AYDINLANMA ÜZERİNE NOTLAR

Aydınlanma, bir süreç işidir.
En başta siyasal iktidar engeli...
Eğer öyle olmasaydı, 1923’te başlatılan Mustafga Kemal aydınlığına Seksen yıl sonra yeniden başlamazdık.
1) Aydınlanma araçları nelerdir?
2) Eğitim, eğitim, hangi eğitim? -Öğretmen aydın mı?..

YALAN SÖYLÜYORSUN

Yine öküz çobanlarının sesine uyandım. Ölü gibiydim, kımıldamak istemiyordum yerimden. Ama kurtuluş yoktu. Hiç beklemeden, selavat getirdim, “Lailaheillah!” dedim, ardından kolumu,bacağımı toparlayarak doğruldum. Nasıl olsa kurtuluş yoktu. Bari yiğitlik bende kalsın,derdim, hep böyle yapardım. O yüzden de her seferinde “bravo!” alırdım hem öküzcülerden, hem Şolla’dan. Beni öteki hodaklara örnek gösterirlerdi.

Bu hünerim babama değin ulaşmıştı. Babamdan da çok iyi haberler geliyordu, “Emdiği süt helal olsun, yüzümü kara çıkarmadı!” diyormuş.


Eve döndüğüm gün anam, bacağı kırık tavuğu keserek etle karnımı bir güzel doyuracakmış!


NE ZAMAN DOĞDUM

Bostanda patates sularken doğurmuş anam beni. Önlüğüne sarıp sarmalayarak eve dönerken, babamla karşılaşmış yolda, “Nedir o kucağındaki?” diye sormuş. Bebek ağlayarak yanıtlamış babamı. “Ne acelen vardı, bari sulama işini bitirdikten sonra doğursaydın!” demiş, yürümüş. Bizim dağ köylerinde patates ekimi, baharın gelişine bağlı. Baza yıllar erken, bazı yıllar geç başlar. Ekmek ve çapalamak eylemi mayıs, haziran aylarından başlar, temmuz sonlarına değin sürer. O nedenle doğduğum ay kesin belli değil. Anama göre, “kiraz ayının (haziran) ortalarıydı”, babam, “biçin ayı(temmuz) içindeydi” demekle yetiniyordu. Doğum tarihimin ayı bir yana, günü, yılı da belli değildi. Anam, babam kendi doğum tarihlerini de bilmezlerdi. Anamın ömrü boyunca bir nüfus kimliği olmamıştı. Babamın da liyme liyme bir cüzdanı” vardı, paçavralar içinde özenle saklardı. Doğum tarihi,”Hicri, 1312” yazılmıştı. Babam ne “Hicri” tarihi bilirdi ne “Miladi” tarihi... “Mustafa Kemal’in askerleri geldikten sonra” almıştı “Cüzdanı”nı. Asker kaçakları, “ Urus casusları aranırken cüzdan” çok gerekli olurdu. Yaşını on yıl yanılma payı ile söylerdi, “Varım 50-60”, ya da “60-70”. Ne ki 70-80 yaşlarında öldü, 80-90 diyemedi.

YA DAYANIRSIN YA ÖLÜRSÜN

Babam, sabırsızlıkla elimin “değnek tutmasını” beklerdi. “Elen değnek tutması” bir çocuk için çobanlığın başlangıcı demekti. Kaz çobanlığı ilk aşamasıydı çobanlığın. Ardından dana, kuzu, davar, inek, öküz, “ yoz al”(geceleri dağlarda sabahlayan sığır sürüsü) çobanlıkları gelecekti. Her aile genelde ayrı güderdi sığırını sıpasını. Köy çobanları, “nahır”ı(köylülerin ortak hayvan sürüsü) yalnız dört ay güderdi( haziran,temmuz, ağustos, eylül) Arta kalan zamanlarda bir ineği, bir keçisi de olsa bir çoban gerekliydi herkese. Kimileri sürekli ayrı otlatırdı. Böylece çobanlık, çocuklarda küçük yaşta başlar, erginlik, olgunlaşma çağına değin aşama aşama giderdi. Kaz çobanlığımdaki kötü notum zaman içinde unutulmuştu. Yaylaya çıkmıştık. Tek ineğimiz, tek danamız vardı o yıl. Komşu çocuklarla birlikte danaları birlikte güderdik. İneklerin kuşluk ve ikindi sağımında günde iki kez köye getirir, sağımdan sonra tekrar önümüze katar giderdik kırlmara. Her sabah tan atanda görev başı yapmak zorundaydık.

BETERİN BETERİ

Tohum ekme işi biter bitmez ardından herk (nadas) ayı geldi. Bu kez kotan hodaklığı yapacaktım. Tam bir ay eve dönemeyecektim. Bu zor görevi yüzümün akı ile başaramazsam, beş paralık insan sayılacaktım. Evde ve köy içinde kimse bana adam gözü ile bakmayacaktı. Böyle bir adam yarın evlenmek isteği zaman, kızını veren de olmazdı. Hodaklık iyi bir rençper olmanın alfabesiydi çocuklar için, kendini kanıtlamanın da bir göstergesi sayılırdı. İlk hodaklığımda iyi bir sınav vermemiştim. Bir karış boyumla tarlada tohumluk arpayı satarak hırsızlık yapmıştım Delikli Melo ile birlikte! Memo Ağa da haklı olarak ikimizi de kovmuştu. Bir buçuk put arpayı da ödememişti o yüzden..Yani sicilim bozuktu, aklanmam gerekiyordu.

