KARS'IN KÖYLÜĞÜNDEN CILAVUZ'A, ÖĞRETMENLİĞE, YAZARLIĞA BİR ÇOCUK

Ardahan'ın Ölçek Köyü'nde 1930'da doğar Dursun Akçam (oğlu, onun doğumunun 1927 olduğunu söyler). İlk öğrenciliği Kuran kurslarında hocaların yanındadır. Dindar, sofudur. Köyde açılan geçici Halk Dershanesi'nde okuma yazma öğrenir. Sınavla Ardahan'da 4. sınıfa yazılır. 5. sınıftan sonra okumayı düşIeyemez bile. Ama Cılavuz'da açılan Köy Enstitüsü'ne köy çocuklarının ''dövlet'' tarafından okutulacağı söyIentisi dolaşmaya başlar ve önce düş, sonra gerçek olur orada okumak.

1945'te girdiği enstitüyü 1950'de bitirir. Önce Kars'ın Oluklu köyünde, bir yıl sonra kendi köyünde olmak üzere Kars yöresinde 1956'ya, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümüne girinceye kadar öğretmenIik yapar. 1958'de Ardahan Ortaokuluna Türkçe öğretmeni olarak atanır ve orada bir yıl kalır, askerliğini yedeksubay öğretmen olarak Kuleli Askeri Lisesi'nde edebiyat öğretmeni olarak tamamlar . 1960-63 arasında Kırıkkale Lisesi ve Keskin Ortaokulunda öğretmendir.

1963'te '' Analar ve Çocuklar'' adlı röportajı, Milliyet gazetesinin açtığı ''En Önemli Yurt Gerçekleri'' konulu yarışmada ''Ali Naci Karacan Armağanı'' kazanır ve ertesi yıl kitap olarak yayımlanır. 1964'te Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu'nun (TÖDMF) yönetimindedir ve ertesi yıl Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın (TÖS) kurucularından biri ve ilk saymanı olur. 1967'de yeniden TÖS yönetimine seçiIir ve Kayseri Kongresi'nde ikinci başkanlığa getirilir. ''Ölü Ekmeği'' adlı öykü kitabı 1969'da basılır.

12 Mart döneminde Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesince tutuklanır ve TÖS davasında yargılanır, 8 yıl 10 ay hapse mahkOm edilirse de Yargıtay sürecinde beraat eder ve bu süre içinde hep açığa alınmış durumda kalır. Daha sonra Ankara Atatürk Lisesi'ne atanır ve oradan İncesu Ortaokuluna sürgün edilir. ''Haley'' adlı öyküsü 1975 Antalya Film Şenliği'nde Birincilik Ödülü alır. Sürgünlerle, açığa alınmalarla, resen emekli edilmekle geçen günlerden sonra öğretmenlikten ayrılır.

1976'da gazeteciliğe başlar ve Cumhuriyet, Milliyet, Akşam, Vatan gazetelerinde yazılar yazar. Demokrat gazetesinin kurucularından ve yöneticilerinden olur; köşe yazılarını, dönemin kitlesel ve devrimci günlük gazetesi olan Demokrat'ta yayımlar ve öykücülüğünü sürdürür. 12 Eylül'de faşistlerin hedeflerindendir. Çünkü O, sözünü esirgemeyen bir yazar, örgütçü ve Demokrat'ın sorumlusudur. Yurtdışına çıkar ve yıllarca sürgün yaşamı sürdürür. 11 yıl ülkesine dönemez. Edebiyatçılar Derneği'nce Onur ÖdüIü'ne değer görülür (2003). 19 Eylül 2003'te, iki aydır tedavi gördüğü akciğer kanserinden ölür.

Varlık, Yeni Ufuklar, Demet, Köy ve Eğitim, İmece, Pazar Postası, Son Havadis, Dünya, Milliyet, Cumhuriyet, Akşam, Vatan, Yön, Devrim, Türk Dili, Forum, Milliyet Sanat, Yeni Toplum, Demokrat Dergi ve gazetelerinde yazıları ve öyküleri yayımlanan Dursun Akçam'ın kitaplarının yeni basımları ''Arkadaş Yayınevi''nce yapılmaktadır.

