de bitirir. Önce Kars'ın Oluklu köyünde, bir yıl sonra kendi köyünde olmak üzere Kars yöresinde 1956'ya, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümüne girinceye kadar öğretmenIik yapar. 1958'de Ardahan Ortaokuluna Türkçe öğretmeni olarak atanır ve orada bir yıl kalır, askerliğini yedeksubay öğretmen olarak Kuleli Askeri Lisesi'nde edebiyat öğretmeni olarak tamamlar . 1960-63 arasında Kırıkkale Lisesi ve Keskin Ortaokulunda öğretmendir.

Feyzullah Ertuğrul (ÖDP Kurucusu ve Keçiören İlçe Örgütü Üyesi / TÖS ve EĞİT-DER Eski Genel Başkanı) - Dursun Akçam'ın Ardından*

* Bu metin, Ocak 2004 tarihinde, Eğitim-Sen Aylık Haber Bülteni'nde yayınlanan yazıdır.19 Eylül 2003'te yitirdiğimiz Dursun Akçam'ın ardından, onun sanatçı kimliğinin yanı sıra örgütçü ve eğitimci kimliği de anımsanmalıdır.“Eli kalem tutanın, dili kelam edenin doğruyu yazması, söylemesi önce bir insanlık borcudur. Yoksa gözüne, dizine durur yediği ekmek, haram olur anasının sütü” diyerekten “Doğu'nun Çilesi “adındaki kitabıyla 1965'te başladı yazın yaşamına Dursun Akçam. Yediği ekmek gözüne, dizine durmasın, anasının sütü haram olmasın diye Anadolu köylüsünün dramını anlatan öykülere, romanlara imza attı onu izleyen yıllarda. Ölümüne az kala Cılavuz Köy Enstitüsü'ne uzanan yollardaki engelleri çocuk yaşında o şaşılası savaşımcı ruhuyla nasıl aştığını anlattı Kaf Dağı'nın Ardı adlı romanında. Ne acıdır ki Cılavuz Köy Enstitüsü yıllarını ve öğretmenlik yaşamını da o özgün, o doyumsuz biçemiyle (üslubuyla) dile getirecekken yitirdik onu.

Feyzullah Ertuğrul (ÖDP Kurucusu ve Keçiören İlçe Örgütü Üyesi / TÖS ve EĞİT-DER Eski Genel Başkanı) - O Hep Yaşayacak

* Bu metin, Kasım 2003 tarihinde, Evrensel Kültür Dergisi'nde yayınlanan yazıdır. <br> Dursun Akçam, 1930'da Ardahan'ın Ölçek Köyü'nde dünyaya geldi. Anası onu, sırtında “odun yüküyleormandan dönerken” doğurdu. Okul yoktu köylerinde. Onun içindir ki daha küçükken ezbere Kuran, mevlit okumayı; din, ibadet üstüne herşeyi öğrendi. Ama birgün “yeni yazı kursu” açıldı Ölçek Köyü'nde de. Kurs “meellim”i (öğretmeni) ker ocağından çavuş olarak çıkıp gelen, Kurban'ın oğlu Kaypak Resül'dü. Bunun için “Resül Efendi” denildi sonradan ona ve yeni yazaı kursuna katılan Dursun Akçam; “bülbül” gibi kitpa okumayı, “inci gibi yazı döktür (meyi)”, “en zor hesapların” üstesinden gelmeyi, Kurtuluş Savaşı'nı Atatürk'ü, Cumhuriyet'i Resül Efendi'den öğrendi. Daha bir dolu şey öğrendi. O güne değin Kuran'ı,mevlidi “istemeyerek” ezberlemiş, “acımasız ve sevimsiz bir dünya”ya gömülmüştü. Oysa şimdi “sevdalar dolusu bir dünya”daydı. Gizlice biriktirdiği yumurtalarla kasabaya gidiyor, Bakkal Ali İskender'den tanesi bir çift yumurtaya kitaplar kiralıyor; okuyor, okuyordu...

Metin Turan (KIBATEK [Kıbrıs Balkanlar Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu] Genel Başkanı) - "Edebiyatta tavır, edebi tavır ve Dursun Akçam*

* Bu metin, 16-18 Haziran 2006 tarihlerinde, Ardahan’da gerçekleştirilen ‘2. Dursun Akçam Kültür-Sanat Günleri’nde yapılan konuşmadır.
I. 
En başından bir belirlemede bulunmak, belki de bilineni yinelemek gerekecek. Dursun Akçam’ı, dolayısıyla kuşağını,değerlendirirken edebiyatın toplumsal işlevine, edebiyatçının da toplumsal konumuna dikkat etmek gerekiğini vugulamıştır.. Çünkü bu kuşak edebiyatçılarının gerçekleştirmiş oldukları yazınsal yeniliği anlamak için buna gerek vardır. Onlar hem geçimlerini sağladıkları mesleklerini yaparlarken gösterdikleri özen ve sorumlulukla kişiliklerini bütünleştirmişler hem de toplumsallaşmış yazar kimliklerinin kendilerine yüklediği bilincin farkında olarak bu kimliğin gereklerini yerine getirmeye çalışmışlardır.  

SIRADIŞI BİR BABADA YAŞAYAN OĞUL GÖZÜYLE, DURSUN AKÇAM... - Alper Akçam

Hayatı ve kendini çok sevmekten öte değildi günahları. Kırdıkları da olmuştu, sevenleri de, dokunabildiklerinden. Öyle büyümek, öyle çoğalmak isterdi ki, tüm evren kendisi olsa kanmazdı, durmazdı coşkusu. Onca ayrı ve ayrıcalıklı olmak isterdi ki bir yandan da, dokunduğu her şey onu izlesin, onca dizgelensin diye beklerdi. Baktığı her nesnede mutlak kalırdı gözlerinin izi. Onunla bir kez bakışan onsuz olamamıştı iyi ya da kötü diye ayırdıkları o izlerin ardından. Bir gölge, bir esinti olsun dökmeden uçamazdı kimsenin üstünden. Belki o akışla umursamamıştı kendi varlığının da var olduğunu ona duyumsatmak isteyen, önüne çıkan, ayağına takılan kimi canlıların şaşkın bocalamalarını. 
Ona kalsa, herkes zaten ondaydı, o herkesteydi.