BAYRAM KAYIP

Yollar çamur. “Yol” dedikleri kara toprak izi de yitikti. Teker çamura saplanıyor, üç çift yırta yırta sürükleyip sürülüyordu kağnıyı. Bu gidişle horoz ötümüne zor varırdık Boztepe’ye. Öküzün üstüne donacaktık. Şollo uyarıyordu sık sık, “Uyumayın, düşer, öküzün altında ezilirsiniz!” Titriyordum. Dişlerim dövüşüyordu çenemde altlı, üstlü. Uyursam eğer, düşmeden önce donardım. Şollo’nun bir buyruğu daha geldi: “Öküzden inin aşağı, yerden sürün öküzü. Koşun, yürüyün, kızınırsınız!” Maçkal’ın buyruğunu yerine getirdik. Ama koşmak bir yana yürümek de zordu. Otlar ıslak, taban çamur. Paçalarım, çarık çorabım vıcık vıcık! İki, üç adımda bir ayaklarımda biriken çamuru temizlemesem, yürümek olanaksızdı. Ama biraz ısınmış, donmaktan kurtulmuştum en azından.

NİYE ERKEN DOĞURDUN

Harmandan kaçtım, Çerme’nin çukurunda saklandım. Çerme, bizim yokuşun altında bir dere. Suyu dupduru, ayna gibidir, yüzünü görebilirsin,yatağındaki ak yuvarlak çakıl taşları bir bir sayabilirsin. Çağıldayarak akar. Hışırtısı tatlı bir ezgi. İçiniz dinginse, bu ezgi sürükler götürür sizi, doyumsuz hazlar içinde. Ama biz çocuklar, bu güzelliğin ayırdında değildik. Orada çimer, oynar, kavgalaşırdık. Kadınlar da çamaşır yıkar, söyleşir, su taşırlardı yokuş yukarı, direne, direne. Bu kez yalnızdım. Arkadaşlarım ya döven üstünde ya kapıda bacada kaz, tavuk peşindeydi. Ama çok sürmezdi, ipini koparan biri ikisi mutlaka çıkar gelirdi. Hemen kendimi suya attım, saçımı başımı, apış aralarımı, saman tozlarından bir güzel temizledim. Zaman yitirmeden işime başladım. Önce çamurdan çanak yapacaktım. İsteseydim, başka şeyler de yapabilirdim pulluk, cılga (karasaban), at,öküz, kağnı,yaba, dirgen, tırmık... Değirmen de kurabilirdim, değirmenin çarkını döndürecek su kanalı da açardım. Ama bu iş uzun sürerdi ve bana çok pahalıya mal olurdu. Anam yine yakalar, kolumdan sürüterek döve döve götürürdü. Ölülerin gömütlerden çıkarak çalıştığı bir günde oynamanın zamanı mıydı?..

KANFET ALACAKTIM

Sabahın alaca karanlığında anam uyandırdı : “Tez ol oğul, Kadir ağa çağırıyor seni!” dedi. Kimdi bu ağa?.. Ben gözlerimi ovarken, anam coşkuyla sürdürdü, “ Kadir ağa, yabancımız sayılmaz. Adamın tırmıkçıya ihtiyacı var. Ücretini fazlası ile öder. Kendine kanfet (peynir şekeri) alırsın. İster yalayarak yersin, istersen kıtlama cay içersin!” Ağzım sulandı, yutkundum. Kanfet gibisi var mıydı! Öyle bir tane, iki tane değil, çok alırdım, yalamazdım, ağzıma atar, kıtır kıtır yerdim! Babam eli kıçında keyifle söyleniyordu: “Çok şükür, oğlum adam oldu. Irgat olmak, adam olmak demektir!..” Anam pekiştirdi: “Öyle olmasa, Kadir ağa, Bankis köyünden Şeko’yu yollar da terkine al, getir der miydi?”

YANAŞMACI AĞA İLE YARDIMCILARI

Babam beni, Memet ağaya, hodak (boyundurukta öküz sürücüsü) verdiğini söyleyince, Anam bir tuhaf baktı babama: “Ben böyle bir ağa tanımıyorum!” dedi. “Nasıl tanımazsın(?), Çarkırtaşlar’dan Besi’nin oğlu Memo, Aşağı Mahallede ağalığını resmen ilan etti!” “Yanaşmacıdan ağa mı olurmuş?.. Benim bildiğim, o mahallenin tek ağası vardır, Cibo ağa.” “Sen öyle bil, Memo ağa, yandan pencereli misafir odası, iki çift öküzü, altı ineği, bir arabası, bir atı ile Cibo’yu gölgede bıraktı.!”

BETERİN BETERİ..

Ekim ayından sonra herk(nadas) ayı geldi. Bu kez de kendi öküzlerimizin sürücüsü olarak kotan hodaklığı yapacaktım. İlk hodaklığımda kötü bir kötü bir sınav vermiş, ailemi de el aleme karşı utandırmıştım, hem de bir şeker yalamak için! Pis boğazın böylesi görülmemişti. Kız olsaydım, kendimi bir kanfete satardım. Zati hiçbir işi başa götüremiyordum. Kaz çobanlığı yaparken, bir kazın başını yemiş, ev halkını, Eco ile boğaz boğaza getirmiştim! Bu benim son sansımdı. Aklımı başıma toplayıp Ona göre davranmalıydım. Nadas denince bizim oralarda kotan akla gelir. Topraklar kavidir, bitkiler kök salmıştır toprağın böğrüne. Karasaban derinlere inemez, bir çift, iki çift öküz, toprağı derinden yırta yırta sürükleyemez karasabanı. Kuirizma dediğin ancak kotanla yapılır. Kotanın üstten bıçağı, ortada demir kılıcı, altta çelikten dişi, yandan kanadı, kolları vardır, oku pelitten...