Köylü anaların ve çocukların sorunlarını iki ayrı bölümde aktardığı "Analar ve Çocuklar" (1964; 1963 Karacan Armağanı) ve Doğu Anadolu kırsal kesimi insanlarının sorunlarının ele alındığı röportajlardan oluşan "Doğu'nun Çilesi'' (1965) tam anlamıyla bir röportajlar dizisiyken; röportaj havası taşıyan ve 17 öykünün yer aldığı "Maral''daki öyküler (1964), daha önceki röportajların öyküleştirilmiş biçimi gibidir. Bu öykülerde insanın içini sızlatan ve insanı acı acı güldüren yaşam kesitleriyle karşı karşıya geliyoruz. insanın Iokmasını boğazında bırakan acı gerçekler, dayak yemiş duygusu veriyor insana. Araştırma ve inceleme şansı veren röportajla etkileyici olacağını düşündüğü için bu türü seçmiştir.

"Sanatı toplum hizmetinde bir araç olarak görenIerdendir.'' O.

Sanatının temeli olarak gördüğü dil konusunda şöyle düşünür:

''Yazar, genel kuralları içinde Türkçe'nin en güzeIini, en doğrusunu, hakçasını yazan, yapan kişidir. Sözcüklere işlev, içerik kazandırmak, yeni sözcüklerIe dilimizi zenginleştirmek de yazarlık fonksiyonunun bir gereğidir. Gerçek bu olunca yazar, halk dilinde yaşayan canlı, renkli sözcükleri bir kıyıya atamaz... Köy insanını en iyi anlatan onun dilidir.''

Öykü havasının egemen olmaya başladığı öyküIerden oluşan ''Ölü Ekmeğı.'nden (1969) sonraki, kırsal kesim insanlarının ve köyden göç eden köylülerin sorunlarının araştlrıldığı röportaj-öyküler olan ''Taş Çorbası'' (1970) ile ''iç göç'' olgusuna değinmeye başIayan Akçam; 9 öykünün yer aldığı "Köyden indim Şehire'' (1973) ile bu olguyu derinleştirir. Özellikle, kente gidip de oğlunun tutuklu olduğunu öğrenince tüm dünyası yıkılan tipik baba Derviş Dede'den (Akova'dan Irgatları Derviş); kente göçen iki köylü ailesinin geçimsizliğinin işlendiği (Kaz Eti), Yeter Teyze'nin kente uyum sorunlarının ele alındığı (Köyden indim Şehire); küçük insanların yozlaşmalarının anlatıldığı (Üç Silahşor Kanunu); bir köy çocuğunun Köy Enstitüsü'ne girme çabasının ve köylünün memura yaklaşımının anlatıldığı (Köyün Enisdosu) öyküleri Dursun Akçam öykücülüğünün özelliklerini taşır. O, "...Köy edebiyatı hikaye ve romanıyla artık kendisini tekrarlamaktan, monotonluğa düşmekten kurtulmalıdır. Kuru saptamalar, duygusal dövünmeler aşılmalıdır.'' der ve bu düşüncesini yapıtlarında hayata geçirir.

Dursun Akçam'ın özgün ürünleri olan röportajları ile bunları öyküleştirdiği yapıtları uzun süre iç içe yolculuk yapmıştır.

''Dursun Akçam'ın öykülerini okurken, ağladığınız yerde güler, gülerken ağlarsınız.'' diyor, aynı damardan beslenen, aynı gelenekten gelen dostu Fakir Baykurt.

"Kanlıdere'nin Kurtlan'' (1975; 1976 Türk Dil Kurumu Roman Armağanı) romanında, köyün ve köy insanlarının, kasaba ve kentle, kasaba ve kentin çeşitli katmanlardan insanlarıyla, kurumlarıyla ilişkisi anlatıIırken toplumsal yapı eleştirel bir gözlemle aktarılır. Susuzluğun kuraklıkla birlikte daha da yoksullaştırdığı, aç bıraktığı Çeşmir Köyü'nde köyün ağası Bekir'le ilçedeki parti başkanı Feramuz ve ildeki Milletvekili Haşim Beyin işbirlikleri sonucu oluşan katmerli bir sömürü vardır. 1950'Ii yıllardır. Bu üçlü; satın aldıkları ve kullandıkları kimi kişilerin, bir eşkıya tetikçi Altındiş Kör Haydar, bir veteriner (Hüsamettin) ve gazetecinin (Bozkurt) yardımıyla din sömürüsü yaparak köylülere amansız baskı kurmakta, onları sömürmekte, ezmektedir. Şarbon hastalığı yayarak köylünün hayvanlarının ölmelerine yol açarlar. Ta Osmanlı döneminden başlayarak köylülerin başına bela ağalığın Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam ettiğini; inönü döneminde köye okul açıldığı, o dönemde öğretmen Resul'ün öldürüldüğü, sonra DP döneminde de ağalığın baskı ve zulmünün sürdüğü çeşitli olaylarla ve geri dönüşlerle anlatılır romanda. Kentte işçilik yapıp konuşmayı ve yasaları öğrenmiş olan Koca Mürsel'in oğlu Merdan'ın gelişiyle bir şeyler değişmeye başlatır. Köylüler artık yağmur duasına çıkmazlar, derenin önündeki ağanın kurduğu bendi yıktılar mıydı tarlalara su gelmeye başlayacaktır. Ağa'nın adamIarıysa köylüleri döver , jandarmaya tutuklatır. Ama köylülerin gözü açılmıştlr artık. Doğanın acımasızlığına eklenen egemen güçlerin temsilcilerinin baskılarıyla dayanılmaz hale gelen yaşamda uç veren soylu bir direnişini destansı romanıdır Kanlıdere'nin Kurtları.

Günce, anı ve gezi notlarından oluşan "Altta KaIanlar'' (197 4) ile faşist saldırılarda ezilen insanları anlattığı söyleşilerden oluşan "Kan Çiçekleri'' (1977) Akçam'ın 12 Eylül öncesi yayımladığı kitaplardandır.

12 Eylül ertesindeki dönemde Almanya'da basılan "Alaman Ocağı'', "Dağların Sultanı" ve "Öğretmeni Kim Öptü?'' adlı kitaplarında, Almanya'daki çeşitli uluslardan siyasal göçmenleri gülmeceyle anlatır. Almanya'dan kara gülmece öyküleri denilebilir bunlara. Baskıcı düzenlerden kaçıp Almanya'ya iltica etmiş olan çeşitli uluslardan ve kültürlerden gelen insanların ironik anlatımıdır bu öykülerde okuduğumuz.

Dizi öykülerle bir gülmece romanı bütünlüğü gösteren ''Generaller Birleşin" (Alan Yayıncılık, 1988), "Almanya'nın Hababam Sınıfı" altbaşlığıyla yayınlanır ve kitap Rıfat Ilgaz'a adanmıştır. Kitabın başına koyduğu "Kısa Açıklama"da şunları söyler Dursun Akçam:

''Güldürü diyoruz ama okuyanları gerçekten güldürebilecek miyiz? Güldürü sanatı ayrı bir ustalık isteyen zor bir zanaat. Öyleyse neden soyundun bu işe diyenler olabilir? Zorunluluktan kısacası. Daha önce iki dilde (Almanca-Türkçe) yayınladığım Alaman Ocağı adlı kitabın Türkiye'ye sokulması yasaklandı. Yine F. Almanya'da baskısı yapılan bir başkasının da baş kişisi bir Kürt olduğundan ulusal sınırlarımız içinde yayımlanması sakıncalı görülmüştü. Eh ne yapaIım, bu kez de böyle bir yolu, yasaksız, sakıncasız bir yolu denemek istedik. Biraz da akıllandık galiba! Kusurumuz hoşgörüle.''

Kitapta, politik nedenlerle Almanya'da yaşamak zorunda olan yabancılar için sekiz aylık Almanca dil kurslarından bir kesit anlatılır. Bu kurslara katılanlara Alman İş ve İşçi Bulma Kurumu (Arbeitsamt) her ay bir ücret ödemektedir. Ama kursların amacı yabancıIara Almancayı öğretmekten çok başbelası yabancıları bir süre bir yerde oyalamaktır .Günde beş saati buIan derslerin nasıl doldurulacağı da sorundur elbette. Ve bu kurslarda çeşitli ülkelerden gelen çeşitli yaş ve mesleklerden, çeşitli ideolojilerden insanların birbirIeriyle okul yöneticileri ve öğretmenleriyle ilişkilerinde bin bir gülünçlükler, ilginçlikler yaşanmaktadır. Kitaptaki bir roman bütünlüğünde anlatılan 15 dizi öykü böyle bir kursta geçen olayları hicvetmektedir. Akçam'ın ''hafif çitlekler'' dediği bu öyküler de gerçekten de bir Hababam Sınıfı ile karşılaşırız. Tanışma işIe başlayan Dişi Jokey'le süren öyküler olağanüstü ince alayla dolu olan Generaller Birleşin adlı bölümde olduğu gibi dünyada ve ülkemizde yaşanan olaylarla bütünleşerek sürer gider .Bir toplumsal taşlama da diyebiliriz bu öyküler bütününe.