DOĞANIN ETTİKLERİ

Kış erken bastırdı, altı ay mı, yedi ay mı sürecekti, daha mı fazla?..Anam sayar dökerdi, “Karakış(kasım ayı) karadan gider, zemheri(ocak) aradan gider, gücük(şubat) azdır, mart da yazdır!” Buna kendisi de inanmazdı, ardından eklerdi, “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, kork abrilin(nisanın) beşinden, öküzü ayırır eşinden.” Yine yetmezdi, “Bu yerlerde kiraz ayı(haziran) gelmeden, bahar gelmez!”derdi. Anamın iyimser hesabı daha başlangıçta tutmamıştı. Karakışta, toprak ak kefen giyinmişti, karın kalınlığı diz boyu! Ayaz ustura gibi keserdi. Meskenimiz, toprak altında, öküz, inek, dana cümleten birlikte yatar,kalkardık. Onların solukları da tek başına yetmezdi, ayrıca soba yakılacak, ocak yanacaktı. Yine de ısınamazdık. Yalın kat duvarlar da içerden sığır boku ile sıvandı. Her yıl sıvanırdı. Bu sıvalar, rutubetten uzun süre kurumazdı. Ayırdında olmadan dokunurduk, üstümüz başımız boklanırdı. Böcekler türerdi sıvanın içinde. Uyurken çıplak gövdemizde gezinirlerdi. Özellikle, uzun kuyruklu kırımızı böcekler, kulağımıza girerdi. Anam, su doludur, böceği girdiği yerde boğardı, sonra da iki çöp arasına sıkıştırarak, kulağımızdan dışarı atardı. Sıvalar kuruduğu zaman çok işimize yarardı. Tezeğin tükendiği zor günlerde, duvardan söker, yakardık. “Teten” derdik sıva tezeğine, kuru odun gibi ateşlenirdi. Sobayı, ocağı tetenle tutuştururduk.

CİNDO ÖLDÜ VATAN KURTULDU

Memleket ve dünya haberlerini, kasabaya giden köylüler getirirlerdi. Kahvelerde, çarşı pazarda, yalan yanlış duyduklarını gelir, anlatırlardı. Bu kez yeni bir haberle dönmüşlerdi. Hemen hepsi ayni şeyi söylediğine göre içinde gerçek payı vardı. Habere göre, kürt’ler Mustafa Kemal’e başkaldırmışlardı, devleti yıkmak istiyorlardı. Kimine göre asiler, dağlarda siper almışlardı, kimine göre de, Mustafa Kemal’in askerleri, hepsi kılıçtan geçirilmişti. Ve her gün yeni bir söylenceyle olay dallanıp budaklanıyordu bu haberler. Köyümüzde yerleşik Kürt aileler zor durumdaydı. Suçlu kendileriymiş gibi ağızlarını bıçak açmıyordu. Köy içine de pek çıkmıyor, en yakın dostlarından bile uzak duruyorlardı. Hopal’lıların da ayakları kesilmişti köyden, ne gelen vardı, ne de giden... Bego ağa bile çok seyrek uğrardı. Neşe kaçıktı, söyleşmez, şaka yapmazdı. Oysa onları ne suçlayan vardı, ne de kaşın üstünde kara var diyen... Yalnız Kürt’ler değil, köyümüzde daha başka halklardan ve inançlardan insanlar da yaşardı. Türk, Kürt, Alevi, Azeri, Gürcü kaynaşmışlardı. Zor günlerde biri öbürünün yardımına koşardı. Kız, oğlan kol kola halay çeker, sıra türküsü söylerlerdi. Azeri’lerin şiirsel dili, söyleşilerin tuzu biberiydi. Yarışırcasına biri, öbürünün türküsünü söylerdi. Uzun kış gecelerinde türkü sevdası daha da büyürdü. Köy odasında türkü ile oturur, türkü ile kalkarlardı. Alevilerin sazlı sözlü türküleri, Kürtlerin uzun “Lavko”ları daha bir derinden etkilerdi dinleyenleri. Kürtçe sözcüklerin Türkçe’sini bilmeseler bile ezginin etkisiyle sürüklenir giderlerdi.

ÖLME EŞEĞİM ÖLME

Karı, fırtınası bir yana, kış gecelerini tüketmek de tükenmez bir belaydı. Üstümüzde başımızda yok, açık havada dolaşacak halimiz hiç yok. Canını dişin alıp çıksan da bir kar denizi içinde in cin yok! Güncel uğraşımız belliydi, kapının, bacanın karını açmak, hayvanlara ot saman vermek, su içirmek, bir de ahırı süpürerek gübreyi dışarı atmak, o kadar. Bu işler de ortaklaşa yapılır, tez biterdi. Geriye kalan zamanı nasıl dolduracaktık, sorun buydu? Olan biz çocuklara olurdu daha çok. Günün yirmi dört saatini, “ev” dediğimiz ortak bir sığınağın loş karanlığında geçirmek zorundaydık. Evcek hep ayni yerde yatar, kalkardık. Oynamak, gürültü etmek, yeri gelende küfür etmek özgürlüğümüz yoktu, “Susun!”, “Rahat oturun!” uyarılarına uymazsak, dövülürdük. Sığır tüyünden yaptığımız küçük el topları, elimizden alınır, baltayla, keserle doğranır, tezekten, oyuncaklarımız parçalanırdı. “Uslu, terbiyeli” olmak zorundaydık! Anam, babam, yengem, ağabeyim arasında rahat bir diyalog

BABAMIN TÜRKÜLERİ

Akşam karanlığı basanda, dünya durmuş gibi olurdu. Muhlis Ustanın tenekeden yaptığı idare lambası, çıradan da beterdi, ölü gözü gibi parlardı. Gazyağı aslan ağzında. Kandil, bir lüks sayılırdı. Bu lambalar, ancak ölüm yatağındaki hastaların başucunda yakılırdı, bir de önemli konuklar gelende... Yani gündüzü tüketmek yetmiyordu, bu kez de uzun kış gecelerini tüketmek, daha büyük bir dertti başımızda. Karanlık, kazık atar, teprenmek istemezdi yerinden. Çıra dedikse, onu da her zaman bulmak kolay değildi. Çıra bahanesiyle, kaçak ağaç kesenler vardı, o nedenle eli baltalılara orman yasaktı. Büsbütün karanlıkta da yaşanılmazdı. Her bela göze alınarak ormana gidilirdi. Tehlikesi ölçüsünde de zor bir işti çıra çıkarmak. Kar altında yitik kütükleri ayaklarınla ararsın. Balta sesini duyan orman askerleri yakalarsa, dipçik yersin, karakolda işkence görürsün!.. Bulabildiğin her kütük, çıralı olmaz, ha bundadır, ha şundadır, diyerek, arayıp duracaksın! Alnının derisi dizine iner, terlersin, yorulursun. Ayaz vurur, elin ayağın donar, bazen eli boş dönebilirsin...

TİCARET

Babamı anlamakta güçlük çekiyordum. Davranışları çok çelişkiliydi. Anamı döverdi, sonra da acırdı. Küskünlük uzarsa gider gönlünü almaya çalışırdı. Karısını sevmediği belliydi, bunu her fırsatta yüzüne söylemekten de çekinmezdi. Saçı başı dağınıktı, beceriksizdi. Doğru dürüst aş ekmek yapmasını da bilmezdi, “Sen ne kadınsın, ne erkek, iki cins arasında bir Allah’ın belasısın başımda!” derdi. Fukara anamın kendisine ayıracak zamanı mı vardı? Hem kadın, hem erkek olduğu doğruydu. Her işe koşardı, babamın yapması gereken işleri de o yapardı. Hasat, harman zamanı akan sular durur, anam durmazdı. Direnerek yaşamı sürükler, yaşatırdı bizleri. Babam, yalnız anamı değil, yaşam koşullarını da sevmezdi. Nice çırpınırsa çırpınsın, iki yakasının bir araya gelmeyeceğini bilirdi. Boş vermişti, hiçbir işe dört elle sarılmazdı. Hep kaçak güreşirdi. Ekin biçilmemiş, tarla yarım kalmış, pek umursamazdı. Hasat ayında işini bırakır, kavun, karpuz satardı köyde. Karpuzu Iğdır’dan getirirdi. Ahırdan mutlaka bir hayvan satar, öyle yollanırdı Iğdır’a. Bazen de Şavşat’a gider, panta(alat), kiraz, dut kurusu getirirdi. Alıcı ile satıcı arasında para dolaşmazdı. Unla, tahılla değiştirilirdi. Sözgelimi, bir ölçek un, bir ölçek ahlat(dolu doluya), yada iki tartı arpa, bir tartı kiraz(ikili)...Ne satarsa satsın, hemen hepsinden zarar ederdi. Hasat, harman bitende babamın meyve ticareti de biterdi.

BAŞKA BİR KURTULUŞ YOLU YOK MUYDU?

Mübarek ramazan ayı, biçin ayının tam ortasında yakaladı. Ağabeyim Espender de ekin biçmek için köye gelmişti. O, biçici, ben de dirgen, tırmıkla onun peşinden yığıcı. Gece sahurda, uykulu, yorgun ne yiyip ne içtiğimiz belli değildi. Tarlalarda ağzımız bağlı çalışırdık. Ağabeyimin sofuluğu üstünden akardı. Tırpan sallarken, sürekli dudakları oynardı. Arada bir, coşkuyla,“Lailehe illallah!” derken, kendinden geçerdi. Ben de sofu olmasına sofuydum, aptesimi alır, namazı onula birlikte tarlada kılardım. Ama ben onun gibi coşku içinde değildim, açlıktan, susuzluktan canım çıkardı! Bir gece sahur ekmeğinden sonra yola çıktık. Biçilecek tarla çok uzaklarda, Kazak çayırındaydı. Güneş kızdırmadan işbaşı yapmamız gerekirdi. Yolumuz uzundu. Yürürken gözlerimden uyku akıyordu. Arada bir tökezliyor, yeniden doğruluyordum. Çileli bir yolculuktan sonra gideceğimiz yere vardık, hemen işimize başladık. Daha kuşluk olmadan acıkmıştım. Giderek susadım,açlığı unuttum. Güneş ateş kusuyordu, demiri eritirdi. Ben de eriyordum. Ağabeyim, “Davran Dursun!” dedikçe davranıyordum. Tırmıktan uçan toz toprak, yüzümde çamurlaşıyordu. İki de bir başımı kaldırıp güneşe bakıyordum, ne zaman defolup gidecekti? Hiç de öyle bir niyeti yoktu. Ağabeyim, yine “Allah!” dedi, başını kıbleye çevirerek güneşe baktı, bana seslendi:

BUNUN ADI ALFABE

Tefeci Şehmuz, Mürsel amcamlardaydı, yine süt parası dağıtıyordu mahallede. Aylar öncesinden köylünün sütünü, peşin para ile ucuza kapatır, yaz gelende toplar, mandırasında tereyağı, kaşar peyniri yapardı. Herkes ona, “ağa” derdi. Şehmuz ağanın yanında, küçücük bir de katip vardı, “Cemil efendi.” Taş çatlasa benden bir, ikiç yaş ancak büyük olurdu. Boz ceketi, lacivert pantolonu, kırmızı kravatı ile bir şehir efendisi. Borçluları deftere yazan, alım,satım hesabını yapan bu küçük efendiydi. Şehmuz ağa onu çok beğeniyordu: “Siz bunun bacaksız biri olduğuna bakmayın, koca adamları suya götürür, susuz getirir. Ne de olsa mektepli.”diyerek sürdürdü, “Ayıp degül ya, benim okumam, yazmam yok, zati köylü milletinden eli kalem tutan da yok. Askerde çavuş olanların burunları havada, gözleri dövlet mamırlığında. Bu çocuk ilk mektebi bile tekmil edememiştir, lakin kocabaş katipleri cebinden çıkarır.”

MEMURLUK SAVAŞI

Nazım Onbaşı, gardiyan olmuştu. Habere kimse inanmak istemiyordu. Onbaşıdan hiç “mamır” olur muydu? Nazım gibi, tam, “ yedi adet” onbaşı daha vardı köyümüzde, iki de çavuş...Toplam bir manga rütbeli asker! Çavuşlardan biri Resül efendi, öbürü ağabeyimdi. Çavuşlar dururken, onbaşılar nasıl “mamır” olabilirlerdi?..Bu işte bir yanlışlık vardı. Babam yine Espender ağabeyimi aldı karşısına, verdi veriştirdi: “Onbaşılar “mamır” oldu, ya sen çavuş olarak ne halt ettin?..Her Allah’ın günü oku, üfle, eğil, kalk, ye, iç yat!.. Sana o rütbeyi takan kumandanın yerini bir bilsem, giderim yanına, ne diyeceğimi ben bilirim!..”

CILAVUZ

Harman sonu, savaştan çıkmış gibiydik. Bir engel araya girmeden, yaşımı büyütmesi için babama yalvardım. Köyde örnekleri çoktu, askere geç gitmeleri için kimi erkek çocukların yaşı küçültülür, erken evlenen kızların da büyütülürdü! Bunun için bir dilekçe ile iki tanık yeterdi. Babama göre, hakim benim yaşımı seve seve büyütürdü. Başkaları gibi askerden kaçmak için değil, “veten borcunu ödemek için ” can atıyordum. Böylece beş, altı yıl sonra ver elini askerlik diyecektim. Teskere alır almaz da gardiyan!..Değilse, kurs “meellimği” çantada keklikti. Hoçvan’dan konuklarımızın geldiği bir gündü. Anam, bir torbaya arpa unu koyarak, çay, şeker almaya yolladı beni. Bakkalın önüne toplanan kalabalık, Topal İsmail’in getirdiği bir haberi tartışıyordu. Cılavuz’da, “Köyün Enüstünü” adında bir mektep açılmıştı. Bu mektepte köylü çocukları bedava okuyacaktı, çarığı, çorabı da “dövletin” boynunda... Enüstünde tahsil görenler, en birinci “ mamır”, en birinci meellim, en birinci sıhhiyeci olacaktı.

ÇAKAL

Erkenden yola çıktım, kimse beni evde tutamazdı, ne ana,baba, ne de bir başkası... Hele Cılavuzlu öğrencileri dinledikten onra, Allah’ın kendisi de tutamazdı beni! “Tövbe estağfirullah, tövbe, tövbe, bin tövbe!..” Kör şeytan, yoldan atıyordu, hem de Allah’ın yardımına en çok gereksinim duyduğum bir zamanda!.. Derdimi, öğretmenlere anlatacaktım. Dinleyen olur muydu, olmaz mıydı, yoksa kovarlar mıydı bilmiyordum? Allah’tan başka yardımcım yoktu. Ben de kalkmış, asilik ediyordum, bindiğim dalı kendi elimle kesiyordum! Zati nice zamandı ibadeti asmıştım, Allah’a olan borcumu, yerine getirmiyordum. Ne var ki, Allah da beni hiç duymuyordu! Küçük yaştan başlamıştım onun buyruklarını yerine getirmeye. Sıkı bir disiplin içinde oruç tuttum, namaz kıldım, gece gündüz Kuran okudum, dua ettim, yalvardım. Yine de bir dileğimi olsun yerine getirmedi! Ne erken öldürüp cennete yolladı, ne de bir hak aşığı yaptı! Güç onun elindeydi, emir, ferman ondaydı. Kul olanın görevi, ona sığınmak, ona yalvarmak ve ondan yardım ummaktı. Kimseye de yardım ettiği yoktu. O, bütün kullarını yalnız kendisine yalvarsın, kendisine hizmet etsin diye yaratmıştı! Anamın gece gündüz yakarışı da hep boşa giderdi. Hafız Murtaza’nin elinden Kuran, dilinden zikir düşmezdi. Onu bile kör karısının elinden kurtarmıyordu. Kul olmak demek, rezillik demekti, “Tövbe, tovbe!..” Kör şeytan , sürekli beni yoldan çıkarıyordu, “Bağışla ya Rabbim, bu günahkar kulunu, bağışla! Ama şeytanı da başımıza musallat eden sensin!..”