12 öykünün yer aldığı "Sevdam Ürktü''de (Simavi Yayınları, 1992) Akçam, her biri için gurbet ve sürgün olan Almanya'da yaşayan Türk ve başka birçok ulustan göçmenlerin birbirleriyle ilişkilerini, inançlar, dilIer, siyasetler, ideolojiler ve kültürler arası çatışmaları alaycı biçemle gülmece öyküleri olarak aktarıyor. PoIitik göçmenlerden entellik taslayanlara, uyumsuzluk ve hiçlikle yaşama boşvermiş gençkızlarla delikanlılara uzanarak yaşanan insanlık dramından çizdiği tipIerle toplumun her kesimine göz atıyor. Yabancılaşmayla ve kültür bombardımanıyla karşı karşıya gelen insanların yaşadıkları sıkıntıları, düştükleri sevgi açlığını, bunalımları anlatıyor. Farklı kültür ve yaşam biçimi anlayışlarıyla süren cinsler arası ilişkilerdeki çarpıklıkları ve yoğun sevgi arayışını gülünç öğelerle zenginleştirerek sunuyor.

"Haley'' (Seçilmiş Öyküler, Arkadaş Yayınevi, 2002), Akçam'ın seçilmiş öykülerinden oluşuyor. Adını Antalya Film Festivali'nde Birincilik Ödülü alan öyküden alan bu kitaptaki öyküler, onun gülerken düşündüren ve köyden kente göç olayının insanlar üzerindeki etkilerini işlediğr öyküleridir. ''Ucu Ucuna Yaşam''da (Arkadaş Yayınevi, 2002) Türkiye'ye dönüşünde Almanya yıllarını yazan Akçam, 12 Eylül dönemi Türkiyesini yurtiçinde ve yurtdışında yaşayanları anlatır. Almanya'daki politik göçmenler, onların ülkede kalan aileleriyle ilişkileri, olağanüstü değişimlerin yaşandığı dünyada ve Türkiye'de başgösteren yeni çelişkiler, yeni ilişkiler, yeni düş kırık!ıkları arasında elbette güzellikler de fışıkıracaktır. Fışkıran bu güzelliklerden biri de büyüyen bir aşktır...

''Kafdağı'nın Ardı'' (Arkadaş Yayınevi, 2002): Sade, çarpıcı ve ustalıklı bir destan roman; dahası özyaşamöyküsel içtenlikli bir anlatı. Simurg söylencesinden yola çıkarak Kaf Dağı ile Kafkas Dağları arasında bir özdeşlik kuran Akçam'a göre, çaresizliğe yazgılı çocuk aradığı ışığa ulaşmak için birçok engeli aşmak zorundadır. Kafdağı'nın ardında doğanın hırçınlığı ve acımasızlığı ile birtakım insanların zalimliği ve baskısı altında olan insanların yazgısıdır sanki yoksulluk, açlık, çaresizlik içinde yaşamak. Bu insanların içinde, bu acımasız koşullardan kurtulmak için didinip duran bir köylü çocuğu vardır. Didinir, çabalar, çaresizliğe düştüğü çokça an olur ama sonunda aradığı ışığa ulaşır. O ışık Cılavuz Köy Enstitüsü'nün ışığıdır ve çocuğun kurtuluşu olacaktır Cılavuz. 

Oğlu Alper Akçam şöyle diyor roman için:

''Kafdağı'nın Ardı, onun son ve yaşam felsefesini çocuksu bir gözle anlattığı başyapıtıdır diyebiliriz. Yazın yaşamının en olgunluğa ermiş anında çocukluğuna dönüp memleketini, kendini, birlikte yaşadığı insanları bir kez daha sorgulamış, hayatla bir son el daha oynamıştır .''

Bireyci, bunalımcı, soyut değildir onun tüm öyküleri, romanları; toplumsalcı, iyimser ve somuttur. Alaycılık, gülmece, kara gülmece öğelerinin yoğun olduğu görülür tüm yazdıklarında. Anadolu aydınlanmasının simge adlarından biridir o; kaygılı, öfkeli, isyankar, boyun eğmeyen, küskün, çığlıklar atan bir çocuk...

Aydınlığı sonsuzluğa aksın Dursun Akçam'ın.