BİRİNDEN KURTULMAK İSTERKEN ÖBÜRÜ

Hemen hazırlığa başladım, saçlarımı kestirecektim, yamasız bir emanet pantolon, bir çift de yeni çarık bulacaktım... Bakır sahana un koydum, Buruk Kado’ya götürdüm. Kado köyün berberi sayılırdı. Müşterileri daha çok bayramdan bayrama!.. Bir makası, bir de kör usturası vardı. Çamaşır sabunu ile ıslattığı sakalı, tıraşa başlarken, müşteri acıdan gözleri yumar, dişlerini sıkarak beklerdi. Kimileri dayanamaz, “Manda gönü mü kazıyorsun yahu!” diye bağırırdı. O zaman Kado, belinden sarkıttığı kalın asker palaskasında usturasını biler, yeniden başlardı. Arife günleri, iğne atsan yere düşmezdi berberin evinde. Gündüz göz ışığında yetiştiremezse, gece çıra ışığında çalışır, kimseyi tıraşsız göndermezdi bayram namazına. Bu mübarek günlerde Kado’nun keyfine diyecek yoktu. Kazma vurmadan, tırpan sallamadan çuvalı, tenekesi tahılla, unla dolardı. Başka günler, gerdeğe girecek delikanlılardan başka pek arayan soran olmazdı. Kado’nun, müşteri beklemediği bir zamanda gitmiştim ben. Götürdüğüm unu azımsamadı, “Allah bereket versin!” diyerek karısı, Nanoş’a uzattı. İri makasını aldı, koyun kırkar gibi başladı saçlarımı kesmeye. Ayni makasla koyunları da kırkardı. Sahici makas mı, yoksa kırkılık mı, diye tartışırdı köylüler. Saçlarımı kestikten sonra, yarısı paslı, çil aynayı dayadı

DÜŞ MÜ GÖRÜYORDUM

Okulun önünde durdum. Demir kapı yine kapalı. Hiç önemli değildi, tırmanır, atlardım öte yüze, dört kapı iç içe olsa yine atlardım, hiçbir Allah’ın kulu durduramazdı beni! Kılığım düzgündü, kimse bana, “çakal!” diyemezdi. Hademeden, öğrenciden korkarak kaçmayacaktım, sokaklarda öğretmen kovalamayacaktım. Doğrudan içeri girerdim, öğretmen mi olur, başöğretmen mi olur, hangisi olursa olsun, hiç çekinmeden ifademi bir güzel verirdim. Anam, iki de bir yineler dururdu, “Derdini anlatmayan, derman bulamaz!” diye. Hiç zaman yitirmeye gelmezdi, ortalık tenhayken hemen dalmalıydım içeri!
“Ya bismillah, ya Allah!”dedim, parmaklıklardan tutunarak, demir kapıya tırmandım. Tam atlayacağım sıra arkadan bir ses geldi:

SORUNLAR YUMAĞI

Meydan savaşı kazanmış komutanlar gibi içeri girdim. Anamı evde görünce mutluluğum daha da büyüdü. Sağ kolu askıda, ocağın önünde oturuyordu. Beni gördü, ağlamaklı bir sesle sordu: “Sen, gün boyu nerelerdeydin ay oğul?” Anamı hemen sevindirmeliydim: “Sınavı kazandım ana, dördüncü sınıfta okuyacağım, hem de şehir okulunda!..” “Gene sayıklamaya başladın!” dedi, başını yan çevirdi.
Durmuş, merakla yaklaştı:
“Dediğin doğru mu?”
“Ekmek gözümü tutsun, doğru!”
“İnanmam, mamırlık kim, sen kim?” dedi, yürüdü gitti. Edelet çekinerek sordu:
“Sen gerçekten mamır mı olacaksın dada(ağabey)?”

ÖĞRETMEN AĞLIYORDU

Koridorda sağa sola bakındım, hangi sınıfa girecektim? Köylü kılıklı hademe seslendi: “Ders zilini yeni çaldım, bekleme, gir!” “Müzehher öğretmeni arıyorum.” Parmağı ile gösterdi: “Şu sınıfta...”

VİZİGOTLAR

Cuma günü son derste, öğretmen haber verdi, Pazartesi tarihten yazılı yapacaktı. Okutulan tüm derslerden sorumluyduk, yani ben başlamadan önce işlenen tüm derslerden de... Çaresiz gecemi gündüzüme katarak çalışacaktım, hiç değilse konuların yabancısı olmazdım. Ahırda fenerin gazı bitmişti. Yukarı çıktım, gaz koyduracaktım. Katip İsmail efendi suratını astı: “Ben karışmam!” dedi. “Şimdiye kadar hep sen karışıyordun! Ders çalışacağım, lütfen!..” “Senin derslerin beni ilgilendirmez! Gece yarılarına değin feneri yakmaktasın, tenekenin gazını sen tükettin!” Katibin bu küstahlığı karşısında şaşırdım: “Ben öğrenciyim, ilk akşamdan uyuyamam!..” “Haydi be, öğrenciymiş! Sen Harun ağanın bir tutmasısın, görevin ahır süpürmek, bok dökmek!..”

DON PARASI

Müzehher öğretmen yoktu artık. Kaymakam Fethi Tansuk bir başka yere atanmış, o da kocası ile gitmişti. Okulda yetim kalmış gibiydim. Derslerimize ortaokul çıkışlı genç bir vektil öğretmen geliyordu, adı Hasan’dı, soyadını anımsamıyorum. Dar gelirli bir ailenin çocuğu olduğundan öğrenimini yarım bırakmak zorunda kalmıştı. Aramızda büyük yaş farkı yoktu. Öğrencilerle senli beliydi, arkadaş gibi konuşurdu. O yüzden sınıfta disiplin sağlamakta güçlük çekerdi. Sıra arkadaşım Sıddık, bir ağa çocuğu da olsa, benim gibi köylüydü. Biz ikimiz, şımarık kasaba çocuklarına uymaz, yerimizde uslu uslu otururduk. Bu tavrımızdan dolayı, öğretmen bizi sever, özel bir ilgi gösterirdi. Öfkelendiği bir gün, tüm yaramazların yerini değiştirdi, her birini bir yana dağıttı. Kasabanın ünlü bir avukatının kızı olan Yaşar’ı da ikimizin arasına oturttu. Kız karşı çıktı, öğretmen dinlemedi. “Babana güvenme, Allah’ın kızı olsan bile bana vız gelir!”dedi.

GAZYAĞI SAVAŞI

Yurtbilgisi kitabından, “Vatandaşların devlete karşı görevleri”ni çalışıyordum, 1) Vergi vermek, 2) Askere gitmek. Üçüncüye sıra gelende fenerin ışığı söndü. Gaz koydurmak için üst kata çıktım, orada da kandil sönüktü. Karanlığa karşı direnen bir mum yanıyordu masada. Yolcular zar zor seçiliyordu. Kimi sırtüstü uzanmış, kiminin başı duvara dayalı, her biri bir mezar taşı. Katip Binali’yi buldum. Ben ağzımı açmadan yanıtımı aldım: “Gazyağı yok, görüyorsun işte, biz de karanlıktayız.”
“Ya benim halim ne olacak?”
“Bilemem? Beklemek zorundasın. Verilen gazyağını, Süresi dolmadan için, böyle beklemek zorundayız!.”
“Ne zamana değin?”

BİT MUAYENESİ

Taşhane yokuşunda fırtınaya tutuldum. Tipi suratımı kamçılıyordu. Adımlanırken sarsılıyordum bir o yana, bir bu yana. İlk derse yetişmek zorundaydım. O yüzden itin, kurdun ayrışmadığı alaca karanlıkta çıkmıştım evden. Ağır yürürsem üşürdüm, hem de geç kalırdım, hızlanırsam terler, donardım. Bereket versin, donum vardı bu kez, bacaklarım sıcaktı. İki kollu yüklendiğim ekmek torbası sırtımı ısıtıyordu. Ayaklarım, ellerim üşüyordu. Burnumun akıntısını, yenime silerek yürüyordum. Kar ve tipi aman vermiyordu. Emirdağ’ın eteğinde dere tepe dümdüz oldu. Yol dediğin, ayak izlerinden oluşan buzlu bir çizgiydi, şimdi onu da kaybetmiştim. Önce ayaklarımın ucu ile denetliyor, sonra adımlanıyordum. Dağın eteğini geçtim, yol yeniden belirdi. Tipi dinmişti. Kasaba göründü, sevindim. Dilimde tespih ettiğim dizeleri yeniden çevirmeye başladım: Süngümü demir gibi ellerimle kavradım Şanlara zaferlere yürüdüm adım adım

KARANTİNA VAR

Gökyüzü çini gibiydi, yıldızlar göz kırpıyordu tepemde. Zemheri havası, oynak kadın gibidir, ne zaman esip tozacağı belli olmazdı. Senem’in ördüğü kırmızı yün kazak gövdemi bir güzel kavramıştı. Kendisi mi getirmişti, anası mı, bilmiyordum? Evden ayrılırken, “Senem’in hediyesi!” diyerek boynumdan geçirmişti anam. Duymazlıktan geldim, sesimi çıkarmadım. Herkesin benden kaçtığı uyuzlu günlerimde, Senem, kınalı parmaklarıyla bana kazak örmüştü. Soğuk bana vız gelirdi. Taşlıtepeye varanda kar serpiştirmeye başladı. Gederek hızlandı, Emirdağ’ın eteğinde tipiye dönüştü. Tepelerden kanatlanan ak dalgalar, Sazara düzlüğüne uçuyordu. Önümü göremiyordum. Yönümü değiştirdim, bata çıka, Küçük Meşeye sığındım. Fırtına geçinceye değin ormandan çıkmayacaktım. Çok geçmeden hışırtılar geldi çamların arasından. Kulak kesildim. Böyle havalarda kuşlar bile yuvasından çıkmazdı. Ürkek gözlerle çevremi tararken gördüm, iki kurt, peş peşe bana doğru geliyordu. Kulakları dik, karınları ince, gözleri

YENİ MESKENİM

Tek odalı bodrum katı. Ortada teneken bir soba, boruları uyduruk. Köşede kirli paslı bir gazocağı. Bir kıyıda yatak, yorgan, örtüsü yok. Tek pencere, bir kanadı camlı, öbür kanadı gazete kaplı. Gazetenin üstünde iri bir başlık, “Her gün tıraş olan adam!” Şaşırdım, her gün insan nasıl traş olurdu? damın derisi, manda gönünden miydi? Bozo’nun evi, ahırdan da, bizim evden de iyi sayılırdı. Hiç değilse, yandan pencesesi vardı, içerisi aydınlıktı. Bozo buldu buluşturdu, sobayı tutuşturdu. Sobanın üstünde çay yaptı. Peynir, ekmek, yanında sıcak çay, keyifle yedik, içtik. Soba söndü, ev soğudu, sıcak gitti, duman kaldı. Ahırın sıcağını özledim. Karantina ne zaman bitecekti, Harun ağa, beni yeniden kabul edecek miydi?..

YİNE GÖÇ

Ev sahibi yaşlı amca, kötü bir haber getirdi, Bozo, Saraç Musa’nın dükkanını soyanlar arasındaydı, yakalanmış, mahpusa atılmıştı. Onun bir hırsız olduğunu önceden bilmiş olsaydı, evini hiç verir miydi?.. İki gözü birden kör olmuştu da sormadan etmeden, “mülkünü” bir soyguncuya teslim etmişti! Bir aylık kirasını daha ödememişti. Ben de onun suç ortağı sayılırdım. Temiz bir kişi, sicili bozuk bir adamla yaşamazdı. “Atı, atın yanına bağladın mı, ya huyundan, ya tüyünden” alırdı. Boşuna dememişlerdi, “Arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim!” Sonunda ağzındaki baklayı çıkardı: “Hemen evimi terk edeceksin! Bugünden tezi yok, hemen!..”

SENİ BEN OKUTURUM

Adı Meryem’di. Evi bir oda, bir sofa, bir de odun tezek yerinden ibaretti. Sofada sedir, tunçtan bir soba, ütü masası, bap kacak dolabı... Her yan tertemiz, her şey sevimliydi. Meryem, kara gözlü esmer güzeli, genç bir kadın. Karnı biraz topluca, göbek mi, bebek mi?.. Başında ak tülden bir başörtüsü. Bakışları sıcak mı sıcak. Sesi yumuşak, okşayıcı. Biraz beni dinledi, biraz da kendisi konuştu. Hiç pazarlık yapmadı: “Sen sedirde yatarsın, altına çarşaf, üstüne yorgan veririm. Kendi yorganın kalsın, yıkadıktan sonra üstüne alırsın. İki yorgan altında hiç üşümezsin. Bir de küçük masa bulurum sana, üstünde ders çalışırsın. Ben erken uyanırım, kahvaltını hazırlarım. Akşam yemeklerini birlikte yeriz.” Yerinden kalktı, “Şimdi çay içelim.”dedi. Çay şeker, bardak,bisküvi ile masayı donattı. Demlikten çay koydu nakışlı bardaklara, “Koyu mu, açık mı içeceğini sormadım, kusura bakma!..” Ben bu sözü hiç duymamıştım: “Kusura bakma!” Yoksa düş mü görüyordum?..Ben güzel şeyleri hep düşlerimde yaşardım, uyandıktan sonra da yıkılırdım! Harun’un ahırı, Bozo’nun evi, Şemso’nun kahvesi, sonra da Meryem!.. Nasıl inansaydım?..

NUTUK

Nisan geldi, postu bahara atmış sayılırdım. “23 Nisan Bayramı” hazırlıkları giderek yoğunlaşıyordu. Derslerde, ağırlıklı olarak Kurtuluş Savaşı işleniyordu. İçim buruktu. Öğrenciler, değişik giysiler içinde tören provaları yaparlarken, ben hiçbir gurubun içinde yoktum. İzcilerin trampetli yürüyüşlerini içim ezilerek izlerdim . Beni hiçbir bir işe karıştırmamışlardı, sınıfımızın renkli kağıtlarla süslenmesine bile! Bir fazlalıktım, bir yabandım öğrenciler arasında. Şiirler okunurdu, “23 Nisan, neşe doluyor insan!” Benim içim hüzün dolardı. Paydos zili çalar çalmaz ahıra dönerdim. Ahır beni, ben ahırı tanırdım. Güneşi görende kendimi dışarı atar, yassı taşın üstünde kitap okurdum. O gün çarşambaydı. Öğleden sonra “Eğitsel kol” çalışmaları vardı. Ben bu etkinliklerde de yoktum. Beklemedim, döndüm. Elimde kitap,yine yassı taşın üstüne oturdum. Taş, biraz ıslaktı, “Yazın yaşa, kışın taşa oturma!” derlerdi büyüklerimiz. Nisan ayı da kış sayılırdı bizim oralarda. İkirciklendim. Kalkmak isterken, “Lo Kurro, cane Kurro!” diyerek kucakladı Bozo beni. Dünya, bir başka oldu. Bu da benim bayramımdı!

ÇAĞDAŞ UYGARLIK DÜZEYİNE NASIL ÇIKTIM?

12 Eylül 80 öncesinin hareketli günleri yaşanıyordu ülkemizde. 12 Mart 71 kıyımın dan geçen aydınlık kesim, yeniden toparlanabilmişti. Kitlelerin bilinç düzeyi yüksekti. O zaman ne yenidünya düzeni vardı, ne de İMF patentli Derviş solculuğu... Şimdilerin, “liberal-solcu” patronları, o dönemde, “Çok hassas olan serayeyi ürküten” solcuları, bir kaşık suda boğmak isterlerdi. Nicedir unutulan, “işçi sınıfı, emekçiler, yoksul halk kitleleri”nin sorunları gündemden düşmezdi. Edebiyat- sanat da böylesine yabancılaşmamış ve soytarılaşmamıştı. Çelişkiler çok sertti. İnsanca, uygarca bir düzen uğruna canlarını ortaya koyan “devrimci gençlik”le, onlara, “komünist!” diyerek saldıran “ devletin yardımcısı” ülkücü- milliyetçi örgütlenmeler arasında kıyasıya bir hesaplaşma vardı. Doğal ki devlet de yardımcılarından yanaydı.